FrmArtuklu

FrmArtuklu

Kaliteli Paylaşımın Adresi


Go Back   FrmArtuklu > (¯`·.(¯`·.Müzik Dünyası Sanatçılar ·´¯).·´¯) > Müzik & Sinema > Müzik Türleri ve Enstrümanları



Sponsorlu Bağlantılar
   

Çalgı toplulukları resimli - çalgı aletleri resimli - müzik aletleri

Müzik Türleri ve Enstrümanları icinde Çalgı toplulukları resimli - çalgı aletleri resimli - müzik aletleri konusu , çalgı toplulukları resimli - çalgı aletleri resimli - müzik aletleri çalgı toplulukları nelerdir çalgı aletleri çalgıçlar çalgı resimleri müzik aletleri ENSTRÜMAN : Bu Latince asıllı kelime genel olarak alet demektir. ...

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Seçenekler
Alt 15-08-2008   #1 (permalink)
Standart Çalgı toplulukları resimli - çalgı aletleri resimli - müzik aletleri

Sponsorlu Bağlantılar


çalgı toplulukları resimli - çalgı aletleri resimli - müzik aletleri


çalgı toplulukları nelerdir
çalgı aletleri
çalgıçlar
çalgı resimleri
müzik aletleri


ENSTRÜMAN: Bu Latince asıllı kelime genel olarak alet demektir. Fakat, çoğu zaman mûsikî aleti sarahatiyle "mûsikî enstrümanı" şeklinde ve ufak söyleniş be imlâ farklarıyla hemen bütün batı dillerinde kullanılır. Türkçe "çalgı" ve "saz" kelimelerinin en geniş mânada anlamdaşıdır.

YAYLI ÇALGI TOPLULUKLARI

KEMAN RESİM AÇIKLAMALI: Bizdeki "keman" adı kıdemli isimlerden biridir. Doğu memleketlerinden, ilk defa İstanbul'da viyolona izafe edilmişti. Bizden Romanya, Mısır, Bağdat gibi eski serhatlara yayılmış olduğu halde, keman kelimesinin asıl sahibi olan İranlılar viyolona hiçbir zaman "keman" dememişlerdir!
Viyolon'un ceddi eski İtalyan "viola"ları ailesindendi. İtalyan ifadesiyle "piccolo violino alla francese", yani "Frenk işi küçük keman" o aileye gelip iltihak etmişti. İşte, sonraları şöhreti cihanı tutan, ünü her yöne yayılan viyolon o küçük Fransız kemanından çıkarak XVII. Yüzyılda kompozitör Lully eliyle Paris'in Krallık Mûsikî Akademisi'ne alındı.
XVII. ve XVIII. yüzyılların eski usûl saz yapımcıları bazı viol'lerin üst ve sapın tepe kısımlarına çiçek kabartmacıkları işlerlerdi. İtalyanca'da "viola" çiçek, hercai menekşe, kimi de sadece menekşe demektir. Viyola kelimesinin ve hatta sonraki viyolon adının çiçek anlamlı bu kelimeden, o oymacılık dolayısıyla hatıra kaldığını tahmin edenler bulunmuştu. Kemanın tarihinden keman okullarıyla edebiyatı için Galata'nın Venedikli, Marsilyalı mahallelerinde klavsen, viyola ve lavta gibi batı aletlerinin XVII. yüzyılda aile toplantılarında daima kullanıldığı pek tabiî idi. O yüzyılda Türkler yaylı saz olarak yalnız ıklığ çalıyor ve ârifân buna Farsça'dan "kemançe" veya "rebab" demeyi nadiren tercih ediyorlardı. Keman ismi, henüz çoğunlukla buna sürtülen yayın Farsça adı olarak muteberdi, çalana da kemanî deniliyordu. Keman adında müstakil ve farklı bir Türk yaylı sazı o asırda ayrıca yoktu. Fakat, Evliya Çelebi ve hatta Demetrius Kantemiroğlu zamanlarında durum bu merkezde iken, XVIII. yüzyıl başlangıçlarında Türk heveskârları da batı yaylı sazlarıyla ilgilenmeye başladılar. Kremonalı ustaların el işleri artık bütün güzellikleriyle altın devrindeydi, bizde de uyanan rağbette bu üstünlüğün âmil olduğu şüphesizdi. Avrupa'dan gelen işte bu yaylı sazlara, gövdeleri yerli kemençeden iri olduğu için, ilk defa olarak keman ve arşeye yay demeye başlamış olduk. Günün bir Avrupalı yazarınca not edildiğine göre; batı kemanını 1740 yıllarında Saray faslında ilk defa Corci isimli bir Rum kemanî kullanmıştır. Corci, daha evvel yerli kemençeyi Kemanî Ali Ağa'dan öğrenip o yolda tanınmıştı. Geçen asır başlangıçlarında kaleme alınan Süleyman Faik Efendi Risalesine göre, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Musahip Hızır Ağa Zade ile Ali Ağa meşhurdular. Hıristiyanlardan, Corci, Miron ve Todori birbirlerini yetiştirdiler, cümlesinin ustası Ali Ağa idi. Corci'nin şöhretini batı da haber almıştı. Sümbülzade Vehbi (öl. 1799) şu mısrada onu anmıştır;
“Yakışır sine-i Corci'ye keman!”
Buradaki "sine" ile "keman" kelimelerini birleştirirsek sinekeman (göğüse dayatılan keman) adı belirir. Bu, Fransız işi violon d'amour'dan ibaretti. İnce teli orada da re (nevâ) düzenindeydi. Keman Türk mûsikîsini ve zevkini öylesine sarsmıştı ki, Konya Semâhanesi'nde bile yer almakta gecikmedi. Türk mûsikîcileri batı yaylı sazlarıyla orkestrada çalmaya 1840 senelerinde Muzika-i Hümayun'da başladılar. Tarihlere dikkat edelim, batı kemanı XVIII. yüzyılın ortalarında Türk mûsikîsine benimsetiliyor (1740). Yüzyıl sonra yine sarayda kadın ve erkek Türk kemancıları oda orkestrasında yer alabilir oluyorlar (1840). İlk ümitvar genç Türk virtüözleri asrımızın ortalarına doğru solist olarak konserlerde yer almaya başlıyorlar (1940). Hem de Türk bestecileri ilk keman sonat ve konçertolarını vermeye başlıyorlar. Necdet Remzi Atak bizde virtüözlüğün babası sayılır.


VİYOLA RESİM AÇIKLAMALI: Batı dillerin çoğunda bu saza -ikinci ad olarak ve bazen tercihen bile- alto da denir. Biz yalnız viyola diyoruz. Yayli sazlar familyasinin bir üyesi. Biçim olarak kemana oldukça benzer. “viola” ile karıştırılmamalıdır. Kemanın abisi niteliği taşır. Daha tok ve pes bir sesi vardır.



VİYOLONSEL (ÇELLO) RESİM AÇIKLAMALI: Telli basso, basso keman. Telli ve yaylı sazlar ailesindendir. Eski İtalyan viola da gamba (bacak viyolası)'nın gelişmiş şeklidir. Dört telinin düzeni altonun telleri gibidir; do, sol, re, la. Fakat, altonun telleri viyolonselden bir oktav ince seslere göre düzenlidir. Viyolonselin ses kalınlığını gövdesinin iriliği mümkün kılmıştır. Fransız operasının orkestrasında 1740'da alındı. Notası 4. fa anahtarıyla yazılır. Genişliği, fa anahtarlı dizeğin alt tarafındaki kalın do notasından, sol anahtarlı dizeğin üst tarafındaki sol notasına kadardır. 4. do anahtarını ve ince seslerde sol anahtarını kullanır. Viyolonsel, senfoni orkestrasında, kuartet ve triyosunda veya piyanolu triyoda, kentette ve genel olarak oda mûsikîsinde, eşlikli ve eşliksiz solo saz olarak kullanılır. Literatürü zengincedir, nefis konçertolara sahiptir.


KONTRBAS RESİM, AÇIKLAMALI: Telli ve yaylı sazların en büyüğüdür. Orkestra müziğinde armoni çatısının en kaba notalarını çalar. Viyolonsel sesinin ve yazılı notalarının alt oktavındaki sesleri verir. Fa anahtarıyla yazılır. Dört teli açıkken mi, la, re, sol düzenindedir. Genişliği, 4. fa anahtarlı dizeğin alt mi notasından, aynı anahtarlı dizeğin üst taraftan la notasına kadardır. Yazılışının bir oktav alt tarafından seslenir. Eski zamanda, "violone" denilen viol kontrbassosu vardı (Viyolon'dan tefrik için adının sonunda "e" bulunur ve viyolone telâffuz edilirdi). XVII. yüzyıldaki ilk kontrbassoların dört teli başka türlü düzenlenirdi. Bir ara üç teli olanları da yapılarak farklı düzenlerle epey zaman kısmen kullanıldı. İngiltere, Almanya ve diğer memleketlerde 5 tellisine de rastlanır. Yukarıda bahsettiğimiz "contrabassa di viola" (viyolone) gayet iri viola di gamba olup ondan bir oktav kalın düzenlenirdi. XVIII. yüzyılda, kontrbas olmayan yerlerde onun rolünü oynatmakta devam etmişti.


KEMENÇE RESİM, AÇIKLAMALI: İlkçağ medeniyetleri yaylı saz kullanmamışlardır. Bizans İmparatorluğu'nun da külliyen meçhulü kalmıştı. Asya'da gün görüp, Selçuklularla Anadolu'ya intikal etti. İlk Oğuz yaylı sazına XII. ve XIII. yüzyıllarda münhasıran Türkçe olarak Iklığ denildiği biliniyor. En eski Anadolu metinlerinde yalnız bu isim var, fakat "kemançe" ilk ağızda yoktur. Buna karşılık Farsça'nın Bahr-ül Garâib gibi en eski ferhenklerinin Farsça metinlerinde ne Gıcak, ne de Iklığ katiyen yok, fakat "kemençe" ve "kemane" mevcuttur. Iklığ Farsça metinlere hiçbir zaman girmemiş. Gıcak zamanla girmiştir. Esasen ıklığ adı oklu (oku olan) demek olduğu için, kemançe adı da ondan çevrilmişe benzemektedir. Daha eski metinler bulunmadığı taktirde, yukarıdaki açık durumlardan "yaylı sazın Anadolu'da olduğu gibi İran'da da Selçuklular eliyle tanıtıldığı ve İç Asya'dan getirildiği" kabul edilebiliyor.
"Kemençe" adının Anadolu'da (ıklığ isminin anlamdaşlığında) XV. Yüzyıl sonlarından itibaren tedricen kullanılır olduğu muhakkaktır. Fakat önce nerede revaç bulduğu kestirilemiyor. Asya'nın Türkçelerinde kemençe adı ne dün, ne de bugün yer bulmamıştır. Oralarda gıcık onomatopesi, ıklık adından daha dayanıklı kalabilmiştir. Araplar en eski tip Asya yaylı sazını (Farsça kemançe adıyla) İran'dan edinmişlerdir.
Aletin "deri kaplı yarım Hindistan cevizinden ibaret" içi oyuk gövdesinin üst kenarın diklemesine bir sap, onun alttan mukabil kenarına da aynı istikamette bir ayak çubuğu takılıdır. Kemancı o çubuğu yere dayayıp sazı viyolonsel gibi tutar ve yayla çalar. Şekli ve kirişler sayısı az çok değişikliğe uğramakla beraber, hep aynı saz bahis mevzuu idi (2 ile 4 sayıda kıl teller).
Avrupa'nın Ortaçağ yaylı sazlarını XVII. yüzyıl sonlarında, önce Anadolu ve oradan Mısırlılar tanıdılar. Bunlara da bizler kemençe dedikse de Araplar -kelimeye Avrupa'yı kasteden coğrafi bir izafe katarak- bu sonra gelenlere kemançe-i rumî demişlerdi. "Roma kemençesi veya Balkan kemanı" demek istemişlerdi.
Karadeniz kemençemiz XVI. yüzyılın "Macar hegedü" kemanıyla birdir. Armudi şekilli kemençe İstanbul'a geçen asırda Lehistan taraflarından inmişti. Bu, tellerine tırnak yüzleriyle dayatılarak perdelenir.
Üst üste gelen batı keman çeşitleri XVIII. yüzyılda doğu yaylı sazını şehirlerde nihayet rağbetten düşürttü. Bütün doğunun folklorunda hâlâ hatıraları yaşıyor ve yer yer kullanıldığı oluyor.
Farsça "keman" kelimesinin aslı iğilmek anlamına "hemiden" fiilinden olup, mukavves yay demektir. Küçük mühürcü ve çıkırıkçı yaylarına kemançe derlerdi. Kelimenin küçültme şekli burada kalmadır. İsim zamanla sazın kendisine de alem oldu.
"Karadeniz kemençesi" izafeti şimdiki bölgelenişe göredir. Yoksa, alet, ilk ithal çağında İç Anadolu, Mısır ve İran'da da önem kazanmıştı. Chardin, kemandan başka bu torba kemancıklarına (pochettes) İran'da şahit olmuştu. Kırım Kafkasya'da da rağbet gördü. Besarabya Gagavuzları'nın "Kovuş" (Kovuz?) dediği kemençeyle kısmen andırışlıdır. Fakat, çalınırken, bizdekinin tutuluşu ıklık tipinin çalınışı gibi aşağı doğrudur. Macar hegedüsü veya Gagavuz kovuşu gibi göğüse dayatılarak kullanılmaz. Kısaca, bizdeki tahta kemençeler, Ortaçağ sonları Avrupa halk yaylı sazlarından alınma ve kalmadır.


KABAK KEMANE RESİM, AÇIKLAMALI: Yaylı bir Türk Halk çalgısıdır. Yörelere ve biçimlerine göre farklılık göstermektedir. Kabak, Kemane, Iklığ, Kabak, Rabab, Hatay ilinde Hegit, Güneydoğu'da Rubaba, Azerbeycan'da Kemança ve Orta Asya Türklerinde Gıcak, Gıccek veya Gıjek adıyla bilinen bu çalgıların aynı kökten oldukları bilinmektedir.
Tekne kısmı genellikle su kabağından yapılmaktadır. Ayrıca ağaçtan yapılanı da yaygındır. Sap kısmı sert ağaçlardan yapılmaktadır. Tekne kısmının altında ağaçtan veya metalden yapılmış mil vardır. Bu mil diz üzerine konur ve çalgının sağa sola hareketi sağlanır. Yay ise bir çubuğun bir ucundan diğer ucuna at kuyruğunun kıllarının bağlanması ile yapılmaktadır. Kabak kemaneye önceleri bağırsaktan yapılan Kiriş adı verilen teller takılırken günümüzde madeni teller kullanılmaktadır.
Kabak kemane perdesiz bir çalgı olup her türlü kromatik ses rahatlıkla elde edilebilmektedir. Sesi uzun çalma özelliğine sahiptir ve Legato, Staccato ve Pizzicato çalışlar yapılabilmektedir.


YAYLI TAMBUR RESİM, AÇIKLAMALI: Uzun saplı, gövdesi neredeyse tam bir yarımküre olan, 8 telli, yayla veya mızrapla çalınan bir klasik türk müziği enstrumanı. Eserler en alttaki yegah teliyle çalınır, diğer teller ahenk için kullanılır. Ayrıca tanbur diyenler de vardır. Bu aleti çalana tamburi denilir.


MIZRAPLI (TEZENELİ) ÇALGI TOPLULUKLARI
TAR RESİM, AÇIKLAMALI: Tezeneli bir Türk Halk çalgısıdır. Ülkemizde Kars yöresinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Ayrıca Azerbeycan, İran, Özbekistan ve Gürcistan'da da yaygın olarak kullanıldığı bilinmektedir.
Teknesi, büyükleri birbirinden farklı iki çanaktan oluşmaktadır ve genellikle dut ağacından yapılmaktadır. Göğüs kısmı üzerine manda veya sığır yüreğinin zarı gelmektedir. Sap kısmı sert ağaçtan yapılmaktadır ve üzerine misinadan perdeler bağlanmaktadır.
Tar üzerinde iki ana gurup tel bulunmaktadır. Birinci guruptaki teller melodi çalımında kullanılmaktadır ve ikişerli olmak üzere üç gurup telden oluşmaktadır. Diğer gurup teller ise Kök ve Zeng adı verilen, çalınan makama göre akort edilen ve tınının zenginleşmesini sağlayan tellerdir.


TEZENELİ TAMBUR RESİM, AÇIKLAMALI: Boyca Bozuk kadar olup ikişerden üç gurup teli vardır, Akordu da bozuk sazının akordu gibidir. Yalnız perde bağı bozuğunkinden fazladır (20-22). Tambur gibi çalınmakla beraber, tezene tutan parmaklardan gayrı parmaklarla bütün tellere vurulup ritm tutularak çalındığı görülür.


UD RESİM, AÇIKLAMALI: Türkçe'den Arapça'ya, Farsça'dan Türkçe'ye ve Arapça-Farsça arası en eski sözlüklerde Türkçe kopuz (ki çeşitlerinden bahsederler), Farsça barbat ve Arapça ud isimleri hep karşılaştırılmıştır (X. ile XV. yüzyıllarda). Bunun sebebi, ilk Müslüman Arapların udu Medine'ye götürülüp ırgatlıkta kullanılan Horasanlılardan görüp edinmeleridir. Orta Asya'nın Pi-pa kopuzundan Barbat sazı (hattâ adı), ondan da ud çıkmıştır (VII. yüzyıl). Ud kelimesi Arapça olup odun demektir. bilhassa sarı sabır ağacının adıdır ki, biz buna "öd ağacı" da deriz (bois d'aloés). Afrika ikliminden bir bitki olduğu malûmdur. İlk Arap udlarının bu ağaçtan yapılmış olması mümkündür. Araplar için o çağda udun en orijinal unsuru sapın perde bağlarıydı ki bunların muktebes adı Farsça "destan" kelimesiydi. Türkistan'da kaleme alınmış olan Mefatih-ül-ulûm adlı meşhur ansiklopedik eserde udun Farsça adı barbat veya birbet olduğuna işaret edildikten sonra, ud perde bağının adı olan destan kelimesinin de aynı zamanda meşhur Barbud'a nispet edilen bütün lâhinlerin toplu adı olduğunu ve udun dört teli bulunduğunu vs. anlatılıyor (X. yüzyıl). Aynı yüzyıldan İhvan-ül-safâ isimli kitapta bu tellerin ipekten ve sayıca kaçar iplik nispetlerinde yapıldığı anlatılıyor. İpek tel kullanışta Orta Asya'ya has bir görenekti. Adı geçen meşhur Barbud'a gelince, Müslüman askerinin gelmesi üzerinde İran'dan kaçarak karısının memleketi olan Bizans'a sığınan sonuncu Sasani hükümdarı Hüsrev Perviz'in ünlü mûsikîcisiydi. Merv şehrinden olduğu rivayet edilip, başladığı bir sıra besteler ad ve sanıyla Fars edebiyatında dillere destan olmuştu. Kopuz çaldığı için bu sazın adına onun adı bağlanarak "barbat" veya "barbit" denilmiş ve sonra da kelimeye farklı bir imlâ ve indî bir etimoloji bahşedilmiş olabileceğini düşünenler vardır. Böylece, kopuzun bodur ve tıknaz bir çeşidinden başka bir şey olmayan barbat çalgısı, Hüsrev Perviz'in sonradan Bağdat'ın kurulduğu yerin pek az kuzeyindeki kendi payitahtından (VII. yüzyıl) erkenden Araplara geçtiği anlaşılıyor. Ceddi kopuz olduğu biliniyor. Endülüs Araplarının "kopuz" adını da bildikleri bir metin kaydıyla sabittir. Saz, Endülüs'e atlayıp meşhur olduktan sonra da Avrupa'ya yayıldı. Lağuta (Lavta, El'ud) denilen batıdaki çeşitlerinin atası o olduğu meşhurdur. Ut, bizde çağımıza kadar devam etmiştir. Yakın zamanlarda "cümbüş" adıyla parıltılı maden gövdelisinin icat edilip yayılması ut yapımını bizde kesin surette durdurttu! "Her sazın düşmanı kendi cinsinden çıktığı" düşüncesinin gözlerimiz önünde cereyan eden bir olaydır


KANUN RESİM, AÇIKLAMALI: İki elin şahadet parmakları ucuna halkalarla takılan mızraplar kirişlerine vurularak çalındığı için doğu faslının tek ezgili klavseni sayılabilen alet kanundur. Klavsenden çok daha eskidir, hattâ onun prototipi sayılmaktadır. Adının Yunanca olmasına rağmen, Asya'da icat edilmiş ve oradan İstanbul'a getirilmiştir. Eski mazbut bir Arap rivayetine göre kanunu İbni Hallegan icat etmişti. Bu bilgin zât aslen Horasanlı olan Bermek ailesinden olup Musul'un Türklerle meskun Erbil mevkiinde doğmuştu (XIII. yüzyıl). Fatih asrında İstanbul'da rağbette bulunduğuna dair muhtelif Türkçe kayıtlar vardır. Zaman zaman rağbetten düşer gibi olarak, her seferinde yeniden hayatiyet göstermiştir. Eski kanunlardan nim perdeler doğru çıkarılamadığı için eksik sazlardan sayılırdı, bazen düşkünleşmesinin bir sebebi de bu kusuru oluyordu. Nihayet asrımızın başlarında yarım perdeler için "mandal" sistemi yine İstanbul'da tatbik edilmiştir. Cl. Huart'ın da tarifi üzere, "yatırılmış bir nevi arptan ibaret olup, Avusturyalıların Zither'inden ve Macarların cymbalum'undan daha küçüktür". Gayet çevik ve şakrak melodi sazıdır, çift sesler de işittirebilir. Denemelere elverişlidir.


BAĞLAMA RESİM, AÇIKLAMALI: Türkçe "çalgı" kelimesi gibi, Farsça "saz" adı da, en geniş anlamıyla mûsikî aleti demektir. Uzun saplı ve mızraplı halk sazlarının en orta boylusuna yalnız Türkçe'de "bağlama" denir. Bursa Müzesi'nin kitaplığında 1109 numarada el yazması bir yurt gezisi kitapçığı görüp bazı satırlarını defterime not etmiştim. Türk darb ifadesini Türk Mûsikîsi ikaında Darb-ı Türkî olarak adlandırılmıştır. Kelime mânâ itibarıyla doğru olabilirse de selika itibariyle yanlıştır. Bu, adeta Bab-ı Âli'nin Âli bab yazılışına benzer. "Darb-ı Türkî usulünde bulunan ve lisanı etrâkde bağlama ve bulgarî tabir olunan sazı çalan kayabaşı türkücüleriyle zaruri ülfet..." (S.53) edildiğini, küçümseyerek yazıp geçiriyor. Bağlama adının iki yüz sene önceleri yalnız Türkmen ve Yürük aşiretlerimiz arasında kullanıldığını galiba ilk olarak bu kayıttan öğrenmiş oluyoruz. De Laborde'un elde edip Paris'te aynı yıllarda çıkardığı bağlama tarifi (ad ve tipiyle) şimdiki bağlamanın aynıdır (1780). İsim, sazın sapındaki perde bağlarından, yani destan teriminin Türkçe'sinden geçmedir. Saz boylarının halk elinde en çok kullanılanı bu olduğu için hâlâ da tercih edilişi kıdem derinliğiyle izah edilebilir. Şeklen "kopuz (colachon)" ile birdir: kolca kopuz'un kiriş telleri yerine madenî teller bir yenilik halinde bağlandığı asırdan itibaren kopuz adı yerine Anadolu'da "bağlama" sıfatının kaim olduğu ihtimali ayrıca düşünülebilir (Takriben XIV. yüzyılda). - Laborde, "Bağlama veya tambura" diyerek, "sevuri" (yani çöğür) ile mukayesesini de yapıyor. Dede Korkut hikayeleriyle alâkâlı metinlerde bu ozanlar atasının elinde kolca kopuz bulunduğu ve bir fıkrada "tambura'nın onun tarafından icat edildiği" rivayet edilir.
Bunlarda, tambura, kolca kopuz ve nihayet bağlamanın aynı sazın devamı olduğunu hatırlatmış görünüyorlar.
This image has been resized. Click this bar to view the full image. The original image is sized 648x348.

SAZ RESİM, AÇIKLAMALI: Mûsikî aleti, çalgı. Asıl Türkçe olan kelimeleri hor görerek yerlerine yabancı tâbirleri tercih etmek cereyanının tarihi meslek dilimizde de eskidir. O arada "çalgı" adına "saz" tercih edilmişti. Saz kelimesinin köklü ve yaygın surette Türkçe'de tutunabilmesinin sebebi bilhassa ikidir.
1- İran'a kadar yayılmayan bir görenek hâlinde saz kelimesi Azerî Türkçe'sinde sırf bağlama çeşidinden halk çalgılarına alem olmuş ve doğudan batıya da yayılmıştı. İnce saz, saz takımı gibi bileşikleri de vardır. Batı sazlarına kapsandı, instrument'in anlamdaşı oldu (Mûsikî aleti başlığı, iki kelimeli olduğu için, terim değildir. Bir tâbirden ibarettir).
2- Saz kelimesinin Türkçeleşerek yerleşebilmesinin ikinci sebebi söylenişçe güzel olmasıdır. Ayrıca da, her zamanki arkadaşları olan diğer iki Türkçe isimle birlikte andırışlı ve uygun düşen bir üçüzlük vücuda getiriyorlar. Ses, Saz, Söz. "Çalmak" fiili mûsikînin emrinde kaldıkça "çalgı" ve "çalıcı" adlarının unutulmasına ne imkân, ne de sebep tasavvur olunamaz. Bazı meslektaşlar saz adının tercihinde ısrar ediyorlar. Sazlamak, bu fiili Azerî Türkçe'sinde ve edebiyatında vardır. Hazırlamak tertip ve tanzim etmek anlamında kullanılıyor. Bizde Fransızca asıllı "enstrümanlamak" fiilinin yerini tutabilir. Bu katagoride cura, divan sazı ve meydan sazı hemen hemen aynı özellikleri taşır.



GİTAR RESİM, AÇIKLAMALI: Parmakla yada penayla çalınan esasen sekiz şekline benzeyen yanları iki tarafa oyuk ortasında bir ses deliği bulunan üzerinde ses perdeleri olan uzun saplı telli bir çalgıdır.
Gövdesi her iki yandaki oyuklarla sekiz rakamına benzer. Tel olarak eski eş anlamı olan (kitara) kedi bağırsağı veya naylon daha sonrada çelikten yapılan teller ön tabladan ve saptan geçirilerek eşik ve köprü üzerinden gövdeye monte edilerek sapın üst yüzeyindeki burgulara irtibatlandırılmıştır.
Gitarin ilk örnekleri İspanya'da XVII y.y.'da görülür. Bu enstrümanlar genellikle lavtaya benzer. Gitar bugünkü şeklini XVIII y.y.'da kazandı o dönemde gitar üzerinde 4 tel mevcuttu. Bu tellerde bağırsaktan yapılma tellerdi ve parmakla çalınırdı.Daha sonra gitara 5 tel takıldı daha önce sayısı az olan perdeler 10'a çıkarıldı. Teller pesten tize doru "la-re-sol-si-mi" olarak akortlanmaya başlandı. XVIII y.y.'ın sonlarına doğru pes tarafa kalın bir "mi teli" daha eklenerek tel sayisi 6 ya çıkarıldı.



MANDOLİN RESİM, AÇIKLAMALI: Düz göğsünün ortasında "gül" denilen bir delik bulunan, sırtı göbekli veya düz kısa saplı ve sabit perdeleri olan küçük boy halk telli sazıdır.



ÜFLEMELİ ÇALGI TOPLULUKLARI
FLÜT RESİM, AÇIKLAMALI: Fonetik alfabede "fülüt" yazıldığı oluyor. "Ağızlık" vazifesini görmek üzere bu nefes sazının baş tarafında yanlama bir deliği vardır. Deliğin kenarına alt dudak dayatılarak bu vaziyette üflenip çalınır. Bu tarz öttürüşe üflemek denirse de, teknik dışında (yani konuşmada) "flüt çalmak" bileşimi kullanılır. Üfleniş vaziyetindeki alet sağa uzanık duracağı için, böylesine eğik flüt (fl. olbique) veya yan flüt (fl. traversiére) adı verilir, modern flüt budur. Aletin boy kıvrağındaki deliklerden her birinde madenî perde tertibatı ve bazı halkalar vardır. Deliklerden birini kapatırken diğer bir veya birkaç deliği aynı zamanda açtırıp kapatabilmek imkânını tek bir parmağa işte bu halkalar kazandırır. Böylece, her parmak aynı anda iki işi birden görebilir. İcatçının adıyla "Boehm flüt" denilen tipte, bütün kıvrak deliklerini inici diziye göre sıra intizamıyla art arda kapatmak, çıkıcı dizide de aynı tarzda açtırmak mümkündür, böylesi Fransa'ya XIX. yüzyılda girdi.
Büyük ve küçük flütler vardır. İkincisinin perde kavrağı diğerinden daha küçük olduğu için, isim farkı bundan ileri gelmiştir. Küçüğüne İtalyanlar piccolo (bizde pikkolo, Almanlar pickelflöte) derler, küçük flüt demektir. Her ikisinin çalıcıları, dizekte aynı şekilde yazılı notları bir okurlar, fakat, küçüğünün küçüğüne batıda oktaven veya oktaviant flüt (Octavin, flûte octaviante) denildiği de olur (it. Oktavino, al. Oktavflöte, oktav flütü).
Fifre, dik sesli bir çeşit küçük flüttür. Bu isim al. pfeife ve Fransızca sifflet kelimelerinin (ki ikisi de aslında ıslık demektir) tedahülünden bozulma addedilmektedir. Bizde "çığırtma" denilen çoban düdüğünün ustaca yapılı bir çeşididir. Fifre memleketimize asker yürüyüş takımları için önce İtalyanca "piffero" adıyla Tanzimat başlangıçlarında getirilip kullanılmış, asker buna da önceleri çığırtma demişti. Fifre, Avrupa'da muhtelif milletlerin türlü askerî ihtilâl hareketlerinde tartımcı trampetlerle birlikte çığıltılarıyla yer almıştır. Sonra halk çalgısı olarak kalmıştır. Küçük bir yan flüt tipinde olup, Alman ve İngiliz askerlerince kullanılmakta devam etmiştir.
En önemli şekil olan büyük yan flütten başka, eskiden Avrupa'da bir de düz flüt (fl. droite) vardı. Fransa'da halk çalgısı sevgisiyle köylülerce hâlâ kullanılan flageolet onun mahiyeti hakkında bir fikir verebilir. Bizim dilli düdükleri andırıyordu.
Eski Yunanlılar flüte "aulos" diyorlardı (Üflüyorum anlamına ao kelimesinden). Aynı çalgıya Latinler tuba (tüp, düdük) adını verdiler, bu isim sonradan trompete alem oldu! "Calanus" (kalem, kamış), Fransızca chalumeau (al. Schalemei), ses çıkartacak surette içi oyuk bir kemik düdük olan tibia ve flüt anlamına fistula çalgıları da vardı. Daha sonra, hem fistula sözünden hem de falre (üflemek) fiilinden ve soluk (ıslık) anlamında flatus kelimesinden çıkma Latince flauta adının yer aldığı görüldü. Latinlerde pipa kelimesi de düdük anlamında olarak kullanılıyordu. Bunu şivede Almanlar Pfeiff, Fransızlar pipeau, fifre, İngilizler fifre ve pipe yaptılar.
Flütün perdeler genişliği, sol anahtarlı dizek altı do'dan çizgiler yukarısı ikinci do notasına kadardır (3 oktav). Güç olmakla beraber kalın taraftan si notasına inmek ve tizlerden re, hattâ "mi bemol" tutmak mümkündür. Kalından si bemol verdiren bir anahtar ilâve edileli epey olmuştur. Fakat bunun nadiren aletlere takıldığı görülüyor. Bestelerde ekseriyetle yeri yoktur. Flütün çok şirin, tesirli bazı armonik sesleri de vardır. teknik imkânları, türlü çetrefil sıçramaları, süslemeli işlek akışların icrâsındaki kolaylığıyla, pek fazladır. Nefesli sazların en atik ve kıvrak olanı flüttür.
Tanzimat sarayına ilk getirilen flütlerde Boehm sistemi perde tertibatı henüz yoktu. Geçen yüzyılın sonlarına kadar çoğu zaman eski tip aletlerle yetinildiğini (kendi gençlik hatıraları hâlinde) ihtiyarlardan dinlemiş bazı yaşlılarla gençlikte görüşmüştük. Sanatta flütün icrâ sahası da, eser bolluğunda cidden büyüktür.


TROMBON RESİM, AÇIKLAMALI: Tenor trombon, Alto trombon ve Basso trombon sazlarından ibaret bir boru ailesidir. İki türlüsü vardır. sürgülü trombon, Pistonlu trombon.
Sürgülü sazların prototipi, yani en eski örneği sayılan sakebüt (saquebute) adlı saz, sürgülü trombonun ceddidir. Pistonlu do trombonun elverişli genişliği, fa anahtarlı dizeğin üst tarafındaki sol b notasına kadardır.
Si b trombon, notaya yazılışında, fa anahtarındaki 1. çizgi altı fa diyez notasından, fa anahtarlı dizek üstündeki sol notasına kadardır. Bu yazılı notalar bir büyük ikili alt taraftaki sesleri işittirirler.
Bu takribî genişlikleri gösterdik, kalın ve ince taraflardan bazen birer miktar daha genişleyebilirler ki, bu imkân icrâcının dudak, nefes ve kudretine bağlıdır.


KORNO RESİM, AÇIKLAMALI: İsmin Latince eski aslı "cornu" kelimesidir ki, boynuz demektir. Üflemeyle öttürülen çalgıların en eskisi görünüşe göre boynuzdandı ve bu türlüden aletlerin atası o olmuştu. Av borusu denilen çalgının küçültülmesinden "armoni kornosu" meydana geldi. Kornocu sağ eliyle tutup çalar. Sol el kalak ağzının içine konur. Dudaklarla, açık veya doğal denilen seslerden fazlası çıkarılamaz. Bunlar aletin "türetici" bir sesinin armonik perdelerinden ibarettirler. Dizinin noksan notaları kalak içindeki elin münasip hareketleriyle tamamlatılabilir. Böylelikle elde edilen ses farklarına tıkalı sesler (sons bouchés) tâbir olunur. J. S. Bach kendi Brandenburg konçertolarından birinde kornoyu denedi. O yıllarda korno henüz sade şeklinde olmakla beraber, önem kazanmaya ve imkânlarının arttırılması yoluna gidilmeye başlanmıştı. İlkel durumuyla dahi zor pasajların çalınabildiği bazı beste notalarından anlaşılıyor. Av borularının uzaktan hoş gelen çağırtıları batı halkı arasında bu saza karşı daimî bir bağlılık yaşatıyordu. Senfoni orkestrasına ilk defa Mannheim şehrinde alındı. XIX. yüzyılda alete 3 veya 4 piston takılması yeni bir adım oldu, çalınması kolaylaştı. Önceki yüzyılın ilâvesi olup ana tonaliteyi çeşitlendirmeye yarayan yedek borucuklar hâlâ kullanılır (Tons de rechange). Perdeleri mükemmelleştiren Alman müzikçileri şunlardır; Stoelzel (1814), Schlott ve Schuster. Fransızlardan Meifred ve Sax sazı daha da inceltmişlerdir. Yüksekliği 60 santim olup, senfonik orkestrada, armonide, fanfarda ve nefesliler kentetinde yer alır, kendi edebiyatı da vardı. 4. çizgi fa anahtarlı dizeğin alttan üç katım çizgili notasından (la), sol anahtarlı dizeğin iç do perdesine kadar genişliği vardır. Partisinin muhtelif anahtar değiştirimleriyle yazılmasına zaruret vardır. Almanlar Ventilhorn diyorlar.



TROMPET RESİM, AÇIKLAMALI: 1- Korno sazı gibi bunun da iki tipi vardır. Yalın trompet (pistonsuz) olanı, ana sesin armoniklerini çıkarmakla yetinir, teşkilâtının tonunu bu armonikler vücuda getirir.
2- Kromatik trompet ise pistonlar yardımıyla kromatik bir ses merdiveni çıkarabilir olmuştur. Bu merdiven, aletin tonuna bağlıdır. Do veya si b, ya da fa vb. trompetler vardır. yedek zıvanalar yardımıyla bazı ton çeşitleri edinebiliyor. Bu katkı zıvanalarına yedek takım denilip, lüzum hâsıl oldukça kullanılırlar. Trompet "aktarımcı saz"dır (Bu kelimeye bakınız). Avrupa'nın eski trompetlerini bile doğu erkenden tanımıştı. Meselâ, Evliya Çelebi, tranpete imlâsıyla ve Avrupa'ya aidiyetini bilerek ondan bahsetmiştir (İstanbul XVII. yüzyıl).


TUBA RESİM, AÇIKLAMALI: Zıvana ve borucuk anlamında Latince tubus kelimesinden. Teneke nefes sazlarının en büyüğü olup, saksofonlar ailesindendir. Teneke sazlar orkestrasında armoni çatısının en kaba notalarını yürütür. Kullanılışı ve aşağı yukarı genişliği fa anahtarlı dizeğin altındaki si notasından, aynı anahtarın dizek çizgileri üstündeki sol notasına kadardır.


SAKSAFON RESİM, AÇIKLAMALI: Bakır üflemeli bir çalgıdır. İsmi yaratıcısının isminden gelir. Saksofon şu anki haline ve boyutlarına gelmeden önce 14 evreden geçmiştir. Klarnete benzeyen tek kamışlı bir ağızlığı obuaya benzeyen koni biçimli gövdesi vardır. Gövdenin üstünde boyun adı verilen bir bölüm vardır. Burda değişik notalara ayarlı delikler ve bunları açıp kapamaya yarayan anahtar düzeneği vardır. Ses alanı farklı 5 saksofon vardır. 1. dünya savaşı sırasında A.B.D.’de solo çalgısı olarak kullanılmıştır. Bazen güçlü bazen yumuşak bazen hüzünlü ve derin bir sesi vardır. Caz müziğinde vazgeçilmezdir. Klasik müzikte de kullanıldığı olmuştur.



KLARNET RESİM, AÇIKLAMALI: Alman Nuremberg şehrinde 1690 yıllarında Dennez eliyle icat edildiği her vesilede tekrar edilmiştir. XVIII. yüzyıl başlangıçlarında adına orman obuası (hautbois de foret) de denilmişti. Bilinen ilk Fransızca imlâsı "clarinet"tir, yani, klarnet adı kelimeden kalmış olsa gerektir. Her iki kelime "aydınlık" anlamına Latince clarus sözünden çıkmış, berrak sesli çalgı anlamına gelmiş olabilirler. Klarnetin kalın seslerine Fransızca'da hâlâ "chalumeau" (şalümo) deniliyor.
Klarnet, transpozeci çalgıdır (bu maddeye bakınız), üç tipi vardır. Do klarnet, Si bemol klarnet ve La klarnet.
Klarnetin genişliği, sol anahtarlı dizeğin alttaki kalın mi notasından, aynı dizeğin üst taraftan sol notasına kadardır. Si bemol klarnet, do notasının bir ton üst tarafından yazılır. La klarnet de aynı tonun bir küçük üçlü yukarısından yazılır (Bak: Mi bemol klarnet ve Si bemol basso klarnet). "Klarnetist" bu aleti çalan müzikçidir.
Anadolu'da klarnete "gırnata" deniliyor. Ancak, batı klarnetinin memleketimize gelmesinden önce de "gırnata" adının Türklerce kullanılmış olduğu unutulmamalıdır. Suriye'de bütün kamışlı halk nefesli sazlarına "kurnayta" denilegelmişti (Mélanges de la Faculté Orientale. Üniv. S. Joseph, Beyrut, VI, 29). Evliya Çelebi kendi zamanındaki İngiliz icadı bir kurnata borusundan bahseder. İlk harften sonra vav harfi koymadığı için, kelime -esre ile- kırnata (veya gırnata) da okunabiliyor. Bu bilgi Denner'in imal ettiği aletin tarihinden en az yarım asır öncelere aittir. Leipzigli Johnn Christoph Denner'in (1655-1707) bu İngiliz çalgısını bildiği, tek kamışlı Fransız şalümosundan da fikir edinerek denemeler sonunda kendi klarnetini tertiplediği anlaşılıyor (1690-1700). Ölümünden sonra Nuremberg'deki çalgı yapımevinde oğulları çalışmakta devam etmişlerdi. Tek oktavlık Fransız şalümosunun soprano, alto, tenor ve basso boyları vardı ki, Soprano klarnet, Alto klarnet ve Basselthorn, Basso klarnet, ayrıca da bir "aşk klarneti" onlardan gelmişlerdi. Geçen yüzyılın ortalarına kadar tedricen gelişen klarnetin 15 kadar çeşidi denenmiştir. İlk gelişmeler Almanya'da olmuş. Paris'te olgunluk kararlaşmıştır. Almanya'nın iç ve dışında yayılması da zamanla mümkün oldu. Müzik bilgini Mattheson 1713'te Hamburg'da onu henüz tanımamış veya kayda değer bulmamıştı. Walther, 1732'de, klarnetin sesi uzaktan trompet gibi geldiğini işaretlemiştir. 1739'da Frankfurt'ta iki klarnet çalıcısı anılmıştır. Asrın ortalarından sonra Mannheim ve Paris orkestralarında, ayrıca opera yazılarında yer alabilecek hale geldi (Rameau, Gluck). Mozart mi bemol senfonisinde kullandı, operalarında yer verdi. Ancak, 13 anahtarlı klarnetin bile ta 1812'de yapılabildiği unutulmamalıdır. Klarnet, 1825 yıllarında İstanbul'da Türklerce kullanılmaya başlanışında yine bu durumdaydı. Genç yaşta Paris'e gelerek zamanla konservatuar profesörü olan ve sazı için ilk önemli pedagojik eserleri de yazan Korfolu Hyacinthe Eléonore Klosé (1808-1880) klarnete Boehm Sistemini tatbik ederek tasarısına göre ilk örnekleri L. A. Buffet 1843'te meydana getirdi. Klosé ilk öğrencilerini orada bu yolda yetiştirmiştir. Yeni alet 1854 yıllarında İstanbul'a gelecekti. Tanzimat'ta gelen eski örnekler münasebetiyle şair Aynî (öl. 1837) saray bandosunu övdüğü manzumesinde klarnetten en evvel şöyle bahseder ki saz adının derhal bozulmuş olduğu görülüyor;
Kıralınat gibi bir sâz-ı rânâ
İder ahengini her kavmin icrâ
Bülend-ü pest olur savtı şinîde
İder tesir nezdik-ü baide.
Giuseppe Donizetti Paşa
Muzika-i Hümayûn için yenilik ihtiyaçlarına göre zamanla yeni yeni yabancı uzmanlar getirtmişti. O arada 1854 yılında bir de "glarnete üstadı" Francesco geldi (Bay Zâtı merhumun Tüysüz diye anıldığını gençken yaşlılardan duyduğu fakat ihtiyarlığında asıl adını hatırlayıp bize devredemediği klarnet üstadı işte bu zât olsa gerektir). Francesco adı gerçi İtalyan ismiyse de, İstanbul'daki İtalyan maestrolarınca o zâtın Fransızlığını telmihen bunun kullanılmış bir lakap olması da ihtimal dahilindedir. Klosé 1839'da Paris Konservatuarı'na profesör olup 1845 yıllarında Boehm Sistemli aleti öğretmeye başladığına göre, yeni tarzda yetişmiş bir Fransız (veya İtalyan) çırağının tüysüz yaşta saraya gelmiş olması ikinci bir tahmin hâlinde zaman ve ihtiyaca uygun düşmektedir. Muhakkak olarak bilinen cihet Tüysüz'ün Mehmet Ali Beyi yetiştirdiğidir (öl. 1895). M. Ali Bey zâtı Arca'yı yetiştirdi. Veli Kanık onun çırağı oldu (öl. 1953). Türk klarnet mektebi şimdiki seviyesiyle işte o zincirin yeni halkasıdır. Klarneti folklor ezgilerine almakta (bütün Balkanlarda) zurnacıların kıbtî olanları önayaklık etmişlerdi. Sonradan, bandolarda hizmet görmüş klarnetçilerden de aynı çığıra geçenler oldu. Bu çığır ne yazık ki zurnanın aleyhine olmuştur, folkloru düşündürse yeridir.


OBUA RESİM, AÇIKLAMALI: Kelimenin aslı "yüksek" anlamında Fransızca haut ve tahta anlamında bois sözlerinden bileşiktir. Fonetik alfabemizde obuva yazanlar da bulunabilir. Fakat, partiturlarda mutlaka yabancı imlâlardan biri, meselâ "oboe" şekli kullanılmalıdır. Obua, nefes sazıdır, "tahtalar" ailesindendir, çift kamışlılardandır. Ağızlık kısmında bu kamış takılıdır. Kavrak dediğimiz gövde kısmında bir sıra delik ve onları açıp kapatan müteharrik anahtarlar tertibatı vardır. anahtarlar parmakların nöbetleşe baskılarıyla kullanılır. sazın icrâ imkânları bu anahtarların ıslahıyla gelişti.
Klarnet gibi obua da şalümo denilen eski kamışlı düdüğün ıslahından doğmuş sayılmaktadır ki, onun aslı da zurna olduğunda hiç şüphe yoktur (it. Sciahuma, al. Schalmey). Mehterhaneden bahsetmiş olan batılı seyyahlar zurnanın adını hemen daima bu şalümo ile tercüme etmişlerdir. O asırlarda şimdiki obualar Avrupa'da henüz yoktu. Firavunlar zamanında Mısır'da kamışlı sazın prototipleri kullanılmıştı. Asya zurnasının kıdemi de ilkçağa kadar çıkıyor. Orta Asya da zurnaya yurağ denirdi ki, cura zurna dediğimizin "cura" sıfatı bizce aynı Türkçe isimden başka bir şey değildir. Öte yandan Macar organolojisi kendi Török-sip çalgısının aslı Türk zurnası olduğunu biliyor. Obualar tarihinde ara sazın bu zurnalardan biri olduğu genellikle kabul ediliyor.
Obua, şimşir, abanoz, grendiye, sedir ağacı veya pelsingiden yapılagelmiştir. Ses rengi kalınlarda boğukça fakat tizlerde açık ve şairanedir. Nüansların, bu verim imkânlarına göre bestelerde düşürülmesi şarttır. Kır ve köy işi safiyetini nice nefis eserlerde gösterebilmiş J. S. Bach'ta tercih duygusu uyandırmıştır.
Sol anahtarlı dizeğin alındaki si notasından aynı anahtarlı dizeğin üst tarafından fa notasına kadar genişliktedir. Eski bestelerde hudutları eski sazlara göredir.
Tahta sazların en ince sesleri verebileni olması Fransızların "haut-bois" demelerine yol açmıştı. Avrupa'da bilhassa XVIII. yüzyıl da gelişti. Triebert, Sellner, Boehm, Gautrot ve Bleuzet isimli saz yapıcıları elinde tedrici gelişerek şimdiki durumuna Fransa'da ulaştı. Aletin gövdesi abanoz ağacından olup, mekanizması, gümüş kaplanılmak üzere "mayekor" alaşımından yapılıyor. Epey zamandır revaçta bulunanları genellikle böyledir.
Obua, solo hâlinde, senfoni orkestrasında, armoni muzikalarında, nefesliler kentetinde ve kamışlılar triyosunda yer alır.

 

UquR isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Sponsorlu Bağlantılar
Alt 15-08-2008   #2 (permalink)
Standart


FAGOT RESİM, AÇIKLAMALI: Daha geç verilmiş olan Fransızca adı basson. Bu isim İtalyanca bossone ve İspanyolca bajon imlâlarıyla geçmiştir. Almanlar bu son adı hiç kullanmadıkları hâlde, İtalyan partiturlarında ikisi de yer alabildi. Fransızca'da "t" harfi okunmayan bir "fagot" kelimesi vardır. fakat onlar bunu saz hakkında kullanmazlar. Saza basson derler. Bu tercih, kelimenin diğeriyle dillerinde çatıştığı içindir. Biz asıl fagot adını kullanıyoruz. Saz, İstanbul'a bu isimle Tanzimat'ta gelmişti (Fago dememelidir). Fagot, tahta sazlar arasında basso partisini çalar. Üç ekli parçası vardır. parçalar sökülerek yan yana getirilince (ve hattâ takılı durumdaki görünüşle) bir çeşit fagot, yani odun parçaları destesi teşkil ettiği içindir ki İtalyanlar başlangıçta fagotto adını bu alete de vermişlerdi. Kelimenin Fransızca'sı "fagot" olmakla beraber, dediğimiz gibi orada sazın adı olarak kullanılmamıştır. Gerek obua sazlarının, gerekse bu fagotun ataları hep eski dulcina'lardı. Fagotun üstü anahtarlarla kaplıdır. Obua cinsinden çift kamışlı (ezilerek iki kat edilmiş kamışlı) aletlerdendir. Kamış, S harfine benzediği için "se" denilen (bocal) kıvrık bir zıvananın ucunda takılı bulunur.
Notası fa anahtarıyla yazılır. Genişliği, fa anahtarlı dizeğin alt tarafındaki si b perdesinden, ince seslerinde kullanılan 4. çizgi do anahtarlı dizeğin üst tarafındaki do notasına kadardır. Fransızlar, basson dedikleri fagota "basson de hautbois"de derler.


ZURNA RESİM, AÇIKLAMALI: Davulun ezelî arkadaşı zurnadır. Davulun darbelenişini nabıza benzetecek olursak, zurnaya nefes dememiz gerekir. Bu kaynaşmanın başlangıcı Orta Asya'da milattan öncelere kadar çıkıyor. Doğu efsanesi zurnanın icadını Cemşid'e atfeder ki, esas efsanenin ana motifleri Sanskrit masallarıyla birleşiktir. Bahr'ül-Garaib tercümesinde "Serna, zam ile tahrif idüp zurna derler" deniliyor (XV. yüzyıl). Türkçe'de Z ile başlayan öz kaynaktan kelime bulunmadığı için, Türklerin bunu zurlayan nesne mânasında bir onomatope gibilerde kullandıkları anlaşılıyor. Ferhenklerin verdiği halk etimolojisine göre "sur-nay" düğün neyi demektir! Moğol, Çin, Hint ülkelerinde yaygın bir kelimedir. İsmin etimolojisi bizi ilgilendirmez, doğru izah araştırılmaya muhtaçtır. Saz olarak zurnanın kendisine gelince, tepesine kamış takılarak öttürülen bu tipten aletler ilkçağın derinliklerinde meselâ Firavunlar çağında Mısır'da bile vardı.
Türk zurnası da eskidir. İslâmiyet'ten önceki adı Türkçe'ydi; yurağ veya yorağ. Bu ismi bize Türkistan'dan bir kaynak olan "Mefatih'al-Ulûm" haber veriyor (X. yüzyıl). Kelime, yor, yır, cur, yorlamak, yurlamak, kelimelerinin müşterek kaynağındandır. Cura zurna adında aynı kelimenin hâlâ Anadolu'da birleşik olarak yaşadığını görüyoruz. Uygur ve Balasagun zurnaları (yani yurağları) herhâlde İran sur-nay'ından farklı olacaktı. Çünkü eski ferhenkler "nay-ı Türkî" izafeli zurnalardan ayrıca bahsetmişlerdir. Gerek Balasagun merkezinin toğ takımlarında, gerekse aynı teşkilâtın devamından başka bir şey olmayan Selçuklu ve İlhanlı tabılhanelerinde ve nihayet Osmanlı mehterhanesinde, hem de Kırım hakanlarının nakkarehanesinde boy boy zurnalar, takımın baş melodi sazlarıydı. Faslı seyyah İbni Batuta Kuzey Afrika'dan Çin'e kadar her yerde, Anadolu ve Kırım Türklerinde, hattâ Bizans'ta bile davul-zurna takımları dinlemişti (XIV. yüzyıl). Asyalı Türk hükümdarları dost beliklere gelenekli protokol icabı davul-zurna takımları gönderirlerdi. O arada Özbek Han'da bir ara kayınbabası olmuş olan Bizans tekfuruna Kırım'dan tabılhane göndermişti. İbni Batuta Bizans topraklarına girince işte bu davul-zurnaları dinlemişti. Evliya Çelebi muhtelif memleketlerin farklı zurnalarından bahseder. Yurtta hâlâ davul-zurnasız köy düğünü olmuyor. Açık hava oyunları dört bir bucakta hep davul-zurna yürütülüyor. Davul-zurna yerine "Zurna-davul" denilse derhal yadırgarsınız! Onun erkânı nice şehirlerimizde bile işte hâlâ böylesine köklüdür. Mehterhane resmen 1828'de lağvedilmişti.
Batıdaki obuanın prototipi de -ihtimâl ki- zurnadır.


KAVAL RESİM, AÇIKLAMALI: Anadolu çobanının dert ortağı olan malûm kır işi nefesli çalgı. Türkiye'ye mücavir memleketlerin çobanlarınca da benimsenilerek asırlardır aynı isim altında kullanılıyor. "Yeni Yunanca'da, Türkçe kaval, kaulos olmuştur" (C. Sachs, R. L. d. M.). Bu isim ortaklığına rağmen kavalın ülkeden ülkeye az çok farklı tipleri vardır, her biri başka bir kavmî göçmenlikten veya gelişmeden hatıra olabilir. O arada Türk çobanının da kendi çoban düdükleriyle Asya'dan göçtüğü açıktır. Kaval kelimesinin etimolojisini "kav" (içi boş nesne) köküne bağlamak kolaysa da (A. Vefik Paşa), ilkel Türk dili sözlüklerinde ve doğu lehçelerinde çoban düdüğüne belki kaval denilmemiş olması bu Anadolu çalgıadı hakkında farklı halk etimolojileri doğmasına yol açmıştır. Ferheng-i Şuuri'de kelimenin aslı Arapça geveze anlamına "kavvâl" olabileceği düşünülmüştür (Kelimenin Arap harfleriyle olan makbul imlâsında "kaf" harfinden sonra elif kullanılmazdı)! C. Sachs kavalın halis Türkçeliğini ve oradan Balkan dillerine geçtiğini de yazmıştır. Hüseyin Kâzım Sözlüğü kelimenin Yunanca "aulos" ile aynı şey olduğuna inanmıştır! (Yunan ve Bizans'ta aulos çoban çalgısı değildi). Azerîler tef'e kaval derler (içi boş olduğu için). Bazı yerlerinde de "def" derler. Başkurt Türkçesi'nde gerek kaval, gerek koray içi boş şey demektir, düdük adlarıdır. Çobanlık aletlerini eski metinler küçümseyerek, yazmayı ihmal ettikleri için fazla yazılı kayıtlar bulunmaması her şeyden önce herhâlde bundandır. Bizde ve komşularda mevcut kaval örnekleri henüz mukayeseli bir incelemeye tâbi tutulmadılar. İçinde ilik bulunan bacak kemiğine de kaval veya düdük kemiği denir.
This image has been resized. Click this bar to view the full image. The original image is sized 674x400.

MEY RESİM, AÇIKLAMALI: Mey, müzikte nefesli bir çalgıya verilen isimdir. Ancak sözlüklerimize girmesi çok eski değildir, Kamus-ı Türki'de bile çalgı anlamına rastlanmamıştır. Zaten Gazimihal'de, T.D.K. sözlüklerine bu kelimeyi 1929 yılında kendisinin verdiğini ve lügatlarımız gibi, ferhenk ve kamuslarda izine rastlanmadığını söylemiştir. Halen T.D.K. sözlüğünde mey; eksik ve yanlış olarak şöyle tarif edilmektedir: ''Doğu Anadolu'da kullanılan bir tür küçük zurna". Son yıllarda basılan müzik ansiklopedi ve sözlüklerinde de, "Halk müziğimizde kullanılan bir çalgı" gibi eksik açıklamalar mevcuttur.


TULUM RESİM, AÇIKLAMALI: Kır ve çoban işi bir alet olduğu ve prototip denilebilecek en basit şekilleri her yerin folklorunda az veya çok görülebildiği için yaygınlığının genişliğini kolaylığına atfen pek tabiî addetmek mümkündür. Ancak, kıdemce de o kadar derinlere inebiliyor ki, o eski yüzyıllarda doğudan batıya kat kat insan göçleri ülkeleri aşıp gelmişti. Derinliklerden olarak antik Yunanca'da Askaulos, eski Roma'da utricularium, ortaçağ Latince'sinde simfonia, symphonia, hep tulum düdüğün isimleriydi. Anlamdaşlarından bazıları Türkçeliği düşündürüyor. Polonya'daki kobuz gaydasının Türk kopuzuyla menşe alâkası "birlikte çalınmış" olmalarından mı bir becayişti? İspanya Gallilerinin Gayda'sı ile Galiçyalıların gaydası kökte aynı şey miydi? Gayda kelimesini Slavca, Arapça, Katalanca dillerinden başka başka köklere bağlamak isteyenler oldu. Dudelsack Almanca'sının "Dude" kökü Türkçe düdük olduğunu bilim dünyası genellikle kabul etmiştir. Anadolu'da tulum zurna pek seyrekleşmiş bulunmasına rağmen bazı semtlerde bilâkis kullanılıyor. Trabzon'un doğu dağlıkları, Erzurum'un Yusufeli bölgesi gibi. "Mûsikar"ın kadim Çin'den ta eski Amerika yerlilerine, Pan flavtasından Polonezya ormanlarına kadar yaygın bulunuşu gibi, gayda da, en zıt ülkelerde çalınmaktadır. Böyle konularda organoloji ile antropoloji ve arkeoloji yardımlaşacaklardır.
Avrupa'da, kornomuza (tulum düdük) basit veya işlenmiş tipleri yanında, usta elinden çıkma İskoç işi gaydalar da halk malı olarak yaşıyorlar. En basit şekli bir "tulum" ile ona takılı delikli düdüklerden ibarettir. Ağızla (veya yardımcı bir küçük körükle) şişirilen tulumdan alt düdükleri öttürmeye geçen hava, böylece bir hazneden boşalmış oluyor, fakat tükenmesine meydan verilmeden ikide bir tekrar şişiriliyor. Bu esnada alt düdüklerin delikleri iki elin parmaklarıyla açılıp kapatılıyor ve üfürme havası mûsikî havasına inkılâp etmiş oluyor. Dem tutucu uğultu (burdon) düdükleri de bazen vardır. Müzet dedikleri körüklü gaydayı körüklü gaydayı Lully opera orkestrasında kullanılmıştır (O çağın batı orkestrası çoğu zaman bu kuvvette çalgılardan birleşikti). Tulum, körük ve gayet iri bir mûsikarın terkibinden havalı Bizans orgu çıkmıştı.



SİPSİ RESİM, AÇIKLAMALI: Üflemeli bir Çalgı olan Sipsi, kemik, ağaç veya kamıştan yapılmaktadır. Kamıştan yapılan ise daha yaygındır. Uç kısmında ses veren ve kamıştan yapılan küçük bir parça daha vardır. Bu kısım tamamen ağız içine alınarak hava üflenir.
Yurdumuzda Ege Bölgesi'nde yaygın olarak kullanılmaktadır. Beş üst, bir alt kısmında olmak üzere toplam altı tane ezgi perdesi bulunmaktadır.


NEY RESİM, AÇIKLAMALI: Ney, kargı denilen bir cins kamıştan imal edilir.
Ney yapımında kullanılacak kamışların boğum araları, büyük boy neylerde uzun, ufak boy neylerde ise kısadır. Dokuz boğum olması zorunludur. Bir neyde, altısı önde, biri ise arkada olmak üzere toplam yedi adet perde ve üç oktav ses sahası vardır.
Ney üzerinde, kamışın birinci boğumuna üfleme kolaylığı sağlamak için takılan ve "başpâre" adını taşıyan bir ağızlık bulunur. Kamışın her iki ucuna, çatlamayı engellemek için takılan ve "parazvâne" denilen iki adet metal yüksük vardır.
Sümerler tarafından Milattan Önce 5000 yıllarından itibaren kullanıldığı sanılan ney, 13. Yüzyıldan sonra, büyük mutasavvıf ve düşünür Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin sayesinde İslâm tasavvufunun ve müziğinin sembolü haline gelmiştir. Dini mu*****izin yanısıra klasik mu*****izin de vazgeçilmez sazlarındandır.
Eski zamanlardan bu yana, sesinde ve genel yapısında değişiklik yapılmadan kullanılagelen ney, insan sesine çok yakın, çok duru, derinden etkileyici ve mistik çağrışımları olan bir sese sahiptir.
This image has been resized. Click this bar to view the full image. The original image is sized 650x418.

VURMALI ÇALGI TOPLULUKLARI

KSİLOFON RESİM, AÇIKLAMALI: Güney Asya'dan çıktığı sanılan Ksilofon Onaltıncı yüzyılda Avrupa müzik çalgıları arasına girmiştir. Küçükten büyüğe doğru uzayan, yan yana sıralanan, tahta veya alaşım düzlemlerinden oluşmuştur. Bu düzlemlere, küçük tokmaklarla vurularak çalınır. Notası, ikinci çizgi sol açkısı ile yazılır. Ses dizisi genişliği, Büyük Flütün aynıdır. Üç sekizli ses genişliğindedir. Sesler yazıldığından bir sekizli yukarıdan duyulur. Masalsı duyguları, Cehennem' i oyunlar, ölü dansları gibi deyileri canlandırabilir. Sesi açık havada duyulamayacak kadar güçsüzdür. Saint - Saens (ölüm Dansı) ve Danimarkalı besteci H.Chr.Lumbye' in yapıtlarıyla çağdaş orkestraya girdi.



ÇELESTA RESİM, AÇIKLAMALI: Küçük Piyano yapımında dokunaklı bir çalgıdır. Sesleri tatlı ve uyumludur. XIX. Yüzyılda Mustel adında bir Fransız oluşturmuştur. Özellikle Senfoni Orkestrasında kullanılır. Çalındığından bir sekizli yukarıdan duyulur.



TİMPANİ RESİM, AÇIKLAMALI: Bir çeşit santur (psalterion) olan bu aletin madenî telleri iki eldeki çubuklarla vurularak çalınır. Doğudan gelmiş ve piyanonun ataları olan klavsen ile epinetler bundan doğmuşlardır.



DAVUL RESİM, AÇIKLAMALI: Trampetin büyük çapta yapılmışıdır. Belli bir sesi yoktur. Çok eski bir geçmişi vardır. Avrupa' ya Türklerden geçmiştir. Orduların sürekli çalgısı olan Davul, kısa zamanda Orkestra ve Operalarda yer almıştır. Notası, Trampette olduğu gibi yazılır. Bu çalgının çalıcısı, çok iyi bir kulak yeteneğine sahip olmalıdır.
This image has been resized. Click this bar to view the full image. The original image is sized 700x534.

TRAMPET RESİM, AÇIKLAMALI: Geniş kenarlı bir kasnağın iki yüzüne birer deri gerili olup, gövdesi tahta veya alaşımdandır. Tutuşta üste gelen deriye çubukla vurularak çalınır. Çeşitli çaplarda yapılanları vardır. Notası, düz bir çizgi üstüne veya dizekte aynı çizgi veya aralığa yazılır, başına dördüncü çizgi Fa açkısı konulur. Bu açkının yalnız dizek başlığı görevinden başka hiç bir anlamı yoktur. Trampet de Orduların değişmez, sürekli kullanılan bir çalgısıdır. Askeri duygular ve yürüyüşler için başarılıdır. En güç tartım biçimleri elde edilebilir.


DEF RESİM, AÇIKLAMALI: Çok eskiden beri kullanılan yuvarlak bir kasnağın bir yüzüne deri geçirilmiş, vurularak çalınan bir çalgıdır. Ses elde etmek için, kasnak ortasına belirli aralıklarla küçük ziller yerleştirilmiştir, parmakla vurularak veya salla***** çalınır. Çeşitli tartımlar elde edilebilir. Notası, Timbal, Davul veya Trampet partisi üzerine yazılır. Akort edilebilen defler de vardır.


GONK RESİM, AÇIKLAMALI: Uzak Doğu ülkelerinden, Batı' ya geçmiş bir müzik çalgısıdır. Çeşitli büyüklüklerde olanları ve çeşitli sesler verenleri vardır. Özellikle, korkunç ve ürkünç etkiler için kullanılır. PP., deyisinde sırlarla örtülü, FF., deyisinde, gerçekten korkunçtur. Çok pahalı olduğundan, Armoni Muzikalarında pek kullanılmaz. Orkestralarda kullanılır


ZİL RESİM, AÇIKLAMALI: Birbirine vurularak çalınan iki parçadan oluşmuştur. Notaları, Davul partisi ile birlikte yazılır. İstenilen etkiye göre çalabilecek çalıcı gereklidir. Dünyanın en ünlü ve en iyi zilleri; Türk zilleridir. Sesinin rengiyle ve tartım göreviyle ayrı özellik taşır. Üç yüz yıldan beri, Türk Zillerinin ününü; İstanbul' daki Zilciyan ailesi yürütmektedir.

ÇELİK ÜÇGEN RESİM, AÇIKLAMALI: Çelikten, üçgen biçiminde yapılmış, bir çubukla vurularak çalınan bir çalgı. Notası çoklukla, Davul partisi üzerine yazılır. Görevi beste süresince uzayacaksa, ayrı bir partisi yazılır. Değişik tartım biçimleri elde edilebilir. Parlak, sevinçli veya çobanlama ezgilere paydaşlığı çok etkilidir.


KASTANYET RESİM, AÇIKLAMALI: İçleri hafif oyuklu, iplerle orta parmaklara takılarak, avuç açılıp kapanmasıyla ses çıkartan, iki küçük tahta parçasından oluşmuş bir İspanyol müzik çalgısıdır. Değişik tartı biçimleri elde etmek için, çok elverişlidir.Bu biçimler, özellikle İspanyol müziğinin tanımlarını taşır.

DARBUKA RESİM, AÇIKLAMALI: Doğu müziğinin "olmazsa olmaz" vurmalı çalgısıdır. Şeklen iki çeşidi mevcuttur ve bunlar arap darbukası, türk darbukası olarak bilinirler. türk darbukasında deriyi geren çerçeve ve vida yerleri açıktadır, kenar kıvrımı serttir. genellikle daha pahalı olan arap darbukasında ise çerçeve daha bi yuvarlatılmıştır, bu nedenle çalarken parmaklar daha az acır.
Darbukanın gövdesi demirden, bakırdan, topraktan olabilir. deri olarak ise hayvan derisi veya plastik kullanılır. hayvan derili toprak darbukalarda, ki bunlara müzik aleti dükkanlarında rastlamak pek kolay değildir, deri gövdeye bir çerçeve vasıtasıyla değil de, iplerle gerilir.
Kısaca darbukalar gerek şekil, gerek kullanılan maddeler olsun, çeşit çeşittir, hepsinden ayrı tadlar, tınılar yakalanır.



NOT: Bunların dışında vurmalı çalgı topluluklarında kaşık, kudüm, daire(zilsiz tef), ramazan davulu gibi çalgılarda kullanılır.

BATERİ RESİM, AÇIKLAMALI: Vurgulu Çalgılara genel olarak verilen ad. Davul, Trampet, Zil vb., gibi çalgıların toplu olarak düzenlenmesine, Bateri denir.


KARMA ÇALGI TOPLULUKLARI
Kuruluş amacına, müzik türüne göre yaylı, üflemeli ve vurmalı çalgılardan oluşan topluluklardır. Bu çalgı topluluklarına “ORKESTRA” adı verilir.
UquR isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Alt 04-01-2010   #3 (permalink)
Standart Cevap: Çalgı toplulukları resimli - çalgı aletleri resimli - müzik aletleri


çalgılar - çalgı aletleri - müzik aletleri
Google isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Alt 11-02-2013   #4 (permalink)
Kayıtsız Üye
Standart Cevap: Çalgı toplulukları resimli - çalgı aletleri resimli - müzik aletleri


cok iyi anlatiyor


  Hızlı Cevap
Alt 02-12-2013   #5 (permalink)
kayıtlı üye
Standart Cevap: Çalgı toplulukları resimli - çalgı aletleri resimli - müzik aletleri


her şey var ama aradığım şeyi bulamadım
  Hızlı Cevap
Alt 19-12-2013   #6 (permalink)
Kayıtsız Üye
Standart Cevap: Çalgı toplulukları resimli - çalgı aletleri resimli - müzik aletleri


çok güzel bir site bence aradığım her şeyi buldum
  Hızlı Cevap
Alt 02-01-2014   #7 (permalink)
Kayıtsız Üye
Standart Cevap: Çalgı toplulukları resimli - çalgı aletleri resimli - müzik aletleri


çook güzel iiçerikli
  Hızlı Cevap
Alt 20-02-2014   #8 (permalink)
Kayıtsız Üye
Standart Cevap: Çalgı toplulukları resimli - çalgı aletleri resimli - müzik aletleri


çok kötü ve eksik aradığım şeyi bulamadım malesef
  Hızlı Cevap
Yeni Konu aç  Cevapla

Sayfayı Paylaş

Etiketler
aletleri, alg, mzik, resimli, topluluklar

Hızlı Cevap
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Sorunun cevabını alttaki kutucuğa yazınız. (Gerekli)

Mesajınız:

Seçenekler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Çalgı Nedir - Çalgı Grupları - Çalgı Hakkında Bilgi SeLeN Müzik Türleri ve Enstrümanları 11 23-05-2014 14:31
Yaylı Çalgılar,Yaylı Çalgı Aletleri ve Özellikleri KaRDeLeN Müzik Türleri ve Enstrümanları 2 25-12-2013 18:48
Çalgı ve ses toplulukları nelerdir? Kayıtsız Üye Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü 3 08-01-2012 19:33
çalgı ve ses toplulukları Kayıtsız Üye Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü 1 30-04-2011 23:01
Çalgı Türleri - Çalgı Türleri Nelerdir - Çalgı Çeşitleri Mavi_Sema Müzik Türleri ve Enstrümanları 0 06-07-2009 15:42


Saat: 04:55.


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO ©2011, Crawlability, Inc.
Frmartuklu.Net ©2008 - 2014