Sponsorlu Bağlantılar
   

Beyceli Köyü Fatsa Ordu

Ordu Tanıtımı icinde Beyceli Köyü Fatsa Ordu konusu , Fatsa Beyceli Köyü - Beyceli Köyü Hakkında - Beyceli Köyü Tanıtımı - Beyceli Köyü Resimleri İlçe: FATSA İl: ORDU Köy Muhtarı: Kazım KOÇ Muhtarlık Erişim Bilgileri: Telefon: 0 (452) 455 ...

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Seçenekler
Alt 18-04-2010   #1 (permalink)
Standart Beyceli Köyü Fatsa Ordu

Sponsorlu Bağlantılar


Fatsa Beyceli Köyü - Beyceli Köyü Hakkında - Beyceli Köyü Tanıtımı - Beyceli Köyü Resimleri




İlçe: FATSA

İl: ORDU

Köy Muhtarı: Kazım KOÇ

Muhtarlık Erişim Bilgileri:

Telefon: 0 (452) 455 23 98

Cep Telefonu: 0 (533) 476 37 60

Demografik Bilgiler:

Nüfusu: 2000 - 986

İle Uzaklığı: 82 km

İlçeye Uzaklığı: 30 km

Rakım: 480 m


Beyceli, Ordu ilinin Fatsa ilçesine bağlı bir köydür.

Tarihi

Zeki Sarıhan'ın Çocuk ve Vatan adlı kitabının bir bölümünde köyün tarihi hakkında şu bilgiler verilmektedir: Ordu-Giresun bölgesine ilk yerleşen Türklerin Çepni boyundan olduğu yazılmaktadır. Bunların yaylalardan bu dere boylarına, orman içlerine geldikleri yolundaki kayıt akla yakındır. Çünkü, köylülerimiz 1950’li yıllara kadar yaylacılık yapıyorlar ve yazın hayvanlarını yürüme sekiz saat çeken yukarıdaki yaylalara çıkarıyor, burada yaptıkları basit yayla evlerinde barınıyorlardı. Onlar, önce bu köylere yerleşip daha sonra yaylalara çıkmaya da başlamış olsalar, geldikleri yer yaylaların ötesindeki Orta Karadeniz bölgesinin iç kısımlarıdır. Onların yaylalardaki obalarda bazı hatıraları da vardır. Fatsa-Niksar sınırının geçtiği Düz Oba’da, sanki bir zamanki ağıllarının veya tarlalarının sınırı olarak dizilmiş taşlar hâlâ soru işaretleri çağrıştırarak durmaktadır. Bu obanın güneyinde iki bin metreyi aşan Sûlük tepesinde cereyan etmiş savaşlardan söz edilmektedir. Dağın yamacında Kırkkızlar denilen bir Ormangülü topluluğu vardır. Yalnız bizim köylüler değil, bu yaylaları kullanan diğer köylüler de, buralardaki olayları, kendi uzak geçmişlerinden bir efsane bulutunun içinde kalmış anılar olarak anmaktadırlar. Kırkkızlardaki çalılara bez parçaları bağlanmaktadır. Yaylalar kışın soğuktur. Atalarımızın kışın rahat etmek için daha umuk (soğuktan korunan) yerlere doğru indiği akla geliyor. Yaylalardaki yerleşim yerlerinin adı Oba’dır. Beyceli'nin yaylasının adı Sarıçiçek Obası’dır. Karadeniz’e doğru biraz daha aşağılara inince güzleler gelir. Köylerimizin de “Kışlak” olması gerekir ancak yaylalarında köylerimiz “Cenik” olarak anılır. Bu “Canik” adından bozmadır veya Canik’in aslı böyledir. Canik, Türklerin gelişinden önce de Samsun’dan Fatsa’ya kadar kıyı bölgesine verilen addır ve Osmanlı tarihine de Canik Sancağı olarak geçmiştir. Beyceli köyünün 15-17. yüzyıllarda zaten ayrı bir köy sayıldığı anlaşılan Kuzmeri’de oturanlar dışında bugünkü sakinleri, köye altı yüz yıl önce gelen Türklerin torunları değildir. Çünkü, bugünkü kuşaklar, atalarının başka köylerden buraya gelip yerleştiğini bilmekte bunu 250 yıl öncesine kadar götürmektedirler. Bugün köydeki Müslüman mezarlıkların büyüklüğü bu son yerleşimcilerin ölülerinin mezarlıklarının kapladığı alandan kat kat fazladır. Örneğin Sarıhan mahallesi mezarlığında son ölenlerin mezarlarından Sarıhanların atası Velikadıoğlu Abdullah Kadı’nın mezarına kadar 27 adımlık bir mesafe vardır. (Abdullah Kadı, 1790’da ölmüştür.) Buradan mezarlığın içinden geçen yola kadar 32 adımlık mesafe daha vardır. Mezarlığın yolun üstünde kalan kısmı ise yolun altıdakinden daha geniştir. Yani, ölüleri belli olan mezarların kapladığı alan mezarlıktaki alanın beşte biri bile değildir. Bu torunları kaybolmuş, kimsenin sahiplenmediği mezarların hapsi ağaç ve dikenlerle kaplıdır ve tek birinde bile dikili bir mezar taşı yoktur. Artık toprakla bir olmuş şekilsiz taşlardan ve farklı renkteki toprak damarlarından bunların mezar olduğu anlaşılmaktadır. Ayhan Sarıhan, burada bin kadar mezar olduğunu hesaplamıştır Bunlar içinde yalnız birinde uzun bir mezar taşı, benim gençlik yıllarıma kadar biraz eğilmiş olarak durmaktaydı. Mahallenin mezarlığı içinden geçen yol çalışmaları sırasında kaybolmuş. Belli ki, bu mezar, önemli birisine aitti. Köydeki mezarlıklardan birinin içinden geçen yol genişletilince, bazı kemikler ortaya çıkmıştı. Bu köydeki eski atalarımızın mezarlarını kesme taşlarla çevirmek, bunların başına bir kitabe koymak gibi geleneklerinin olmadığı anlaşılıyor. Bunu yapmak için herhalde imkânları da yoktu. Türklerin, kendileri buraya yerleşmeden önceki toplulukların mezarlıklarını söküp tarla yaptığı, ancak daha sonra gelenlerin torunlarının, kendi ataları olmasa da Türk mezarlıklarına dokunmadığı, bugün köydeki birkaç mezarlığın orman halinde kalışından bellidir. Beyceli Köyü, Osmanlı döneminde Satılmış kazasına, burası da Canik sancağına bağlı imiş. Canik sancağının bağlı olduğu ilin ilk adı Rum Vilayeti iken sonraki adı Sivas Vilayeti olmuş. Fatsa-Ordu bölgesi, Türkler tarafından 1280-1297 tarihleri arasında ele geçirilmiştir. 1332’de ölen Bayram Bey, bu küçük beyliğin kurucusu sayılabilir. Osmanlı idare teşkilatında Bayramlu veya Canik-i Bayram Nahiyesi/Kazası olarak geçmektedir. 1455-1576 yılları arasında Fatsa, bir köydür. Fatsa merkezli Satılmış-ı Mezid, doksanın üzerinde köyden oluşmaktaydı.

Köylülerin ürettikleri şeyler ve yaşantıları hakkında dolaylı bilgilerle yetinmek zorundayız. Bu konuda en önemli kaynak Bahattin Yediyıldız’ın çalışmasıdır . Beyceli günümüzde Fatsa ilçesine, Fatsa da Ordu iline bağlıdır. Ordu 1920’de il olmuştur. Fatsa o tarihe kadar Trabzon Vilayeti’ne bağlı idi. Vilayetin sınırları, Fatsa’nın hemen doğusundan denize dökülen Bolaman Irmağı’na kadar uzanıyor, bu ırmağın Batısında kalan bölge Canik sancağına bağlı bulunuyordu. Bu nedenle, Ordu’ya ait Osmanlı vergi defterlerinde bütün köylerin adları, bunlarda vergiye esas olan erkek işgücü sayısı, ve alınacak vergiler tek tek belirtilmiştir ancak bunların hepsi Bolaman Irmağı’nın doğusundaki yerleşim yerleriyle ilgilidir. Fakat ırmağın iki tarafındaki köylerin durumlarının birbirine benzediği açıktır. Öte yandan sevindiricidir ki, başka bir araştırmacı Mehmet Öz, Canik Sancağı’nın vergi defterlerine dayanarak 15. ve 16. Yüzyıllarda Canik Sancağı tarihini yazmıştır ve burada adları sıralanan yerleşim yerleri arasında Beyceli köyü, eski adı olan Miri olarak yer almaktadır. Buna göre Ordu Kazası Satılmış Nahiyesi veya Bölüğü’ne bağlı Miri köyünün vergi mükellefi olan hane sayısı 1455 sayımında 17 iken, bundan otuz yıl sonra 1485’te yapılan sayımda 16’ya, bundan otuz beş yıl sonra 1520’de yapılan sayımda ise 12’ye inmiştir. Aradan geçen 65 yıl içinde köyün nüfusu niçin artmamış, aksine eksilmiştir? Bunu bilen yoktur. Dahası, 1576’da yapılan sayımda ise köy boş görünmektedir. Oysa Satılmış’ta köylü nüfus 1455 ile 1576 yılları arasındaki 121 yıl içinde çok hızlı bir artış göstermiştir. Bu iki tarih arasında 1.737’den 9.280’e çıkan bu nüfusun önemli bir bölümünün bölgeye güneyden, Karadeniz’in iç kısımlarından ve İç Anadolu’dan gelmiş olması gerekir. Artış özellikle 1520 ile 1576 yılları arasında olmuş ve bu tarihler arasındaki 56 yıl içinde nüfus 2.696’dan 9.278’e çıkmıştır. Canik sancağında yüzlerce köy ve mezra içinde böyle boşalmış görünen birkaç köy ancak vardır. Köyler büyük çoğunlukla, bir kısmı hâlâ kullanılan adlarıyla yerli yerindedir. Bunlardan şimdi Beyceli’nin bir mahallesi olan ve Kuzmiri olarak Kozmiri-i Küçük’ün 1455 ile 1576 yılları arasındaki bu dört sayımda nüfusu sıra ile 5, 6, 14, 28’dir. Bugün Kösebucağı köyüne bağlı bir mahalle olan ve Küçükmiri olarak adlandırılan “Miri-i Küçük”teki hane 14, 11, 9, 27’dir. Miri’ye komşu diğer köylerden Aşağı Fizme’de 39, 57, 41 ve 246 hane görünmektedir. Güvez’de 18, 17, 45, 125 hane vardır. 1960’a kadarki adı Serkiz olan “Serkis”te ise 16, 18, 13, 66 hane sayıldığı kayıtlıdır. Son iki sayım arasında geçen 56 yıl içinde köy nüfusları önemli ölçüde artmıştır. Bu, doğumlarla gerçekleşen normal nüfus artışının yanında bölgeye göçler olduğunu da düşündürmektedir. Beyceli köyünün 1520’den sonra (1576 sayımında ortaya çıkan) boşalma durumu ile sahipsiz mezarlıkların durumu uyuşmaktadır. Bu bölgedeki Hıristiyan nüfusun hiç değilse bir kısmının Türklerin bölgeye gelmesinden sonra din değiştirerek Müslümanlaştığı tarihsel bir gerçektir. O tarihlerden beri bu köyün hiç değilse Kuzmiri mahallesinde oturan veya bizim mahalledekiler gibi sonradan gelenlerin asıllarında böyle din değiştirme durumu olup olmadığı bilinmiyor. Kimsenin buna önem verdiği de yoktur. 1924 göçü sırasında Gölköy’den gönderilen Rumların çocuklarından biri Müslüman yapılarak Ahmet adı verilmişti. Ona Yeni Ahmet denirdi. Şimdi onun evlatlarına ve torunlarına Yeni Ahmetler denmektedir. Kuzmeri’de hiç birinin birbiriyle bilinen bir akrabalığı olmayan 15 sülale vardır. (2006’da köydeki toplam 290 haneden 140’ı Kuzmeri mahallesindeydi) Çakıroğulları, Külahoğulları, Alioğulları, Mecekoğulları, Sadıkoğulları, Hekimoğulları, Etçioğullerı, Hatiboğulları, Kürt Ali Oğulları, Zembekoğulları, Ofluoğulları, Delivelioğulları, Çulcuoğulları, Altıgatlar, (1930’larda Güney Miri mahallesinden gitme birkaç evden ibaret) Sarıkadıoğulları. Bu ailelerden Külahoğulları'nın komşu köy Çavdar’dan, oraya da daha yukarılardaki bir köyden geldiği biliniyor. Hatiboğulları, Hatipli mahallesinden , Sadıkoğulları, Aşağıköy mahallesinden göçmüşlerdir. Zembekoğulları Serkiz köyünden, oraya da Ünye’nin Zembek köyünden gelmişlerdir. 10 sülalenin nereden geldiğine ilişkin bir bilgi yoktur. Bunların köye yerleşen ilk Türklerden olduğu akla geliyor. Bu mahallede belli başlı iki mezarlıktan Aloğlu mezarlığında sahibi belli mezarların kapladığı alan, sahibi belirsiz olanların kapladığı alanın belki onda biri kadardır. Daha küçük olan Mecek mezarlığında ise bilinmeyen mezarların kapladığı alan bilinenlerden 2-3 misli fazladır. Cemalı mahallesine niçin bu ad verildiği bilinmemekte ancak bunun Cemal adında birinden geldiği sanılmaktadır. Bu mahallenin mezarlığında da sahibi bilinmeyen mezarların kapladığı alan, bilinenlerin iki katı kadardır. 2006 yılında 33 evin bulunduğu mahalledeki aileler beş kökten gelmektedir. Bunlar Etlikoğulları, Müezzinoğulları, Çuhadaroğulları, İspiroğulları ve Hatiboğulları'dır. Etlikoğulları'nın bir kolu olan Gırmanoğulları’nın atasının Düğünlük köyünden iç güvevsi olarak geldiği söylenmektedir. Şimdi bu dört aile 11 soyadı taşımaktadır. Yaşar Durgun’un babası Mehmet Çavuş’tan da işiterek anlattıklarına göre bu mahallede bir medrese varmış, Etlikoğulları'ndan Mahmut Hoca, burada mektep okuturmuş. Daha yakın zamanlarda, tarla kazılırken mektebin kömürleşmiş bazı tahtaları topraktan çıkmış. Mahalle, ormanlar kesilerek genişletilmiş. 19. Yüzyılın ilk çeyreği içinde buraya gelin gelen Gülhanım Üregil, o tarihte mahallede bulunan altı ev sayıyor.


Kültür

Zeki Sarıhan'ın "Çocuk ve Vatan" kitabından:

DÜĞÜN, BAYRAM

"Evlenmelerin bir kısmı, aşağıda başka bir bölümde anlatacağım gibi kız kaçırma ve kızın kaçması yoluyla oluyordu. Kaçırılmış kızların sayısı ne kadar çoktur! Bir kız gelinlik çağa gelince, onu sağdan soldan isteyenler bulunur. Çok yerden istenen kız için — Evin önünde at bokundan geçilmiyor, denirdi. Demek ki, kız istemeye atla gelinirdi. Ata binmek, atı olmak, az çok bir statü işaretiydi. Kız evi, veresileri de olsa, nazlanır, hemen “he” demez: — Büyüklerimize bir danışalım, derlerdi. Bu arada kıza danıştıkları da kesindir. Ancak kız istemediği halde, ona bu evliliği yapması için ısrarlar, hatta baskılar olduğu da biliniyor. Kızın gönlü yoksa bunu açıklıkla söyler, varsa: — Büyüklerim bilir veya anam babam bilir, ben ne söyleyeyim, derdi. İş olmuşsa, “kesim” kesilirdi. Kesim, erkek tarafının kıza ne yapacağının pazarlıkla belirlenmesidir. Şöyle bir liste düşünebiliriz: Altı kat yatak, bir beşibirlik, üç bilezik, bir dikiş makinesi... Yatak odası, oturma odası takımı yaptırmak henüz adetten değildir. Düğün genellikle fındık zamanı yapılırdı. Birkaç gün önceden bütün köye ve bazen komşu köylere veya uzaktaki akrabalara “düğüne söylenir”di. Düğün davetiyesi dağıtma işi henüz başlamamıştı. Komşu veya akrabalardan biri, ev ev gezerek şeker dağıtıp düğüne söylerdi. Dağıtılması adet olan en eski şeker, ortası delikli, renkli bir şeker olmalıdır. Sonra bunların yerini akide şekeri aldı. Köyün muhtar başta olmak üzere hatırlı bazı kişilerine bir horoz, orta kademedekilere börek götürülürdü. Düğün üç gündür. Birinci gün, köyün ileri gelenleri bir yemekle düğünü başlatırlardı. O gün oğlan evinden kız evine “Seysana” götürülürdü. Yatak, sandık gibi eşya atlara yüklenip kız evinin yolu tutulurdu. Böylece bu eşyanın artık kızın malı olduğu belgelenmiş olurdu. Bu eşya ertesi gün oğlan evine geri getirilecektir. Aynı gün, akşamı kız evi de damat evine “damat bohçası” gönderir. Bohçada damadın düğünde giyecekleri vardır. Oğlan evi de kız evine gelin bohçası gönderirdi. İçinde kına, şeker, helva gibi şeyler bulunur. Akşam kadınlar gelinin evinde kına gecesi yaparlardı. İkinci gün erkek düğünüdür. Köyün bütün erkekleri düğün sahibinin gösterdiği eve yakın yerde toplanırlardı. Eğer bu bir zengin düğünü ise davul zurna dünden beri çalmaktadır. Hatırlı biri düğüne geliyorsa, davulcu ve zurnacı,bazen bunların iki, hatta üç çifti, onun ayağına gider, karşılardı. Herkes bölük bölük sofraya çağrılır, yemek yemeyen kimsenin kalmamasına dikkat edilirdi. Eskilerde, bir kadın böyle bir düğüne gitmiş, Geri dönerken, bir yandan da: — Adı büyük götü kovuk! diye söyleniyormuş. Meğer, ona yemek vermeyi unutmuşlar! Keşkek, düğün yemeğinin temelidir. Yanında mısır çorbası, lahana dolması, pilav, fasulye çorbası, sütlaç, börek, herhalde et yemeği bulunur. Böyle sekiz on çeşit yemek, çanak veya sahanlarla sofraya konur, birlikte kaşıklanırdı. Sofralarda yemekten önce herkese bir ibrikle leğen tutulması adettendi. Yemekten sonra da aynı şey yapılırdı. Bazı düğünlerde, güreş de yaptırılırdı. “Deste”ler “ayak” denen çocuk grubundan başlar, orta, baş altı ve başpehlivanlığa kadar yükselirdi. Çevrenin namlı başpehlivanları vardı. Nerdeyse başka hiçbir eğlenceleri olmayan köylüler, bu pehlivanların güreşini baştan sona ilgiyle izlerler, bunlar hakkında hükümler yürütürlerdi. Düğün meydanının yanında uzun bir sırığın ucunda renkli bezler sallanırdı. Bunlar, yenenler arasında paylaştırılırdı. Neden bez? Bu herhalde, dokuma ürünlerinin kıt olduğu çok eski devirlerden kalma bir gelenekti. Askıları havada dalgalanan sırığı, omuzlayıp gelmek, o köye şan verirdi. İkindi üzeri, yeni giysiler içinde damat, kendinden küçük bir “Sağdıç”la meydana getirilir, bunlar, önlerine bakarak bir dastarın üzerine diz çökerlerdi. Sıra bunlar için para toplanmasına gelmiştir. Tellal mutlaka Altıgat Hasan’dır. Çünkü sesi sıtma görmemiştir. Herkes ortaya yaklaşarak elindeki parayı tellalın eline sıkıştırır, o da bunu sağdıçla damadın önüne atarak kimden olduğunu örneğin şu kalıp cümle içinde bağırarak söylerdi: — Sarıkadıoğlu Erol’dan hediye! Hediye’nin kaç para olduğu söylenmezdi ama, ortaya atıldığında yakınlarda bulunanlar bunu görürlerdi. Tabii, herkesin hediyesi, mali durumuyla orantılı olurdu. Sonra bir dua okunurdu. Yerdeki paralar bir mendile doldurularak damadın cebine konurdu. Ben çocukluğumda bu toplanan paraya, herhalde diğer bütün köylüler gibi imrenerek bakmışımdır. Ne kadar çok para idi bu böyle! Başka zaman bunları bir arada görmek mümkün olmazdı. Damat ve sağdıç, oradaki büyüklerin ellerini öpmeye davranırlar ama genellikle: — Affettik, affettik! sesleri üzerine, zaman alacak bu işten vazgeçilirdi. Sıra, gelin almaya gelmiştir. Atı olanlar atlarla, olmayanlar yaya yürüyerek gelin evine giderler. Kadınlar atlardadır ve çarşaflıdır. Gelin uzak bir köyden gelecekse gelin alıcılar erkenden gitmişlerdir. Burada gelenlere bir yemek verilir. Çocuklar, çeyiz sandıklarının üzerine otururlar ve bir bahşiş almadan kalkmazlar. Gelinin yatakları, yorganları nesi varsa hayvanlara yüklenir ve damat evinin yolu tutulur. Gelinin başındaki renkli, ince bir bez yüzünü de örtmektedir. Zavallı kız, gülüyor mu, ağlıyor mu dışarıdan görülmez. Ama o, herkesi görebilmektedir. Dikkatler onun üzerindedir. Gelin, bütün bu topluluğun şimdi en nadide yıldızıdır. Bütün bu törenler onun için yapılmaktadır. İkide bir incecik bir ip veya dal parçasıyla yol kesilir. Yol kesenlere para verilerek yola devam edilir.bazen de gelinin atının başını tutan kardeşi veya yakını atı durdurarak: — Atın ayağı bağlandı, der. O da bahşişini alır ve atın ayağı “çözülür”. Düğüncüler gelini, geldikleri yoldan götürmezler, mutlaka başka bir yoldan giderler. Bunun nedeni, biri yola bir sihir koymuşsa onu işlemez hale getirmektir. Gelini, evin kapısında karşılarlar. Herkes oraya birikmiştir. Pencereden gelinin başına fındık, ceviz ve ufak para serpilir. Çocuklar bunları kapışırlar. Sonra onu özenle attan indirirler. Kapıdan girerken eline bir kepçe verirler ki iyi aşçılık yapsın, kucağına bir küçük çocuk verirler ki, doğurgan olsun. Eve, yeni bir işgücü, bir doğurucu, bir aşçı gelmiştir. Bu, ev için büyük bir mutluluktur. Gelin evinde ise neredeyse yas vardır. Anası, babası üzgün görünür. Besleyip büyüttükleri yavrularından ayrılmışlar, evlerinden bir can eksilmiştir ama “Ne yaparsın ki Allah’ın emri böyle”dir. Herkes: — Allah mesut etsin! dileğinde bulunur. Gece köyün delikanlıları damadı gerdek odasına uğurlarken (Nedendir bilinmez) sırtını yumruklarlar. Ertesi gün duvak düğünü yapılır. Köyün kadınları, ellerinde genellikle mutfak kap kaçağından oluşan bir hediye ile gelin evinin yolunu tutarlar. Dışarıda, hava yağmurlu ise elverişli bir evin salonunda oynarlar, kurtlarını dökerler. Uzaktan gelmiş ise gelini de ilk kez görmüş olurlar. Gelinin avcunu buğdayla doldurup oyuna kaldırırlar. Gelin buğdayı saça savura oynar. Herhalde bu bereket isteme davranışıdır. Gelenek işte! Savrulanın şimdilerde fındık olması gerekir… Düğünlere ilişkin daha bir yığın ayrıntı sıralamak mümkündür. Cami avlusunda bayramlaşmak için sıra oluşturmuş köylüler. En baştaki Emin Sarıhan Köylüler için ikinci bir eğlence vesilesi olan bayramlara gelince: Aynı camide Ramazan ve Kurban bayramları olmak üzere yılda iki bayram namazı kılınır ve bayram kutlamaları yapılır. 25-30 yıl öncesine kadar namazdan sonra caminin avlusunda bazı kişilerin evlerinden tepsiler içinde getirip yere koyduğu böreklerin çevresinde toplanılırdı. Yalnız, böreklerden biri özel olarak bir oyun için getirilmiş olurdu. Bu böreği, köylülerde birisi alır kaçardı. Bazıları onun peşine düşer, elinden böreği kapmaya ve yemeye çalışırdı. Bu iş bitince şimdi de devam etmekte olan tören uygulamasına göre, sıra el öpmeye gelir. Köyün en yaşlısı ceviz ağacının dibinde durur, yaşı ondan sonra gelen ilk duranın elini sıkarak yanına dikilir. Bu böyle devam eder, çocuklara varıncaya kadar bütün köylüler, avluda akıp giden bir halka oluştururlar. Büyüklerimizin eli öpülür. Bu öpmelerden bazı insanların ellerinin sırtı ıslanır. Bir kısmı da nereden öğrenmişlerse ellerini öptürmezler. Bu bayramlaşma sırasında durup iki kelime konuşacak bir zaman aralığı olmaz, yalnızca “Sen kimin oğlusun?” gibi bir soru sorulup yanıtı alınır. El öpenler bunda yeterli hızı gösteremezse sırada boşluk doğar. En başta durmak, her halde pek istenen bir şey de değildir, çünkü ölüm sırasının da ona geldiğine işaret eder bu! İlk başlardaki yaşlıların kaderlerine razı olan bir tedirginlik duydukları hissedilir.

Köyün erkekleri, yalnız bu biçimde bayramlaşmayı yeterli görürler. El öpme töreninden sonra: — Ala ala heeeey!” diye bir bağırtı duyulur. Bu “Kale kale” yapmaya sıra geldiğini anlatır. Kale Kale şudur: Orta yaşlı erkeklerden sekizi, onu elleriyle birbirlerinin omuzuna veya beline sıkı sıkı tutunarak bir halka oluştururlar, o kadar genç de bunların omuzlarına atlayarak ikinci bir halka oluştururlar. Yukarıdakilerin iki ayağı, iki ayrı insanın omuzuna basmış olur. Alttakiler yavaş yavaş halkayı bozmadan yürümeye başlarlar, bir taraftan da hep bir ağızdan köy türküleri söylerler. Yerde elerinde çubuklar olan birkaç kişi, kalenin düzgün yürümesi için alttakilerin ve üsttekilerin kalçalarına çubuklarla vururlar. Kale bazen çabuk yıkılır, bazen de on beş yirmi adım yürümüş olur. Bu oyun çok görkemlidir. Bundan sonraki kısım da oldukça eğlencelidir. Kaleden ilk kim düşmüşse yakalanarak yere yatırılır, topuğuna bir urgan bağlanır. Urganın bir yanı uzun, bir yanı kısa olur. Uzun olan ipin ucundan düşenin altında durmuş olan tutar ve yerde yatanı korumaya, kısa yanını yakalayabilen yerdekini sürüklemeye çalışır. Bekçi olan ona yetişir ve tepmeyi başarırsa bu kez tepilen kişi yere yatırılır, aynı biçimde onu sürüklemek isteyenlerle sürükletmemek isteyen arasında için mücadele verilir. Sürükleme işi, avlunun ucunda ve caminin dibindeki çeşmeye ve onun aktığı gölete kadar sürer, burada sürüklenen adamakıllı ıslatılır. Son zamanlarda ilk o düştü diye Hatiboğlu Veli’yi yakalayıp yere yatırmak ve sürükleyip ıslatmak âdet olmuştu. Saf ve temiz kalpli olan Veli de buna itiraz etmez, belki de köy geleneğinde böyle demirbaş bir yeri bulunmasından zevk alırdı. Gerek halka olup bayramlaşmak, gerek börek kapma, kale kale eğlencelerinin ne zaman gelenek haline geldiğini kimse bilmiyor. Bazı bayramlarda burada güreş de tutulurdu. Bu gelenekler, 1970’li yıllardan sonra tavsadı. Börek kapma ve kale kale, hele ıslatmadan vazgeçildi. Yalnız el öpme kaldı. Biz bazı arkadaşlar, köydeki bu geleneklerin yaşatılması için onların yeniden yapılmasına çalıştıysak da bunlar birer deneme olarak kaldı ve sürdürülemedi… Camideki töreni bitirip dağıldıktan sonra sıra evlerdeki kadınlarla bayramlaşmaya gelir. Erkekler, kendi evlerindeki kadınlarla bayramlaştıktan ve sabah kahvaltısını yaptıktan sonra mahalleye çıkar. Bazen kapıdan bayramlaşılır, bazen içeri girip biraz oturulur, camiye gelememiş olan erkeklerin ve yaşlılarından başlayıp kadınların elleri öpülerek bayramlaşılır. Onlar da el öpenlerine genellikle bir ikramda bulunurlar. İkram edilen şey geleneksel olarak un helvasıydı. Geceden pekmezle kavrulan un top top helva yapılır, bu helva dilimlenerek ikram edilirdi. 1970’li yıllarda köylünün alım gücü arttığında onun yanında ve onunla birlikte şeker, baklava, çikolata, börek gibi şeyler de ikram edilmeye başlandı. Her evin bu konuda bir hazırlığı bulunur. (Daha sonraki yıllarda biz köye bayrama gidememişsek, annem Ankara’lara bir gelenle bize o un helvasından birkaç top gönderirdi. Ben onunla çocukluğumun damak zevkine kavuşurdum) Köylü kadınlar da mahalledeki bu bayramlaşmaya gezerek katılırlar, Havzabularının, Eminabularanın, Ayşabularının ellerini öperler. İlk günkü bayramlaşma bittikten sonra yaşlılar da birbirlerine giderler. Diğer mahallelerde, hatta yakın köylerde olan akrabaların yanına gidilir. Yaz günleri iş güç vaktidir. Tarla-tapan işleri bekletmeye gelmez. Bayram günleri bile, hele bayram fındık toplama zamanına rast gelmişse öğleden sonra bile işe gidilir. Köylülerin bayrama hazırlık olsun diye, belki bir çift çoraptan başka giysi aldıklarını hatırlamıyorum. Kuşkusuz, temiz ve yeni olan neleri varsa onları giyerlerdi, anneler, üstümüze çeki düzen verirlerdi. ama birbirlerine gösterecekleri başka bir şey için hazırlık yapmazlardı. Düğün, bayram

Evlenmelerin bir kısmı, aşağıda başka bir bölümde anlatacağım gibi kız kaçırma ve kızın kaçması yoluyla oluyordu. Kaçırılmış kızların sayısı ne kadar çoktur! Bir kız gelinlik çağa gelince, onu sağdan soldan isteyenler bulunur. Çok yerden istenen kız için — Evin önünde at bokundan geçilmiyor, denirdi. Demek ki, kız istemeye atla gelinirdi. Ata binmek, atı olmak, az çok bir statü işaretiydi. Kız evi, veresileri de olsa, nazlanır, hemen “he” demez: — Büyüklerimize bir danışalım, derlerdi. Bu arada kıza danıştıkları da kesindir. Ancak kız istemediği halde, ona bu evliliği yapması için ısrarlar, hatta baskılar olduğu da biliniyor. Kızın gönlü yoksa bunu açıklıkla söyler, varsa: — Büyüklerim bilir veya anam babam bilir, ben ne söyleyeyim, derdi. İş olmuşsa, “kesim” kesilirdi. Kesim, erkek tarafının kıza ne yapacağının pazarlıkla belirlenmesidir. Şöyle bir liste düşünebiliriz: Altı kat yatak, bir beşibirlik, üç bilezik, bir dikiş makinesi... Yatak odası, oturma odası takımı yaptırmak henüz adetten değildir. Düğün genellikle fındık zamanı yapılırdı. Birkaç gün önceden bütün köye ve bazen komşu köylere veya uzaktaki akrabalara “düğüne söylenir”di. Düğün davetiyesi dağıtma işi henüz başlamamıştı. Komşu veya akrabalardan biri, ev ev gezerek şeker dağıtıp düğüne söylerdi. Dağıtılması adet olan en eski şeker, ortası delikli, renkli bir şeker olmalıdır. Sonra bunların yerini akide şekeri aldı. Köyün muhtar başta olmak üzere hatırlı bazı kişilerine bir horoz, orta kademedekilere börek götürülürdü. Düğün üç gündür. Birinci gün, köyün ileri gelenleri bir yemekle düğünü başlatırlardı. O gün oğlan evinden kız evine “Seysana” götürülürdü. Yatak, sandık gibi eşya atlara yüklenip kız evinin yolu tutulurdu. Böylece bu eşyanın artık kızın malı olduğu belgelenmiş olurdu. Bu eşya ertesi gün oğlan evine geri getirilecektir. Aynı gün, akşamı kız evi de damat evine “damat bohçası” gönderir. Bohçada damadın düğünde giyecekleri vardır. Oğlan evi de kız evine gelin bohçası gönderirdi. İçinde kına, şeker, helva gibi şeyler bulunur. Akşam kadınlar gelinin evinde kına gecesi yaparlardı. İkinci gün erkek düğünüdür. Köyün bütün erkekleri düğün sahibinin gösterdiği eve yakın yerde toplanırlardı. Eğer bu bir zengin düğünü ise davul zurna dünden beri çalmaktadır. Hatırlı biri düğüne geliyorsa, davulcu ve zurnacı,bazen bunların iki, hatta üç çifti, onun ayağına gider, karşılardı. Herkes bölük bölük sofraya çağrılır, yemek yemeyen kimsenin kalmamasına dikkat edilirdi. Eskilerde, bir kadın böyle bir düğüne gitmiş, Geri dönerken, bir yandan da: — Adı büyük götü kovuk! diye söyleniyormuş. Meğer, ona yemek vermeyi unutmuşlar! Keşkek, düğün yemeğinin temelidir. Yanında mısır çorbası, lahana dolması, pilav, fasulye çorbası, sütlaç, börek, herhalde et yemeği bulunur. Böyle sekiz on çeşit yemek, çanak veya sahanlarla sofraya konur, birlikte kaşıklanırdı. Sofralarda yemekten önce herkese bir ibrikle leğen tutulması adettendi. Yemekten sonra da aynı şey yapılırdı. Bazı düğünlerde, güreş de yaptırılırdı. “Deste”ler “ayak” denen çocuk grubundan başlar, orta, baş altı ve başpehlivanlığa kadar yükselirdi. Çevrenin namlı başpehlivanları vardı. Nerdeyse başka hiçbir eğlenceleri olmayan köylüler, bu pehlivanların güreşini baştan sona ilgiyle izlerler, bunlar hakkında hükümler yürütürlerdi. Düğün meydanının yanında uzun bir sırığın ucunda renkli bezler sallanırdı. Bunlar, yenenler arasında paylaştırılırdı. Neden bez? Bu herhalde, dokuma ürünlerinin kıt olduğu çok eski devirlerden kalma bir gelenekti. Askıları havada dalgalanan sırığı, omuzlayıp gelmek, o köye şan verirdi. İkindi üzeri, yeni giysiler içinde damat, kendinden küçük bir “Sağdıç”la meydana getirilir, bunlar, önlerine bakarak bir dastarın üzerine diz çökerlerdi. Sıra bunlar için para toplanmasına gelmiştir. Tellal mutlaka Altıgat Hasan’dır. Çünkü sesi sıtma görmemiştir. Herkes ortaya yaklaşarak elindeki parayı tellalın eline sıkıştırır, o da bunu sağdıçla damadın önüne atarak kimden olduğunu örneğin şu kalıp cümle içinde bağırarak söylerdi: — Sarıkadıoğlu Erol’dan hediye! Hediye’nin kaç para olduğu söylenmezdi ama, ortaya atıldığında yakınlarda bulunanlar bunu görürlerdi. Tabii, herkesin hediyesi, mali durumuyla orantılı olurdu. Sonra bir dua okunurdu. Yerdeki paralar bir mendile doldurularak damadın cebine konurdu. Ben çocukluğumda bu toplanan paraya, herhalde diğer bütün köylüler gibi imrenerek bakmışımdır. Ne kadar çok para idi bu böyle! Başka zaman bunları bir arada görmek mümkün olmazdı. Damat ve sağdıç, oradaki büyüklerin ellerini öpmeye davranırlar ama genellikle: — Affettik, affettik! sesleri üzerine, zaman alacak bu işten vazgeçilirdi. Sıra, gelin almaya gelmiştir. Atı olanlar atlarla, olmayanlar yaya yürüyerek gelin evine giderler. Kadınlar atlardadır ve çarşaflıdır. Gelin uzak bir köyden gelecekse gelin alıcılar erkenden gitmişlerdir. Burada gelenlere bir yemek verilir. Çocuklar, çeyiz sandıklarının üzerine otururlar ve bir bahşiş almadan kalkmazlar. Gelinin yatakları, yorganları nesi varsa hayvanlara yüklenir ve damat evinin yolu tutulur. Gelinin başındaki renkli, ince bir bez yüzünü de örtmektedir. Zavallı kız, gülüyor mu, ağlıyor mu dışarıdan görülmez. Ama o, herkesi görebilmektedir. Dikkatler onun üzerindedir. Gelin, bütün bu topluluğun şimdi en nadide yıldızıdır. Bütün bu törenler onun için yapılmaktadır. İkide bir incecik bir ip veya dal parçasıyla yol kesilir. Yol kesenlere para verilerek yola devam edilir.bazen de gelinin atının başını tutan kardeşi veya yakını atı durdurarak: — Atın ayağı bağlandı, der. O da bahşişini alır ve atın ayağı “çözülür”. Düğüncüler gelini, geldikleri yoldan götürmezler, mutlaka başka bir yoldan giderler. Bunun nedeni, biri yola bir sihir koymuşsa onu işlemez hale getirmektir. Gelini, evin kapısında karşılarlar. Herkes oraya birikmiştir. Pencereden gelinin başına fındık, ceviz ve ufak para serpilir. Çocuklar bunları kapışırlar. Sonra onu özenle attan indirirler. Kapıdan girerken eline bir kepçe verirler ki iyi aşçılık yapsın, kucağına bir küçük çocuk verirler ki, doğurgan olsun. Eve, yeni bir işgücü, bir doğurucu, bir aşçı gelmiştir. Bu, ev için büyük bir mutluluktur. Gelin evinde ise neredeyse yas vardır. Anası, babası üzgün görünür. Besleyip büyüttükleri yavrularından ayrılmışlar, evlerinden bir can eksilmiştir ama “Ne yaparsın ki Allah’ın emri böyle”dir. Herkes: Allah mesut etsin! dileğinde bulunur. Gece köyün delikanlıları damadı gerdek odasına uğurlarken (Nedendir bilinmez) sırtını yumruklarlar. Ertesi gün duvak düğünü yapılır. Köyün kadınları, ellerinde genellikle mutfak kap kaçağından oluşan bir hediye ile gelin evinin yolunu tutarlar. Dışarıda, hava yağmurlu ise elverişli bir evin salonunda oynarlar, kurtlarını dökerler. Uzaktan gelmiş ise gelini de ilk kez görmüş olurlar. Gelinin avcunu buğdayla doldurup oyuna kaldırırlar. Gelin buğdayı saça savura oynar. Herhalde bu bereket isteme davranışıdır. Gelenek işte! Savrulanın şimdilerde fındık olması gerekir… Düğünlere ilişkin daha bir yığın ayrıntı sıralamak mümkündür.

Köylüler için ikinci bir eğlence vesilesi olan bayramlara gelince: Aynı camide Ramazan ve Kurban bayramları olmak üzere yılda iki bayram namazı kılınır ve bayram kutlamaları yapılır. 25-30 yıl öncesine kadar namazdan sonra caminin avlusunda bazı kişilerin evlerinden tepsiler içinde getirip yere koyduğu böreklerin çevresinde toplanılırdı. Yalnız, böreklerden biri özel olarak bir oyun için getirilmiş olurdu. Bu böreği, köylülerde birisi alır kaçardı. Bazıları onun peşine düşer, elinden böreği kapmaya ve yemeye çalışırdı. Bu iş bitince şimdi de devam etmekte olan tören uygulamasına göre, sıra el öpmeye gelir. Köyün en yaşlısı ceviz ağacının dibinde durur, yaşı ondan sonra gelen ilk duranın elini sıkarak yanına dikilir. Bu böyle devam eder, çocuklara varıncaya kadar bütün köylüler, avluda akıp giden bir halka oluştururlar. Büyüklerimizin eli öpülür. Bu öpmelerden bazı insanların ellerinin sırtı ıslanır. Bir kısmı da nereden öğrenmişlerse ellerini öptürmezler. Bu bayramlaşma sırasında durup iki kelime konuşacak bir zaman aralığı olmaz, yalnızca “Sen kimin oğlusun?” gibi bir soru sorulup yanıtı alınır. El öpenler bunda yeterli hızı gösteremezse sırada boşluk doğar. En başta durmak, her halde pek istenen bir şey de değildir, çünkü ölüm sırasının da ona geldiğine işaret eder bu! İlk başlardaki yaşlıların kaderlerine razı olan bir tedirginlik duydukları hissedilir.

Köyün erkekleri, yalnız bu biçimde bayramlaşmayı yeterli görürler. El öpme töreninden sonra: — Ala ala heeeey!” diye bir bağırtı duyulur. Bu “Kale kale” yapmaya sıra geldiğini anlatır. Kale Kale şudur: Orta yaşlı erkeklerden sekizi, onu elleriyle birbirlerinin omuzuna veya beline sıkı sıkı tutunarak bir halka oluştururlar, o kadar genç de bunların omuzlarına atlayarak ikinci bir halka oluştururlar. Yukarıdakilerin iki ayağı, iki ayrı insanın omuzuna basmış olur. Alttakiler yavaş yavaş halkayı bozmadan yürümeye başlarlar, bir taraftan da hep bir ağızdan köy türküleri söylerler. Yerde elerinde çubuklar olan birkaç kişi, kalenin düzgün yürümesi için alttakilerin ve üsttekilerin kalçalarına çubuklarla vururlar. Kale bazen çabuk yıkılır, bazen de on beş yirmi adım yürümüş olur. Bu oyun çok görkemlidir. Bundan sonraki kısım da oldukça eğlencelidir. Kaleden ilk kim düşmüşse yakalanarak yere yatırılır, topuğuna bir urgan bağlanır. Urganın bir yanı uzun, bir yanı kısa olur. Uzun olan ipin ucundan düşenin altında durmuş olan tutar ve yerde yatanı korumaya, kısa yanını yakalayabilen yerdekini sürüklemeye çalışır. Bekçi olan ona yetişir ve tepmeyi başarırsa bu kez tepilen kişi yere yatırılır, aynı biçimde onu sürüklemek isteyenlerle sürükletmemek isteyen arasında için mücadele verilir. Sürükleme işi, avlunun ucunda ve caminin dibindeki çeşmeye ve onun aktığı gölete kadar sürer, burada sürüklenen adamakıllı ıslatılır. Son zamanlarda ilk o düştü diye Hatiboğlu Veli’yi yakalayıp yere yatırmak ve sürükleyip ıslatmak âdet olmuştu. Saf ve temiz kalpli olan Veli de buna itiraz etmez, belki de köy geleneğinde böyle demirbaş bir yeri bulunmasından zevk alırdı. Gerek halka olup bayramlaşmak, gerek börek kapma, kale kale eğlencelerinin ne zaman gelenek haline geldiğini kimse bilmiyor. Bazı bayramlarda burada güreş de tutulurdu. Bu gelenekler, 1970’li yıllardan sonra tavsadı. Börek kapma ve kale kale, hele ıslatmadan vazgeçildi. Yalnız el öpme kaldı. Biz bazı arkadaşlar, köydeki bu geleneklerin yaşatılması için onların yeniden yapılmasına çalıştıysak da bunlar birer deneme olarak kaldı ve sürdürülemedi… Camideki töreni bitirip dağıldıktan sonra sıra evlerdeki kadınlarla bayramlaşmaya gelir. Erkekler, kendi evlerindeki kadınlarla bayramlaştıktan ve sabah kahvaltısını yaptıktan sonra mahalleye çıkar. Bazen kapıdan bayramlaşılır, bazen içeri girip biraz oturulur, camiye gelememiş olan erkeklerin ve yaşlılarından başlayıp kadınların elleri öpülerek bayramlaşılır. Onlar da el öpenlerine genellikle bir ikramda bulunurlar. İkram edilen şey geleneksel olarak un helvasıydı. Geceden pekmezle kavrulan un top top helva yapılır, bu helva dilimlenerek ikram edilirdi. 1970’li yıllarda köylünün alım gücü arttığında onun yanında ve onunla birlikte şeker, baklava, çikolata, börek gibi şeyler de ikram edilmeye başlandı. Her evin bu konuda bir hazırlığı bulunur. (Daha sonraki yıllarda biz köye bayrama gidememişsek, annem Ankara’lara bir gelenle bize o un helvasından birkaç top gönderirdi. Ben onunla çocukluğumun damak zevkine kavuşurdum) Köylü kadınlar da mahalledeki bu bayramlaşmaya gezerek katılırlar, Havzabularının, Eminabularanın, Ayşabularının ellerini öperler. İlk günkü bayramlaşma bittikten sonra yaşlılar da birbirlerine giderler. Diğer mahallelerde, hatta yakın köylerde olan akrabaların yanına gidilir. Yaz günleri iş güç vaktidir. Tarla-tapan işleri bekletmeye gelmez. Bayram günleri bile, hele bayram fındık toplama zamanına rast gelmişse öğleden sonra bile işe gidilir. Köylülerin bayrama hazırlık olsun diye, belki bir çift çoraptan başka giysi aldıklarını hatırlamıyorum. Kuşkusuz, temiz ve yeni olan neleri varsa onları giyerlerdi, anneler, üstümüze çeki düzen verirlerdi. ama birbirlerine gösterecekleri başka bir şey için hazırlık yapmazlardı."

Altyapı bilgileri

Köyde, biri Sarıhan mahallesi, diğeri Kuzmeri mahallesinde iki okul vardır ve bunlar ilk beş sınıfı okutmaktadırlar. İlköğretim ikinci kademe öğrencileri ise İslamdağ'ın Çatak İlköğretim Okulu'na taşınmaktadır. Köyün bazı mahallelerinde içme suyu şebekesi vardır fakat kanalizasyon şebekesi yoktur. Ptt şubesi ve ptt acentesi yoktur. Sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon şebekesi vardır. Köye Mart 2007'de bir tarım teknisyeni de atanmıştır.










Kaynak : Vikipedi, özgür ansiklopedi

Kaynak : Yerel Net


Köyünüze Ait Bilgi ve Resimleri Bu Konu Altında Paylaşabilirsiniz

 

KaRDeLeN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Sponsorlu Bağlantılar
Yeni Konu aç  Cevapla

Sayfayı Paylaş

Hızlı Cevap
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Sorunun cevabını alttaki kutucuğa yazınız. (Gerekli)

Mesajınız:

Seçenekler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Fatsa Anaokulu Fatsa Ordu SeLeN Anaokulu ve İlköğretim Okullarımız 0 23-07-2010 15:46
Ordu -Fatsa - Fatsa Anadolu Lisesi DeMSaL Liselerimiz 0 04-07-2010 21:10
Ordu - Fatsa - Fatsa Lisesi DeMSaL Liselerimiz 0 02-07-2010 21:37
Düğünlük Köyü Fatsa Ordu KaRDeLeN Ordu Tanıtımı 0 19-04-2010 10:33
Yenidoğan Köyü Fatsa Ordu KaRDeLeN Ordu Tanıtımı 0 19-04-2010 09:00


Saat: 02:45.


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO ©2011, Crawlability, Inc.
Frmartuklu.Net ©2008 - 2014