Sponsorlu Bağlantılar
   

Anı Yazıları - Anı Yazı Örnekleri

Masallar-Hikayeler-Destanlar icinde Anı Yazıları - Anı Yazı Örnekleri konusu , deneme yazıları - anı örnekleri - hatıra yazıları Uzak, Yakın, Bölük, Pörçük Anılar’dan Geldi Olay Köpekleri oldum bittim çok severim. Kedilerle başım pek hoş değil. Köpekle dost olmak ne denli ...

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Seçenekler
Alt 01-01-2012   #1 (permalink)
Standart Anı Yazıları - Anı Yazı Örnekleri

Sponsorlu Bağlantılar


deneme yazıları - anı örnekleri - hatıra yazıları




Uzak, Yakın, Bölük, Pörçük Anılar’dan Geldi Olay

Köpekleri oldum bittim çok severim. Kedilerle başım pek hoş değil. Köpekle dost olmak ne denli kolaysa, kediyle dost olmak o denli güçtür, öyle köpek gibi alçakgönüllü değildir, okşanıp sevilmek ister, ama uzun boylu sürdürmez dostluğunu. Köpekse tam tersi, bir kez sevmeye görsün, her koşulda dosttur, insanı düş kırıklığına uğratmaz. Çocukluğumda çok köpekle rastlaştım. Çoban köpeklerine pek yaklaşmazdım, yarı korku, yarı çekingenlikle.

Yıl 1936 olmalı. Beşiktaş Abbasağa yokuşundaydı, küçük bahçeli iki katlı evimiz. Bir gün kapı önünde oyalanırken, kara kıvırcık tüylü, orta boy bir köpek yanaştı bir tanıdık edasıyla. İlkten sürtüştük birbirimize, sonra iki ayağını omzuma geçirip, yüzümü yalamaya başladı. Bir ev köpeğiydi besbelli. Yolunu şaşırmış olmalıydı. Ama hiç de gideceğe benzemiyordu, içeri aldım, evin havuzlu küçük bahçesinde konuk ettim hep sırnaşa koklaşa.

Ertesi sabah erkenden uyanmıştı, iyi günler demeye getirip okşamaya başladım. Alışık görünüyordu sabah merhabasına. Sonra evdekilerle, annemle, kardeşlerimle merhabalaştı.

Yıllardır yanımızdaymış gibi davranıyordu. Adını “Geldi” koyduk. Gerçekten Geldiydi. Adına hemen alışıverdi. Günler geçtikçe Geldi ev halkına alışıyordu; yitirdiği evini, dostlarını bulmuş gibiydi. Geldi zamanla komşuların da sevgilisi olmuştu.

Geldi evin dışına çıkıp dolaşıyor, yine kapımızı tırmalıyor, “ben geldim’e getiriyordu. Bir an Geldi kayboldu. Bir hafta, iki hafta ses seda çıkmadı. Beşiktaş’ın uzak bir yerinde onu görenler olmuştu. Bir dostu yitirmenin acısını çekiyordum. Bu acı ve özlemle günler günü yollara düştüm, sonunda bahçeli bir evin kapısında gördüm onu, geçkin, yaşlı bir adamın yanında.

Bir coşku, bir umut. Bahçe kapısını itip içeriye girdim. Geldi seğirterek boynuma sarıldı. “Bakın” dedim ev sahibine, “köpek beni seviyor. Bırakın da alıp götüreyim.”
“Olmaz oğlum, o köpek benim köpeğim, bir yıldır onu arıyordum, sonunda buldum. Onu size veremem”, dedi.
“Peki ara sıra olsun onu görmeye gelebilir miyim?”
“Olmaz”, diyerek kestirip attı.
Bu, büyük bir düş kırıklığı oldu benim için. Aldığım ders de şu:
“Benim olmayan bir şeye ölesiye bağlanmamak.
Başkasının hakkına saygı göstermek.
Sahiplik duygularını gemlemek.”

İşte geldi ile benden giden ve bana gelen, ömrüm boyunca bir ders oldu bu benim için, acı dolu bir ders.

Vedat GÜNYOL

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kızım Sen Avukat Ol!

Türkçe Öğretmenimiz Şükrü Bey bir gün ; iki şube öğrencileri arasında münazara düzenleneceğini söyledi. Münazaranın ne demek olduğunu bile tam olarak bilmiyorduk.Henüz ortaokul ikinci sınıf öğrencisi idik. Öğretmenimiz bize münazara hakkında geniş bilgi verdi.

Münazaraya katılacak olan iki sınıftan üçer konuşmacı seçilecekti. Bu kişiler sınıflarının temsilcisi olacaktı. Bizim sınıftan seçilen üç kişiden biri de bendim. Çünkü, yazılı ve sözlü anlatımım çok iyiydi. İlkokuldaki sıkılganlığımı atmıştım üzerimden. Çok kitap okumam nedeniyle, hem iyi bir okuyucu, hem de iyi bir konuşmacıydım. Münazara konusu “Çok gezen mi bilir,çok okuyan mı?” idi. Bir sınıf gezmeyi,diğer sınıf okumayı savunacaktı. Bana göre çok okuyanın çok bileceği tartışma bile götürmezdi. Arkadaşlarım da benim gibi düşünüyorlardı. “Çok okuyan bilir.” Diyen grup mutlaka kazanacaktı. Çekilecek kura sonucu, savunacağımız konu belli olacaktı. “İnşallah bizim gruba okumak çıkar.” Diye dua ediyorduk. Kura çekildi ve bize “Çok gezen bilir. “ Tezini savunmak düştü ne yazık ki.

Moralimiz bozuldu. Biz, “Çok gezen bilir. “ demekle nasıl münazara kazanacaktık?Daha doğrusu çok gezenin çok bildiğini jüri üyelerine nasıl kabul ettirecektik? Çok gezenin çok bileceğine kendimiz inanmıyorduk ki, başkalarını inandıralım. Biz niye okuldaydık? Öğrenmek için değil mi? Çok gezen çok biliyorsa, niçin gezmiyor da okula geliyorduk?Rakiplerimiz münazarada bize ” Okumanın yararına inanmıyorsanız, niçin okula geliyorsunuz?” derlerse, ne cevap verecektik? Velhasıl, münazarayı kazanmak, bize göre olanaksızdı.

Bu düşüncemizi öğretmenimize söyledik. Kazanamayacağımız şimdiden belli olan bir münazaraya niye katılacaktık? Öğretmenimiz bizim gibi düşünmüyordu. “Önemli olan aldığınız tezi iyi savunmaktır,etkili konuşmaktır. Konuşması etkili ve güzel olan bir kişi, yoğurdu kara diye jüri üyelerini ikna edebilir. İki grubun da kazanma şansı eşit.” diyordu.

Bu sözler bize hiç de inandırıcı gelmiyordu. Kara kara düşünmeye başladık. Tenefüslerde kafa kafaya veriyor, gezmekle çok şey öğrenebileceğimizi jüri üyelerine nasıl kabul ettireceğimizi düşünüyorduk. Son dersten sonra birimizin evinde toplanıyor,kitapları,ansiklope dileri karıştırıyorduk. Dersleri bile boşlamıştık. Aklımız, fikrimiz münazaradaydı. Bazı yetişkinlerden yardım almayı planlıyorduk. Hazırladığımız raporları mı diyeyim, bilgileri mi diyeyim,devlet sırrı gibi saklıyorduk. Bize rakip olan arkadaşlarımızla karşılaştığımızda, hiç bakışmadan,selâmlaşmadan geçişiyorduk. Centilmen birer yarışmacı olmayı henüz öğrenememiştik. Karşı grup ,bize göre daha rahat görünüyordu. Nasıl olsa münazarayı onlar kazanacaktı. Çok okuyanın çok gezenden daha iyi bileceği tartışma bile götürmezdi. Bunları düşündükçe, karşı gruba hırsımız daha da artıyordu.

Öğretmenimiz Şükrü Bey bize çok yardımcı oluyordu. Ancak; aynı yardımları rakiplerimize de yaptığını bildiğimiz için, bu yardımların bize bir yararı olmayacağını düşünüyorduk. Mikrofon heyecanını üzerimizden atmak için neler yapmamız gerektiğini anlatıyor; mimiklerimizi , ellerimizi nasıl kullanabileceğimizi örneklerle açıklıyordu.” Münazarayı kazanmak o kadar önemli değil; önemli olan, centilmence yarışmak.” Diyordu. Bize göre ise, önemli olan kazanmaktı.

Münazaraya veliler de gelecekti. Bir salon dolusu insanın karşısında mikrofonda konuşmak kolay mıydı? Ben elime daha hiç mikrofon almamıştım. Gerçi bir piyeste rol almıştım, ablamla müsamerede şarkı söylemiştim ama, bu farklıydı. Hiç de güzel olmayan sesim, ablamın güzel sesi arasında kaynayıp gitmişti. Ama münazara başkaydı. Çok heyecanlıydım. Heyecanlı olduğumuzu öğretmenimize söylediğimde bize şunları söyledi: “Mikrofonu elinize aldığınızda,salonda karşınızda gördüğünüz insanları kabak tarlası gibi düşünün, ya da mezar taşı. Bir de, konuşmaya başlamadan önce heyecanınızı atmak için, kürsüye şöyle bir dokunun. Kürsüyü çeker veya iter gibi bir hareket yapın. Bu hareketle heyecanınız boşalacak ve rahatlayacaksınız.” Öğretmenimizin “ kabak tarlası” benzetmesi bizi çok güldürmüştü. Hatta biraz rahatlatmıştı. Öğretmenimizin konuşması işe yaramıştı.

Günlerce hazırlandık münazaraya. Yardım almak için gittiğimiz birine,bizden önce rakiplerimizin de gittiğini öğrenince moralimiz bozuluyordu. Hatta sinirleniyorduk. Ayrıca;yararlanmak için başvurduğumuz her kitapta okumakla ilgili bilgiler ve güzel sözler vardı. Gezmekle ilgili bir şey bulamıyorduk. Örneğin; “Kitap en iyi arkadaştır.” diye yazıyordu. Bir düşünür; “Tanrım! Bana kitap dolu bir evle,çiçek dolu bir bahçe ver “ diyordu. Başka bir düşünür; “Okullar dolmayınca hapishaneler boşalmaz” diyordu. Eğer biz okumayı savunuyor olsaydık, kazanacağımız kesindi. Tek umudumuz, ünlü gezgin Evliya Çelebi idi. Bir de Macellan. İkisi de gezerek, görerek birşeyler yapmışlardı.

Münazara günü geldi çattı. Her grup kendi teziyle ilgili afişleri, dövizleri, resimleri duvara asıyordu. Biz bir duvara asıyorduk, onlar karşı duvara. Bizim hazırlığımız onlarınkinden daha azdı. Onların hazırlıkları bizim hazırlığımızın hemen hemen iki katıydı. Resimler, afişler hazırlamışlardı. Neredeyse duvarın yarısını kaplıyordu. Gezmekle ilgili ne bulabilirdik ki? Sanki bizim kaybedeceğimiz daha şimdiden belli oluyordu. Suratlarımız biraz daha asıldı, moralimiz biraz daha bozuldu.

Her grup kendi tezine uygun rozetler hazırlamıştı. Salona giren her konuğa, her gruptan bir görevli kendi rozetini takıyordu. Bizim rozetimiz bir yelkenliydi. Bu yelkenli; Macellan’ın dünyanın yuvarlak olduğunu ıspatlamak için yaptığı deniz yolculuğunu çağrıştırıyordu. Sağolsundu Macellan.(!) Yoksa biz neyi resmedecektik rozette? Okumayı savunacak olan rakiplerimizin rozetinde; Pisa Kulesi ve altında, kulenin devrileceğinden korkan bir çocuk vardı. Öyle ya! Cahillik kötü şeydi. Çekül doğrultusundan haberi olmayan birinin ,Pisa Kulesinin yıkılacağından korkması çok normaldi. Çok okuyan kişi, bunu pekâla bilirdi. Bu anlamlı rozet canımızı sıkmıştı. Acaba onlara bu aklı kim vermişti?

Rakiplerimizin kolay lokma olmadıklarını zaten biliyorduk da, rozeti ve duvardaki afişleri görünce lokmanın asla yutulamayacağını daha iyi anlamıştık.

Ve münazara başladı. Salon tıklım tıklım doluydu. Kalabalığı görünce heyecanım daha da arttı. Öğretmenimizin “kabak tarlası “ benzetmesini hatırladım, heyecanımı yenmek için. Ama pek işe yaramadı . Salondakiler resmen insandı. Ne mezar taşına, ne de kabak tarlasına benzer bir halleri yoktu. Salondaki birkaç yüz kişinin gözleri üzerimizdeydi. Babamı görebilmek için şöyle bir göz gezdirmek istedim salona .Bana bakan gözlerden ürktüm ve başımı önüme eğdim. Heyecandan titriyordum.

Şükrü Bey açılışı yaptı. İlk konuşmacı karşı gruptandı. Onu dikkatle dinliyor,notlar alıyorduk. Onların sözlerine, hele hele bize yönelttikleri sorulara o an cevap hazırlayacak,sıra bize gelince bunları aktaracaktık. Onların “doğru” dediğine ne yapıp edip “ yanlış” diyecektik. Sadece demekle olmayacaktı tabi. Konukları, özellikle jüri üyelerini söylediklerimizin doğruluğuna inandırmamız gerekiyordu.

Bizim grubun sözcüsü bendim. Her yarışmacı birer kez konuşacak; son olarak da grup sözcüleri kürsüye çıkıp, gruplarına yöneltilen soruları cevaplayacaklar ve karşı grubun fikirlerini çürüteceklerdi. Bunu da grubumuz adına ben yapacağım için, bir bakıma iş bende bitecekti. Son konuşmacı bendim. Bu, bizim için bir fırsat, bir şans olabilirdi. Tabi, becerebilirsem. Sorumluluğum çok büyüktü. Bunun farkındaydım. Güzel ve etkileyici bir konuşmayla işi bitirebilecektim.

Rakip arkadaşlarımızdan biri “Allah’ın ilk sözü oku’dur , Allah bizden okumamızı istiyor.” dedi ve salondan büyük alkış aldı. Sıra bana geldiğinde; “Allah’ın ilk sözü okudur. Doğru. Allah Kur’an-ı Kerim’i okuyun diye emretmiş. Şimdi soruyorum size: İçinizden hanginiz Kur’an-ı Kerim’i okumasını biliyor?” deyiverdim çocuk aklımla. Konuklardan büyük alkış aldım.( Konuşmama başlamadan önce; heyecanımı yenmek için, öğretmenimin tavsiye ettiği gibi, kürsüyü şöyle bir elimle iter –çeker gibi hareket yapmayı da unutmadım.) Bu alkış bana cesaret verdi. Yine rakiplerimizin “Cahillerden her kötülük gelebileceği” sözlerine de; ( O günlerde gazetede okuduğum ,hocalarının arabasını yakan, üniversite kapılarında olay çıkaran öğrencileri hatırlatıp) “Bunları yapan okumuşlar mı,yoksa cahiller mi?” deyiverdim. Sanki içimden bir ses beni yönlendiriyordu. Ve arkasından Macellan’ın, dünyanın yuvarlak olduğunu okuyarak değil gezerek ispatladığını söyledim. Birçok icadın okuyarak değil; gezip görerek,araştırma,inceleme yaparak,gözlem yaparak gerçekleştirildiğini söyledim. Arşimet’in suyun kaldırma kuvvetini , Edison’un elektrik ampulünü, Cristof Colomp’un Amerika Kıtasını okuyarak bulmadığını söyledim. Konuşmama biraz ara verdiğimde veya cümleler arasında alkışlar geliyordu. Bu alkışlar büyüyor büyüyor, sanki bir hamamda yankılanıyordu.

Alkışlardan, konuşmamın gayet iyi gittiğini anladım. Uzay,Güneş,Yıldızlar ve Ay hakkında bilgilerin okuyarak değil, gezerek elde edildiğini, yeryüzü haritalarının gezerek ve görerek çizildiğini söyledim. Şu anda hatırlayamadığım başka şeyler de söyledim. Bu arada heyecanı falan unutmuştum.

Konuşmama devam edecekken, konuşma süremim bitmesi nedeniyle ,jüri başkanının süremin bittiğini bana işaret edeceğini anlar anlamaz da, “Daha söyleyeceklerim bitmedi ama sürem bitti” dedim. Zamanı iyi kullanabilmek de puan getiriyordu çünkü. Bana ayrılan sürede konuşmamı bitiremez, konuşmam yarıda kalırsa, puan kaybedecektim. Konuklara saygılar sunup grubuma döndüm. Alkışlar bir müddet daha devam etti. Galiba konuşmam beğenilmişti.

Jüri üyelerinin değerlendirme aşaması bana yıl kadar uzun geldi. Son konuşmamı yaptıktan sonra, biraz umutlanmıştım. Belki de münazarayı biz kazanacaktık. Şükrü Bey sonucu jüriden aldı ve mikrofona geldi. Münazaranın galibini açıkladı. Aman Allah’ım! Münazarayı bizim grup kazanmıştı. Dünyalar bizim olmuştu. Ayrıca konuşmacılardan birinci ve ikinci sözcü seçilmişti. Tezini en iyi savunan konuşmacı ben seçilmiştim. Birinci sözcü olduğum için bana bir de ödül verdiler.( Atatürk’ün Nutkunu.)

O anda düşündüm kendi kendime: Ben birinci sözcü seçilmemi çok okumaya borçluydum. Eğer çok kitap okumamış olsaydım, güzel konuşma becerisini kazanamazdım. Dolayısıyla de birinci sözcü seçilemezdim. Gezmenin bilgi edinmede daha önemli olduğunu, okumak sayesinde ispatlamıştık. Aslında bu bir çelişkiydi. Demek ki yine de, çok okuyan çok biliyordu.

Konuklar dağılırken, çıkışta onları uğurladık. Hepsi teker teker elimizi sıktılar , tüm yarışmacıları kutladılar. Konukların büyük çoğunluğu bana, sanki söz birliği etmişler gibi” Kızım sen avukat ol.” diye temennide bulundular. Matematik öğretmenimiz ve aynı zamanda okul müdürümüz beni tebrik edeceğine, o kalabalık arasında bana “Kâmuran, Matematiğe iyi çalış. “diye öğüt verdi. Bu bana göre, “Siz bunun iyi konuşmacı olduğuna,birinci sözcü seçildiğine bakmayın .Matematiği zayıftır” anlamına geliyordu.

Bu uyarının yeri ve zamanı mıydı şimdi? Bir gün matematik dersinde, yüzüme tükürmüştü bu öğretmenimiz. Suçum da, kalemimi masadan yere düşürmekti. Tükürmek, öğretmenimizin huyuydu. Kızınca tükürürdü. Onu hiç sevmezdim. O kalabalık içinde ve benim en mutlu anımda “Matematiğe iyi çalış.” diyerek beni utandıran öğretmenimin dersini sevmem ve başarmam zor olacaktı. O dersi başarmam için önce hem o dersin öğretmenini hem de o dersi sevmem gerekecekti. Acaba öğretmenim bunu bilmiyor muydu?

Ve ne yazık ki o yıl da Matematikte başarılı olamadım. Kırık not almaya devam ettim. Matematik öğretmenimizin sıfırın altında notu da vardı. Eksi bir,eksi iki gibi. Birkaç kez bu eksi notlardan ben de aldım. Fakat bu eksi notların ne anlama geldiğini öğretmenime sorma cesaretini gösteremedim. Yıl sonunda da kırık notum, not ortalamam yüksek olduğundan affedildi ve “ortalama ile” sınıfı geçtim.

Münazarada birinci sözcü seçilince; konukların “Kızım sen avukat ol!” övgüleri ve temennileri beni uzun bir süre etkiledi. Doktor olmak istiyorken, “Yoksa avukat mı olsam?” diye kendi kendime sormaya başladım.

O günden sonra, kendime olan güvenim daha da arttı. Fırsat buldukça okumaya devam ettim. Buna bağlı olarak, hem yazılı anlatımım, hem sözlü anlatımım gelişti. Bana bu alışkanlığı ve zevki kazandıran Şükrü Yazıcı öğretmenime minnet borçluyum.... Sonra ne mi oldum?

( İleride ben ne doktor,ne de avukat olacaktım. Öğretmen olacaktım. Tesadüfen seçtiğim öğretmenliği yirmi yedi yıl severek,zevkle, bitmeyen bir azimle yapacaktım. Ve yıllar sonra bir Öğretmenler Günü Töreninde mikrofonda konuşurken; daha önceden hazırlamadığım, o anda içimden geliveren ve o anda zihnimde yazıverdiğim şu dizeler dudaklarımdan dökülecekti:

Gururluyum!
Çünkü ben öğretmenim.
Ulu Önder Başöğretmen
Mustafa Kemal Atatürk’ün mesleğindenim!)

Kamuran Esen


------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


MİMAR SİNAN’IN PEŞİNDE MOSKOVA’DAN AĞIRNAS’A

Moskova’daki Rus-Türk Merkezi’nde tanıştık Gleb Şulpyakov’la.Genç bir gazeteci arkadaş. Yaşına rağmen biri şiir üç kitabı yayınlanmış. Rusya’nın meşhur gazetelerinden Nezavisimaya’da çalışmış. Orhan Pamuk’la yaptığı röportajın yayınlandığı gazete Nezavisimaya. Novaya Model adlı dergide yazıyordu projesiyle bize geldiğinde. Şimdi KÜLTÜR adlı devlet kanalında program yapıyor.

Görüşmemizde Türkiye’ye olan sevgisini dile getiriyor. Edindiği güzel izlenimlerini ve tabii üzüntülerini. Üzüntüsünün ne olduğunu soruyorum. “Mimar Sinan.” diyor. Ve açıklıyor. Türkiye’de eserlerini gördüğü ve hayran olduğu bu dünya çapındaki bu dehanın Rusya’da tanınmaması duyduğu üzüntü. Bütün dünyada tanınan bu insanı Rus halkından mahrum etmenin haksızlık olduğundan bahsediyor. Projesi hazır. Mimar Sinan’ı tarihi gerçeklere dayalı bir romanda Rus halkına tanıtmak.
Projeye en büyük desteği Tolerans Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı sayın Mustafa Kemal Şirin veriyor. Arka arkaya yaptığımız üç görüşme ile şekillendiriyoruz yapacaklarımızı. Türkiye’den Milli Eğitim Müsteşarımız sayın Nejat Birinci ve Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Başkanı sayın Metin Eriş yardım sözü veriyor.

Gleb’i 11 Temmuz tarihinde karşılıyorum havaalanında. Türk usulü öpüşüyoruz. Kalacağımız yer Beyoğlu Öğretmenevi. Görevlilerin yakın ilgisi ile karşılaşıyoruz. Amerikan Konsolosluğu’nun bitişiğinde ,Fransızların inşa ettiği ve bir zamanlar kız lisesi olarak kullanılan bir bina öğretmenevi. Haliç manzaralı ve havadar. Her akşam Türk Sanat Müziği’nden eserlerin seslendirildiği güzel bir restoranı var.

Ertesi gün ilk görüşmemiz mimar Prof. Dr. Sinan Genim’le Caferağa Medresesi’nde oluyor. Sinan bey mimar titizliği ve dikkatiyle anlatıyor Mimar Sinan’ı. Sinan’ın orduyla çok geniş bir coğrafyayı gezmesinin en büyük avantajı olduğunu, gittiği her yerdeki eserleri inceleyerek mimari bilgisini artırdığını söylüyor. En büyük şansının ise o zamanın süper gücü olan Devlet-i Aliye’nin başmimarı olmasıdır diyor. Hemen hemen hiç çizim yapmadığını, yapacağı eserlerin maketini hazırlayarak gösterdiğini öğreniyoruz. Osmanlı’nın devşirme yaptıklarının gönlünü kazanmasını çok iyi bildiğini, bunun en güzel örneğinin büyük bir sevgi ve özveriyle devleti baştan başa eserleriyle süsleyen Mimar Sinan olduğunu anlatıyor ve ekliyor: “Onun gibi bir deha daha gelmedi.”

İstanbul’u gezmeye Eminönü sahilinde acı Osmanlı turşusu ile balık ekmek yiyerek başlıyoruz. Sonra tekneyle boğaz turu ve Gülhane Parkı’nda uzun bir yürüyüşün ardından boğaza karşı demlikten çay. İlk ziyaret yerimiz Mimar Sinan’ın çıraklık eserim dediği Şehzadebaşı Camii. Kapıda bize İngilizce olarak adres soran Rus kızlara Rusça cevap vererek giriyoruz camiye;onların şaşkın bakışlarına gülümseyerek. Ben hayranlıkla incelerken eseri Gleb ince notlar alıyor. Bol bol detay fotoğrafı çekiyor.

Sonraki üç gün camiden camiye , hamamdan hamama koşarak geçiyor. O kadar çok eser var ki hepsini hakkını vererek araştırmak nerdeyse aylar alacak. Süleymaniye gibi bir şaheseri en sona bırakıyoruz. Gleb Mimar Sinan’ın geçirdiği safhaları ve terakkisini görmek istiyor. Sokullu Camii, Mihrişah Sultan Külliyesi, Valide Sultan Külliyesi en çok etkilendiği camiler. Gleb Mihrişah Sultan Camii’nin aşk ile inşa edildiğini ifade ediyor. Buradaki her parça birer ilan-ı aşk ona göre.

Mimar Sinan’ın kendisi için yaptığı mescidi geziyoruz. Minaresi bilinen ölçülere uymayan Hamidiye Kaynak Suları’nın hemen yanındaki Koca Sinan Caddesi’ndeki mescid mütevaziliğiyle dikkat çekiyor. Muhteşem eserler diken bir dahinin kendini nasıl gördüğünü gösteren en güzel misal. Bu yüzden ona içteki ve dıştaki büyüklüğünü anlatmak için Koca Sinan demişler.

İstanbul’dan sonra yolculuk Kayseri’ye. Kayseri’de Koca Sinan’ın inşa ettiği tek bir cami var. Onu görecek ve doğduğu yerleri göreceğiz. Kayseri’de bizi üniversiteden arkadaşım Bahadır karşılıyor. Bir özel dersanede rehberlik servisinde çalışıyor. Hem mesaisi hem de arabasıyla hizmet ediyor bize. Oldukça iyi durumdaki Kayseri öğretmenevine yerleşiyoruz. Yorgunluk atacak kadar kısa bir dinlenmenin ardından eski bir Türk geleneğine uyarak çorba içerek yapıyoruz kahvaltımızı.Gleb için yeni bir şey bu. Hoşuna gidiyor. Dinlenmiş ve tok olarak Ağırnas yollarındayız. Yolun her iki tarafı mağaralarla dolu. Dönüşte girip içlerine bakmak üzere sözleşiyoruz.

Ağırnas küçük bir kasaba. Yeşilin az tozun bol olduğu bir yer. Mimar Sinan’ın evini soruyoruz. İki genç gösteriyor bize. Karşımızda çok güzel bir yapı. Kesme taşlardan inşa edilmiş, balkonlu ve üç katlı bir bina. İçine girince daha da şaşırıyoruz çünkü iki kat da altında var. Bodrum gibi duran yere girdiğimizde üşüyoruz. Yerde testilerin konulması için yapılmış oyuklar dikkatimizi çekiyor. Belli ki zamanında soğuk hava deposu olarak kullanılmış. Mimar Sinan’a olan hayranlığımız katlanıyor. Tam evden çıkarken Ağırnas’ın Belediye Başkanı ile karşılaşıyoruz. Bizi belediyeye davet ediyor. Şehirde yapacağımız geziden sonra buluşmak üzere sözleşip ayrılıyoruz. Ağırnas’ta Mimar Sinan’ın yaptığı beş eser var. Üç tane çeşme, bir cami ve bir hamam. 1970’lere kadar ayakta olan hamam maalesef ev yapan insanların taşlarını çalmaları üzerine yıkılmış. Temellerine kadar kazıp yok ettikten sonra üzerine bir de ev inşa etmişler. Cami geçirdiği bir restorasyondan sonra hizmet vermeye devam ediyor. Kasabadaki üç çeşmenin ikisini görmeye muvaffak olduk. Anlatılanlara göre bu çeşmeleri Sinan kendi hayratı olarak inşa etmiş ve halen çekilen su sıkıntısı o zamanda mevcut olacak ki suyunu 30 kilometre ötedeki dağdan getirmiş. Avuçlarımızla içtiğimiz sudaki kar soğukluğu hemen hissediliyor. Üzerindeki kitabede 1800’lü yıllarda ve 1975 yılında restorasyon yapıldığı yazıyordu.

Belediye’ye gittiğimizde bizi Mimar Sinan’ın heykeli karşıladı. Heykelin aslına en yakın olduğunu ve torunlarından birinin yaptırarak belediyeye hediye ettiğini öğreniyoruz. Dikkatimizi çeken Mimar Sinan’ın gözlerinin çekik oluşu. Belediye Başkanı bu konuya açıklık getiriyor. Mimar Sinan Anadolu’ya ilk gelen Türk-Moğol karışımı bir kabileden geliyor. Anadolu’nun fethinden önce gelip yerleşen bu kavim Hristiyanlığı benimsiyor. Mimar Sinan’ın ilk adı da Joseph ( Yusuf). Mimar Sinan 21 yaşında devşiriliyor. Bu genel teamüllere aykırı. Sebebini orada öğreniyoruz. Devşirme yapılan aileler gayri müslim olmalarının yanında aynı zamanda da Türk olmayanlar. Mimar Sinan Hristiyan olmasına rağmen Türk olduğu için devşirmenin dışında kalıyor. Ta ki Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine asker lazım olduğu için Hristiyan Türk unsurlardan da asker toplama fermanına kadar. İstanbul’a giden Joseph ( Yusuf) müslüman olur ve Sinan adını alır. Daha sonra Devlet-i Aliye’ye başmimar olduğunda bütün ailesini İstanbul’a aldıracaktır.

Belediye başkanı gördüğümüz evin hikayesini de anlatıyor. Mimar Sinan’ın doğduğu ev define arayıcılar tarafından yıkılmış. Bizim gördüğümüz aslına uygun olarak torunu tarafından yeniden inşa edilen binaymış. Yunanistan’ın Mimar Sinan “Rum’dur.” iddiasına kızan torunu hem heykeli yaptırmış hem de evini. Binanın altında gördüğümüz soğuk hava deposu ise kazılarla ortaya çıkan yeraltı şehrinin bir parçası. Ağırnasın altının baştan başa yeraltı şehri olduğunu söylüyor öğreniyoruz. Erciyes Üniversitesi ve Kültür Bakanlığı kazı çalışmaları yaptırıyorlar. Belediyeden çıkınca üç galerilik bir yeraltı şehrini de geziyoruz. Dönüş yolundayız. Yer altı şehrinden sonra yolumuz üzerindeki mağaraları kimse umursamıyor.

Kayseri’de kısa bir şehir turu ve ardından alışveriş faslı. Bahadır’ın kardeşi Kayseri esnafına karşı bizi uyarıyor. Pazarlığa hazırlıyoruz kendimizi. Siyah beyaz tamamen doğal renklerle işlenmiş bir Yörük kilimi alıyoruz çetin bir pazarlık sonucu. 75 dolar değer biçilen kilim 45 dolara elimizde kalıyor. Hala içimde “Biraz daha iner miydi?” diye bir şüphe var ama, aldık artık. Akşam Bahadır’ın daveti üzerine Kayseri yemekleri yapan meşhur bir restorana gidiyoruz. “Ananın Yeri” Kayserinin meşhur mantısının tadına bakıyoruz. Sonra da gelmek için bir mazeretimiz daha var artık.

Yeni hedefimiz Manisa. Kayseri’den Manisa’ya doğrudan giden otobüs bulamıyoruz. Mecburen Ankara ve İzmir aktarmalı gündüz yolculuğu bizi bekliyor. Buna en çok sevinen Gleb oluyor. Gece yolculuklarında asla uyuyamadığına Kayseri’ye gelirken şahit olduğum için ben de seviniyorum onun adına. Sarılarak tekrar görüşmek üzere sözleşerek ayrılıyoruz Bahadır’dan.. İki günlük seyahatte Moskova’dan Kayseri’ye uzanan bir dostluk yolu inşa ediyoruz Gleb’le Bahadır arasında.

Benim kitap okumama vesile oluyor gündüz seyahati. Nazan Bekiroğlu’nun “İsimle Ateş Arasında” adlı romanına başlıyorum Ankara’da ve hiç bırakmadan İzmir’e kadar okuyup bitiriyorum. Yolculuğumu böylesine tatlandıran bu romanın yazarına teşekkür borçluyum. Gleb yol boyunca kah okuyor kah notlar alıyor. Her molada istisnasız Türk kahvesi içiyoruz. Rusya’ya dönmeden tiryakilik başlayacak anlaşılan.

İzmir’de Bornova Osman Kibar Kavşağı’nda kayınpederim karşılıyor bizi. Önce bir akşam yemeği ve arkasından Manisa’da öğretmenevine yerleşme. Sıcak bir duş ve yatak. O andaki en kıymetli hazine. Manisa küçük ve çok sıcak. Ovada yayılmış güzel bir şehir. Gündüz sıcaklığın tesiriyle olacak sokaklar oldukça sakin. Hareket akşam saatlerinde başlıyor. En çok su ve Manisa’da bol yetişen şeftali tüketiyoruz. Moskova’daki Tolerans Dil Merkezi Müdürü Ahmet Aydın burada iştirak ediyor gezimize. Daha önce tanıştıkları için sıcak bir kucaklaşma oluyor Gleb’le. Akşama kadar bize eşlik ettikten sonra evine davet ediyor. Yemeği başka bir dostun evinde yerli yemeklerle yapıp çay içmeye gidiyoruz Ahmet beyin evine.

İzmir Kemalpaşa’da yaşayan kayınpederim iki gününü ayırıyor bize. Manisa’daki dostları sayesinde rahat bir gezi yapıyoruz. Mimar Sinan’ın yaptığı Muradiye Camii’ni gezerken minareye çıkmak için izin almamızı sağlıyor çabucak. Manisa mesir macununun faydalarını anlatıyor hararetle. Baharatlardan yapılan bu muhteşem tatlı-ilaçtan bol bol alıyoruz. Gündüz otobüsü olmadığı için yine bir gece yolculuğu ile geçeceğiz Edirne’ye. Gleb üzülmekle beraber Çanakkale Boğazı’nı göreceği için seviniyor. Manisa’nın insanı bezdiren sıcağından sonra bana uyumak düşer otobüste. Ben klimalı otobüste seyahat edeceğim diye sevinedurayım Gleb yorumunu yapıyor: “Klima şeytan icadı.” Her otobüs yolculuğundan sonra hasta olan birisi için daha iyi bir yorum olamazdı. Otobüse biniyoruz ben kendimi “şeytan icadının” serinliğine bırakırken Gleb büyük bir özenle süeterini giyiyor.

Ben uykudayken geçmişiz Çanakkale Boğazı’nı. Sabah Edirne’ye girerken uyanıyorum. Bizi karşılamaya gelen kişi geciktiği için biraz bekliyoruz otogarda. Edirne öğretmenevine yerleştikten sonra sabahları kahvaltıda çorba içme geleneğini sürdürüyoruz. Kahvaltıdan sonra kısa bir müddet dinleniyoruz ve gezmeye başlıyoruz serhat şehrimizi. Trakya ağzıyla konuşarak bize hem rehberlik hem şoförlük yapan vatandaşımız gezdiriyor bizi. Mimar Sinan’ın inşa ettiği bir Kervansarayı (Şimdi aynı isimle otel olarak kullanılıyor.), bir hamamı ve Selimiye müştemilatında bulunan bedesteni geziyoruz. Selimiye Camii’ni en sona bırakıyoruz. Gleb akşam üstü resim çekmek istediği için kalan zamanı 2. Bayezid tarafından inşa ettirilen Darüşşifayı geziyoruz.

Özellikle akıl hastalarının su sesi ve musiki ile tedavi edildiği bölüm çok ilgimizi çekiyor. Darüşşifa Trakya Üniversitesi ve vatandaşların katkısı ile restorasyonu yapılıp müze haline getirilmiş. Doktorlar, hastalar, hasta bakıcılar, hasta refakatçileri, sazendeler ve hanendeler, eczacılar ve çırakları bütün orjinalliğiyle balmumu heykellerle yapılarak aslına uygun döşenen odalarda sergileniyor. Aynı zamanda fotoselle donatılan odalara girdiğiniz zaman hemen çalışmaya başlayan bir bant kaydından oda hakkında geniş bilgi alabiliyorsunuz. Duvarlarda Osmanlı tıbbı hakkında resimlerle bol bol bilgi veriliyor. Bir bölüm de daha 20. yüzyılın başına kadar ayakta olan fakat garip bir şekilde yıkılıp yok olan Eski Saray’ın resimleri için ayrılmış. Şimdiki Sarayiçi’nde bulunan bu saraydan geriye sadece Yüksek Mahkeme’nin olduğu Adalet Kulesi kalmış.

Akşam üzeri Meriç Nehri üzerindeki köprüye gidiyoruz. Türkiye’nin Balkan Savaşı’ndan sonra Avrupa ile kurduğu ilk gümrük binası bu köprünün ayakları yanında. İki yakasına çay bahçeleri inşa edilen Meriç’in suları yaz sıcaklarının tesiri olacak oldukça çekilmişti. Köprüden sonra Yunanistan sınırına kadar gidip geliyoruz. Akşam yemeğini Meriç’in kıyısında köprünün hemen ayağına inşa edilen öğretmenevine ait yazlık restoranda yiyoruz. Bütün vücudumuzu ısıran sivrisineklerin verdiği rahatsızlıktan yemekten tat almamız mümkün olmuyor. Biz yemek yiyoruz sinekler de bizi. Resim çekmek için alelacele Selimiye Camii’ne geliyoruz. Selimiye şehrin her tarafından muhteşem görünüyor. Güneşin göğü ve camiyi turuncu renge boyadığı hengamda bol bol fotoğraf çekiyoruz.

Ertesi gün sabahtan itibaren Selimiye’deyiz. Muhteşem , şiir gibi bir eser. Dışı kadar içi de bizi büyülüyor. “Selimiye ustalık eserim.” diyen Mimar Sinan’ın dehası bütün çıplaklığıyla karşımızda. İnsanın iliklerine kadar titrememesi imkansız. Selimiye hakkında yazılanları okumamalı ya da birinden dinlememeli mutlaka gidip görmeli. Evet ben anlatmaktan acizim ama onu hakkıyla tasvir edecek birisi de var mıdır bilmiyorum.

Müezzin mahfilinin soldan birinci ayağının iç kısmında mermere işlenmiş ters bir lale figürü var. Rivayete göre caminin yapılacağı alanın içinde toprağı olan ihtiyar bir kadın bir türlü satmaya yanaşmaz. Cami inşaatı gecikmekte fakat kadın bir türlü ikna olmamaktadır. Yapılan çabalar sonucu kadın camide kendisinden bir iz bırakılırsa razı olacağını söyler. Bu lale figürü o kadının izini taşıyor ve ne kadar inatçı ve huysuz olduğunu göstermek için de yüzyıllardır başaşağı duruyor.

Mahfilin altında devamlı akan bir şadırvan var. İnsanlar gelip gelip su içiyorlar. Şadırvanın ortasından yerden kaynıyormuş hissi vererek çıkan su önce mermer hazneyi dolduruyor sonra tatlı bir şakırtıyla etrafındaki küçük havuza boşalıyor. Su medeniyetinin küçük ve anlamlı örneği. Büyük sarnıçlara doldurarak durgun su kullanan Bizans’ın tersine Osmanlı’nın akar sudan hoşlandığı artık herkesin malumu. Her sokak başına inşa edilen ve sularının akması için kilometrelerce su kemerleri yapılan çeşmeler akar su aşkının sonucu. Görevliye suyun nereden geldiğini soruyoruz. Şehir şebekesi suyu olduğunu söylüyor. Mimar Sinan’ın yaptığı ve içinden bir insanın eğilerek geçebileceği genişlikteki su kanalı 3 yıl önce bakımsızlıktan çökmüş. Hala tamir edemedikleri için şehir suyunu vermişler. Ben içmedim o sudan.

Minareye çıkmak için izin almak zor olmadı. En çok merak ettiğimiz üç şerefesine de ayrı ayrı yollardan çıkılan minare. Önce bilgi alıyoruz. Birinci yol 1., 2. ve 3. şerefeye ; ikinci yol 2. ve 3.şerefeye ; üçüncü yol 3. şerefeye çıkıyor. Anahtarı alıp minareye giriyoruz. Dışarıdan ince görünmesine rağmen içi oldukça geniş. Üç kişi birer yol seçip tırmanmaya başlıyoruz. Diğer iki kişinin ayak sesleri ile derin derin nefes alışlarını duyuyorum. Mesafe uzadıkça uzuyor. Çıkıyorum çıkıyorum bitmiyor. Eyvah ya üçüncü şerefeye giden yol bana düşmüşse. Nefesimin kesildiği dermanımın bittiği yerde şerefenin kapısından sızan ışık imdadıma yetişiyor. Kapıyı açıp şerefeye çıkmadan önce bir iki dakika durup nefes ayarı yapıyorum. Dikkatle çıkıyorum şerefeye. En tepeden bakmaya hazırlanırken fark ediyorum ki birinci şerefe bana düşmüş. Nasıl şükredeceğimi bilemiyorum.

Selimiye zaten konum olarak şehrin tepesi gibi bir yerde duruyor. Hemen her taraftan görünüyor. Minareye çıkınca birinci şerefe olsa bile şehrin tamamını görmek mümkün oluyor. Edirne’nin ne kadar küçük bir şehir olduğunu daha iyi fark ediyorsunuz. İki günde gezdiğimiz yerler avucunuzun içindeymiş gibi duruyor. Üçüncü şerefeye çıkan kişiye gıpta ediyorum. Ama kendimde tırmanma cesareti bulamıyorum. Püfür püfür esen rüzgarda iyice serinleyip yavaş yavaş iniyorum.

Uzun denecek kadar bir süre bekledikten sonra geliyorlar. Gleb üçüncü şerefeye çıkma bahtiyarlığına ermiş. Mutluluğu yüzünden okunuyordu. Aşağıya iner inmez cami görevlisinin zayıflığını kastederek “Neden olduğunu şimdi anlıyorum.” dedi gülerek. Ben de minare girişindeki ses cihazını gösterdim. Müezzinler eskisi gibi minareye çıkıp inmiyorlar şimdi teknolojiden istifade ediyorlar. Gleb fotoğraf makinesini alıp başlıyor birinci şerefeye tırmanmaya. Kubbeye en yakın yerden detay almak için. Geldiğinde cami ile beraber şehirden enfes manzaralar aldığını söylüyor.

Bu kadar yorgunluktan sonra güzel bir öğle yemeğini hak ettiğimizi düşünüyoruz. Gleb ısrarla mahalli yemeklerden yemek istiyor. Daha önce gezdiğimiz Kervansaray’ın hemen yanında bir köfteci görüyoruz. Serhat Köfte Salonu. Küçük ama temiz bir yer. İkinci katına çıkıyoruz. Biri dolu toplam dört masa var. Birini bir işgal ediyoruz. Köfte , cacık ve piyaz. Trakya’nın lezzetine mutlaka bakılması gereken üç efsanesi. Maalesef ikinci porsiyonu alamıyoruz çünkü bitmiş. Daha öğle saatlerinde köftesini bitirerek son müşterisi olan bizi gönderdikten sonra dükkanını kapatan köfteci bir tezimizi doğruluyor. “Salaş yerlerin yemekleri daha lezzetli olur.”

Yemekten sonra Kervansaray’ın serin bahçesinde asırlık bir çınarın altında çaylarımızı yudumlarken açılıyor çınar bahsi. Gleb bize neden her minarenin ve büyük yapıların yanında çınar olduğunu soruyor. Belli ki öğretme amaçlı bir soru bu. Çünkü bizim cevabımızı beklemeden anlatıyor: Paratoner görevi görsün diye. Çınarın boyuna bakınca hak vermemek elde değil. Çınarın çok nazlı bir ağaç olduğundan bahsediyor. Her yerde yetişmediğini her yeri beğenmediğini anlatıyor. Osmanlı’nın ülkeyi baştanbaşa çınarla donatmasına bakılırsa onlar işin sırrını çözmüşler diye takdir etmekten geri durmuyor. Konu minare bahsine geldiğinde ilginç bir bilgi daha öğreniyoruz. Eskiden müezzinler ezanı şerefeye çıkıp okuyorlardı. Yüksek yere çıktıklarında insanların mahremlerine vakıf olmasınlar, avlularını ve evlerinin içini görmesinler diye ekseriyetle müezzinler kör olanlardan seçilirdi.

Bulunduğumuz Kervansaray modern bir otele dönüştürülmüş. Eski eserlerine sahip çıkmada zaafiyet gösterdiğimiz için oldukça güzel ve faydalı bu uygulamayı yapanlara teşekkür etmek gerekiyor. Dünyada ilk defa basamakların altını doldurmadan inşa edilen merdiven bu kervansarayın içinde ve Mimar Sinan’ın dehasını göstermek için asırlardır ayakta duruyor. Bu binaya sahip çıkılmasa belki bu merdivenleri hiç görme imkanımız olmayacaktı.
Selimiye’nin komşuları Üç Şerefeli Cami ve Eski Camii ziyaret ettikten sonra Edirne’den ayrılacağız. Üç Şerefeli Cami’nin bir minaresi de tıpkı Selimiye’nin olduğu gibi üç yollu. Ama Selimiye’deki incelik ve zerafet yok. Üç Şerefeli Cami daha önce inşa edildiğine göre “Acaba Sinan o minareyi alıp incelterek dehasının anlaşılması için kıyas olsun diye mi inşa etti?” diye insan düşünmeden edemiyor.

Edirne’den ayrılmadan önce küçük bir bilgi yanlışlığı neticesinde 150 kilometrelik bir yolculuk yapmak zorunda kalıyoruz. Mimar Sinan’ın eseri olduğu söylenen Uzun Köprü’yü görmek için Uzunköprü İlçesi’ne gidiyoruz. Görür görmez Gleb bu köprünün Sinan’ın eseri olmadığını söylüyor. 1400 metre ile dünyanın en büyük taş köprüsü olma özelliğini taşıyan bu eser Mimar Sinan’dan neredeyse 100 yıl önce 1. Murat devrinde inşa edilmiş. 2. Mahmut devrinde restorasyonu yapılan köprü daha uzunmuş ama yol çalışması ve askeri garnizon inşası sebebiyle kısalmış. Yöre halkı tarafından Mimar Sinan’ın eseri olarak bilinen bu köprünün gerçek mimarı hakkında bilgiye maalesef ulaşamadık.

Edirne’den İstanbul’a kısa bir otobüs yolculuğu. “Şeytan icadı” Gleb’i hayatından bezdiriyor. Otobüsleri klimalı üretenlere neredeyse kin duyacak. Ben serin otobüsün içinde dikkatini dağıtmak için yolun etrafındaki güzellikleri, özellikle Moskova’da olmayan dağları gösteriyorum. Ve kilometrelerce uzayan ayçiçeği tarlalarını. Büyükçekmece Gölü’nün yanından geçerken irkiliyor Gleb. Edirne’de aradığı köprü İstanbul’da bekliyor onu.

Ertesi gün sabah erkenden köprünün yanındayız. Kanuni Sultan Süleyman’ın, her yağmur yağdığında çamur deryasına dönüşen gölün kenarındaki yolun üzerine inşa edilmesini emrettiği ve son seferine çıkarken ordusuyla üzerinden geçtiği bu köprü sultanın cenazesi geri gelirken tamamlanmış. Yağmurdan sonra oluşan çamur akıntısının çabuk tahliyesi için dalgalı bir şekilde inşa edilen köprü dünyada tek. Bir kilometrelik uzunluğuyla da dünyanın sayılı taş köprülerinden biri. Eksik Osmanlıca’m ile okumaya çalıştığım kitabesinde Sultan Süleyman’ın emriyle Başmimar Sinan tarafından inşa edildiği yazıyor. Köprüyü yürüyerek geçiyoruz. Büyükçekmece Belediyesi örnek bir çalışma sergilemiş burada. Hem köprü hem de etrafında olan kervansaray , mescid, çeşme ve hamam restorasyonu yapılıp etrafı düzenlenerek Kültür Parkı olarak hizmete açılmış. Kervansaray konferans ve sergi salonu olarak hizmet veriyor, diğerleri ise asli hüviyetine kavuşturulmuş. Mescidin ilginç bir minaresi var. Çok kısa ve ezan okumak için dıştan bir merdivenle çıkılıyor. Mescide girer girmez hapşıran Gleb şikayetle karışık feryat figan soruyor: “Bu şeytan icadının Allah’ın evinde ne işi var?” Düzenlilik ve temizlik hemen dikkat çekiyor. Restorasyonu yapılan bütün binaların bahçeleri kırmızı güllerle donatılmış. Belediye Başkanı ve diğer yetkililere teşekkür etmek tarihin önünde boynumuzun borcu.

Süleymaniye Camii’ne beraber gitmek maalesef mümkün olmadı. Program gereği 20 Temmuz’da bitiriyoruz gezimizi. Ben Gleb’i adalara doğru bir yolculuğa uğurlarken kendime de memlekete gidiş bileti alıyorum. Ortaya çıkacak eserin ve uyandıracağı tesirin mutluluğu şimdiden bende heyecanlanmalara yol açtı bile. Birbirimizi daha yakından tanıma ve dostluğu geliştirmenin böyle projelerin hayata geçmesiyle mümkün olacağına inandığım için tatlı bir huzur duyuyorum. Projenin gerçekleşmesi için çok büyük destek veren Rusya Federasyonu ile Dostluk Derneği Başkanı sayın Mustafa Kemal Şirin’e , derneğin genel sekreteri sayın Ali Sami Yıldırım’a, öğretmenevlerinde konaklamamızı sağlayan Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı sayın Nejat Birinci’ye , moral desteğini her zaman arkamızda hissettiğimiz Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Başkanı sayın Metin Eriş’e , yolculuğumuza başlarken verdiği bilgilerle bizi dolu dolu gönderen sayın Sinan Genim’e , yakın ilgisini gördüğümüz Ağırnas Belediye Başkanına konaklamalarımız ve şehir gezilerimiz esnasında bize her türlü yardımı gösteren Milli Eğitim Müdürlerine ve öğretmenevi personeline teşekkür ederim.


Mehmet KARADAYI

 

SeLeN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Sponsorlu Bağlantılar
Alt 07-03-2013   #2 (permalink)
Kayıtsız Üye
Standart Cevap: Anı Yazıları - Anı Yazı Örnekleri


anı yazısına kısa örnekler
  Hızlı Cevap
Yeni Konu aç  Cevapla

Sayfayı Paylaş

Hızlı Cevap
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Sorunun cevabını alttaki kutucuğa yazınız. (Gerekli)

Mesajınız:

Seçenekler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Makale yazıları deneme Yazı Örnekleri Sohbet ve Köşe Yazısı Türleri Hakkında Örnekler SeLeN Makaleler-Denemeler 12 3 Hafta önce 17:17
Sanat ile ilgili deneme yazıları örnekleri bulur musunuz? Kayıtsız Üye Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü 1 20-02-2012 22:42
Kurgu Kuşağı Yazıları Örnekleri Eylül Konu Dışı Başlıklar 0 16-01-2012 19:33
Sağlık haftası yazı örnekleri Mavi_Sema Makaleler-Denemeler 1 11-01-2011 01:13
Aşk Yazıları - Hasret Yazıları - Aşk Cümleleri - Özlem İçeren Yazılar Mavi_Sema Hasret ve Özlem Yazıları 0 26-10-2009 22:11


Saat: 13:06.


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO ©2011, Crawlability, Inc.
Frmartuklu.Net ©2008 - 2014