Ferhat İle Şirin Hikayesi - Ferhat ile Şirin Hikayesinin Özeti

'Masallar-Hikayeler-Destanlar' forumunda Mavi_inci tarafından 10 Kasım 2010 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_inci

    Mavi_inci Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Ferhat ile Şirin Hikayesi özeti,
    Ferhat ile Şirin Hikayesi


    FERHAT İLE ŞİRİN

    Padişah, kızı Şirin'i çok severdi. Şirin bir köşk istedi babasından. Köşk tam üç günde bitirildi. "Ama ben saçaklarında hiç görmediğim kuşların uçtuğu, duvarlarında hiç bilmediğim gemilerin hiç bilmediğim ülkelere sevinç taşıdığı, dört bir yanında atların hiç tanımadığım umut ülkelerine doğru gittiği bir köşk isterdim" dedi Şirin. En güzel resimleri, en güzel işlemeleri en güzel renklerle yaratan Ferhat'ı sarayın bahçesine yapılan bu yeni köşke getirdiler. Ferhat boyalarını açtı, her yanı resimlerle, işlemelerle süslemeye başladı. Dünyamızın başına sarmış bütün olmazlıkları, yüreğimize nereden geldiyse gelmiş bütün yanlışları, kötülükleri yoksayan büyük bir yaratıcı çabayla işe koyuldu Ferhat. Boyalarla arasında kesin bir anlaşma vardı. Hiçbir şeyi umursamaz gibiydi. Oysa, yaptıklarını beğendiremezse boynu vurulacaktı.
    Yaratanlar
    Bağışlayın önce bizi
    Her şeyi sizden aldık
    Hiçbir şey veremedik belki size
    Bizim yüzümüzden yalnızlığınız
    Yaratanlar
    Bizi hoşgörmeyin ama
    Alın değiştirin bizi
    Taşları yontu yapmaya
    Değiştirin
    Sabah akşam değiştirin içimizi
    Yaratanlar
    Aydınlığa çıkaran eller kutsal ellerdir
    Siz baştanbaşa birer tanrısınız
    Duyurun her duymazlığa sesinizi
    Ferhat bir sabah vakti gene boyalarıyla söyleşirken, tuttu yemyeşil bir yaprak işledi köşkün avlusundaki büyük çeşmenin taşına. Sonra yaprağa dönüp şunları söyledi:
    Gözlerinin derininde bir sarı
    Yaprak gibi sıcak yazdan geçecek
    Bekleyecek uzaktan ilk rüzgârı
    İlk sallantıda yerlere düşecek
    İlk yağmurda ıslanacak saçları
    İlk selin akışına takılıp gidecek
    Bir ovada karşılayacak karı
    İlk ayazda yüreği titreyecek
    İz kalmayacak ondan baharlara
    Çürüdüğünde yeşiller çıkacak
    Artık ben yokum dediği gün
    Topraktan papatyalar fışkıracak
    Bir yokta geçirecek uzun yazı
    Sonbaharı hele hiç duymayacak
    Kimse gelmekte olan soğukları
    Onu bulup da ondan sormayacak
    Daha sonra o yaprağın yanına özgürlük kırmızısı bir sandal çizdi. Kumluğa mor rüzgârlar getirdi. Dalgalar kıyıyı tutunca şunları söyledi:
    Tutkularla açılır mısın sandal
    Eski mavi büyük denizlere
    Gider misin ışıkların ardından
    Güneşin kuşkusuz battığı yere
    Orada görülmedik umutlar bulur
    Alır getirir misin kıyılarımıza
    Büyük sevinç çığlıkları taşır mısın
    Kara ve sessiz yalnızlığımıza
    O deniz tarlalarında belki çiçekler
    YeşiI uzaklıklara serer bakışını
    Belki onlar bizden iyi bilirler
    Umudun gizlisini aşkın saklanmışını
    Gider getirir misin güzeI sandal
    Bize acılarda yok olmayanı
    Büyüyüp büyüyüp de kuşlar gibi
    Gün geIip alnından vurulmayanı
    Daha sonra da bu apaydınlık kıyıya bir atlı getirdi dağlardan. Atlıya bakıp şunları söyledi:
    Taranınca sabahların saçIarı
    Senin adın umut diye biri mi
    Bir daha geçmez misin geçtiğini
    Yakılınca küI vermeyen serüven
    Senin adın bir atlı mı dağlardan
    Başkaldırmış yokluğunun adına
    Varınca atlı olmanın tadına
    Senin için gitmelerin şehri mi
    Senin karlı dağların var mı kıştan
    Sunulacak umudun var mı yaza
    Yoksa akşamüstünde kendini
    Bırakacak mısın renksiz beyaza
    Atını başıboş sürüp tarlaya
    Topla diyecek misin yalnızlığı
    Özgürlüğü ayrı ayrı kapılarda tutarken
    Varlığın ve yokluğun uymazlığı
    Yaratanlar
    Her umudu bir kesinlik bildiniz
    Sizden önce umut yoktu dünyamızda
    Dünyamıza umudu siz getirdiniz
    Sonu hiç gelmeyecek bir şarkıda
    Siz işlediniz doğaya inancı
    Kendinizden kendinizi yaratmayı bildiniz
    Her şey bitmiş sanılan yerde bile
    Yeni yontular kurdunuz kayalardan
    Aşılmazlıklar gibi dikili dağlardan
    Siz aşmayı bildiniz geçitleri
    Siz bize kendimizi gösterdiniz
    Siz bozdunuz doğada sessizliği
    Yerine sonsuzluğu getirdiniz
    Ferhat o sabah yaprağı, sandalı ve atlıyı çizerken, Şirin bir köşede gizlice onu gözetliyordu. Baktı ki, düşlediği güzelliklerden de büyük güzellikler Ferhat'ın çizdiği, boyadığı resimlerdedir. Usulca onun yanına yaklaştı ve dedi ki:
    Bu kadar güzelliği kaldıramaz
    Daha güzellersen yıkılır duvarlar
    Böylesine eksiksiz bir türküyü
    Duyanlar dinlemeye dayanamaz
    Biraz çirkinlik kat yaptığına
    O güzel çocuk yüzlerini sil biraz
    O bembeyaz yeleli atları karala
    Yerlerine yalnızlık çiz biraz
    İyiden doğrudan ve güzelden
    Birini görmezden gel hiç değilse
    Boyadığın çiçeklerden birinin
    Hiç değilse bir yaprağını kopar
    Bir yerinde aksasın bu sonsuzluk
    Yoksa yüreğimiz dayanmayacak
    Hem bizim eksikli varlığımız
    Senin eksiksizliğini zor anlayacak
    Sonra aklından sökemezse seni
    Ya bir çılgın olup çıkarsa Şirin
    Sonunda bir yalnızlığa düşerse
    Sonsuzluğunla ödeyebilir misin
    Ferhat, Şirin'i görünce vuruldu. Ne gördüğü, ne duyduğu, ne yarattığı güzellikler içinde böylesine yüce bir güzelliğe raslamıştı. Dedi ki Şirin'e:
    Boyalarla işlediğim duvarlarda
    Hiçbir güzellik ulaşamaz sana
    Ben ne kadar benzetmek istesem
    Hiçbir rüzgâr benzeyemez saçlarına
    Güzelliğini aşacak qüzellik yoktur
    Onu ben istesem de yaratamam
    Senin güzelliğini gördükten sonra
    Artık ben boyalara dokunamam
    Ben ki hep bir aşmaya inanmıştım
    Ama senin varlığını aşamam
    Gözlerinde parlayan yüceliğe
    Yaklaşmak istesem de yaklaşamam
    Eksiksizi ben sende gördüm ancak
    Bundan sonra eksiksizi yaratmayı umamam
    İlk yenilgim en yüce yenilgimdir
    Artık Ferhat'ın işi tamam
    Neden bunca güzelliğin vardı da
    Yeni güzellikler özledin boş yere
    Neden böyle bir vuruşta yok ettin
    Yoksa düşmanlığın mı vardı bana
    Şirin karşı durdu Ferhat'ın sözlerine. Dedi ki:
    Sen ki hep bir sonsuzun umudusun
    Nasıl durur kalırsın yeniden doğmalara
    Sen ki hep bir bitmezin şarkısısın
    Nasıl boyun eğersin çaresiz kalmalara
    Biz hepimiz bir tutkuya yaratıldık
    Doğduk koyu ve yoğun yalnızlıktan
    Biz ki durak bilmeyen yolcularız
    Nasıl eksildik deriz zor yollardan
    Artık yüklendik ya yaratmayı
    Bütün güzellikler bizden sorulacak
    İyiyi ve doğruyu yüklendik ya
    Düşüncemiz her zaman sonsuzu arayacak
    Bütün yarattığını sil istersen
    İstersen yeniden koyul yaratmalara
    Kendini azalmayacak bir tutku say istersen
    Yürü bizi bekleyen zamanlara
    GüzelIiğimi aşmanı isterim
    Yalnız kalmak istemem ben doğada
    Kendimi yarattıklarınla anlayayım
    Daha yüce güzellikler ver bana
    Ferhat da, her yaratan gibi, yaratmayı istemese de yaratacaktı. Şirin ona yepyeni güzellikleri duyurdu. Ferhat yepyeni güzelliklere doğru yürüdü. Şirin'in köşkü, artık, bir güzellikler cennetiydi. Çok zaman Ferhat da Şirin de her gün biraz daha büyüyen güzellikler karşısında şaşkınlığa düşüyorlardı. Güzelliğin kaynağı şimdi artık yalnızca Ferhat değildi. "Sende bulduğum güzellikleri çiziyorum durmadan" derdi Ferhat. Gün geldi, köşkün işlenmedik yeri kalmadı. Padişah, yaptıklarına karşılık Ferhat'a bir torba altın verdi. Ferhat torbayı köşkün bir köşesine bırakarak çıktı gitti. Giderken son bir bakışla baktı Şirin'e. Padişah olanları anladı, anlamazdan geldi. Onların birbirlerine zorunlu olduklarını anlayamazdı elbet. Ne de olsa padişahtı. Yaratmakla yönetmek anlamaz birbirini.
    Günlerden bir gün Şirin, Ferhat'a bir mektup yolladı. Mektubu götürecek ikiyüzlü, onu önce Padişah'a verdi. Padişah mektuptan hiçbir şey anlamadığı için ikiyüzlüye "götür ver bakalım altından ne çıkacak" dedi. Mektupta şunlar yazılıydı:
    Yeraltından çıkar gibi maden
    Oydukça yalnızlık çıkarılır
    Aradığın geçmiş günler içinde
    Yalnızlığın bir karşılığı vardır
    Geçmeye çalıştığın geçitlerde
    Koca şehirler boyunca yılgınlık
    Durup durup sessizliğe uzanır
    Bulut tutar gibi tutar gökleri
    Oyarcasına bir duyarlığı
    Öyle basıp geçmişler ki adım adım
    Yüreğin işlek bir kaldırım
    Korunduğun bütün zor zamanlarda
    Öyle yürümüşler ki her yanından
    Yıkım bile değil kalan geriye
    Yeraltından çıkar gibi maden
    Ölümleri oymuşlar yüreğine
    İkiyüzlü, Ferhat'tan da Şirin'e bir mektup getirdi. Ama önce Padişah'a okuttu mektubu gene. Padişah bu mektuptan da bir şey anlamadı. "Götür mektubu ver Şirin'e, bakalım ne yapacak" dedi. Mektupta şunlar yazılıydı:
    Adım adım eskiyerek bir gün
    Bakarlar ki yırtılmış torba
    Saman gibi dağılır ortalığa
    Umut bilip ömrünce götürdüğün
    Yeni bir göz gibidir karanlığa
    Yıkımını ilk gören her duyarlık
    Bir ada gibi çizer duruşunu
    Her yanında denizden bir yalnızlık
    Yüreğindeki kuş vurulur alnından
    Boş kanatIarıyla iner yere
    Umutları kapanır göklerine
    Zaman denen sesler duyulmaz olur
    Yavaş yavaş çekilerek bir gün
    Bakarlar ki çöl basmış denizi
    Artık onu aramayın gemiler
    Onun için sular çoktan bitti
    Yazdı. Şehir susuzluktan yanıyordu. Her yerde su arıyorlardı. Sarayda bir yudum su kalmayınca Padişah da arayıcılara katıldı. En önde Müneccimbaşı büyülü sarkacıyla yürüyor, onu Padişah, vezirler ve halk izliyordu. Akşama kadar yürüdüler. Güneş batarken, aralarından ayrılıp şehrin güneyindeki dağı aşmış olan beş kişinin dorukta el salladıklarını gördüler. Biraz sonra o beş kişi eteğe indi ve dağın öbür eteğinde çoşkun bir suyun sel gibi aktığını bildirdi. Müneccimbaşı sarkacını o yöne doğru döndürerek bir şeyler mırıldandı ama, söyledikleri sevinç çığlıkları arasında yok oldu. Ancak, mühendisler Padişah'a bildirdiler ki, o su dağ delinmeden şehre getirilemez. Ertesi gün bütün halk dağı delmeye koyuldu. Gelgelelim, kayalar kazmalara geçit vermiyordu. Susuzluk son durağına geldiğinde, Padişah, dağı iki günde delebilene istediğini vereceğini bildirdi. Çığırtkanlar haberi yaydılar. Bir öğle üstü Ferhat, Padişah'ın karşısına geldi. Ferhat, Padişah'a dedi ki:
    Kazmalar kürekler yetmez dağı delmeye
    Yüreğinden vermedin mi dağ susar
    Dağı delen deldiği dağdan güçlü gerek
    Yoksa hiç bir susuzluğa geçit vermez kayalar
    Ne istemek ne bilmek yetmez dağı delmeye
    Sen aşmayı bilmedin mi dağ susar
    Su oralarda akar biz burada yanarız
    Dalarak pınarların eksilmez düşlerine
    Dağ ne bilecek kendinden vermeyi
    Kayalar susuzluğu ne anlamış
    Yaşamayı bilmeyen bilmez ki yaşatmayı
    Dağ bitmez bir sessizliktir yokluğuna inanmış
    Yürek direnmeyi bilse çoktan delinmişti dağ
    Çoktan yenik düşmüştü varlığında kayalar
    Şimdi o kuru çayda sular oynaşıyordu
    Şimdi kıskanç bir çöle benzemezdi sokaklar
    Bu dağı tek başıma deleceğim
    Başeğmeyi bilmeyen yüreğimle
    Bütün susuzlara haber salınsın
    Yarın suyu getireceğim şehre
    Ferhat'ı dinleyen Padişah'ın sevinçle söyledikleri:
    Bilsin güneş
    Bir karanlıktan sonra güne açılanı
    Yıkasın yağmur
    Yanmalardan sonra kül bağlayanı
    Anlasın dereler sularını
    Bütün kuşlarına saysın gökler
    Renklerini tanısın çiçekler
    Başaklar kavrasın tarlalarını
    Nasıl Ferhat dağları anlamışsa
    Dağlar bütün geçmezliğe bitmişse
    Giyinsin umudunu bütün sular
    Dahu uzaklara sersin uzaklarını
    Nasıl dağlar tutamazsa suları
    Nasıl deniz yok etmezse gidişleri
    Her kopan kayada parlayan alınteri
    Silsin bütün ölüm korkularını
    Duysun bütün sabahlar
    Geceden umut diye gündüze bağlananı
    Görsün bütün kayalar
    Sarsılmazlığında bitimsiz duranı
    Kullanılmış umutları çıkarıp atın
    Varacağınız yerlere vardınızsa
    Anılara hiçbir şey saklamayın
    Eğer insan gibi yaşadınızsa
    Eski sular düşlerini bırakın
    Dağların ardında yeni sular var
    Yeni sabahlarda delin dağları
    Susuzluktan suya çıkın birdenbire
    Yoksa düşler birden çoraklaşırsa
    İnsan hiç anlamadan yalnız kalır
    Kullanılmış umutları çıkarıp atın
    Yorgun umut anı olup kalmadan
    Gökler kadar özgür olacaksınız
    Kendinizi yıkayın anılardan
    Sabah olmadan daha, Ferhat kazmasını omuzlayıp dağın eteğine geldi. Başladı dağı delmeye. Her vuruşta adam büyüklüğünde kayalar koparıyordu. Öğleye doğru Padişah, yanında Şirin ve adamlarıyla dağın eteğine geldi. Baktı ki Ferhat dağın yarısını delmiş. Ferhat gelenlerin yanında Şirin'i görünce sarsıldı. Şirin bir ara onun yanına gelerek kimseye sezdirmeden bir mektup bıraktı avucunun içine. Ferhat, ancak Padişah, Şirin ve vezirler döndükten sonra mektubu açıp okuyabildi. Okur okumaz, olduğu yere yığılıp kaldı. Bir ara toparlandı, sırtını bir kayaya dayadı. İçinden, dağı da Şirin'i de bırakıp, uzak, çok uzak yerlere gitmek geldi. Ancak, koca bir şehrin umudu olmuşken, dağı delmeden bir yere gidemeyeceğini düşündü. Yeniden kazmasını aldı eline.
    Şirin, mektubunda, önce, babasının şehre gelecek suyla birlikte düğün dernek kurarak kendisini vezirin oğluna vereceğini, bunun kendisi için ölüm demek olacağını, Ferhat'sız bir Şirin düşünemediğini, tam bir açmazda olduğunu bildiriyor, sonra şunları söylüyordu:
    Birden yaşadığım her şeyi ölmek
    Her şeyi yeniden yaşamak istiyorum
    Birden hiçbir şeyi duymak istemiyorum
    Bitmiş bir şarkı gibi seziyorum kendimi
    Yıkılsın istemiyorum artık duymazlığında dağlar
    Baksın istemiyorum artık gözlerimi
    Belki bütün bir evrenin güneşlerini
    Belki ilk olarak ışıktan saymıyorum
    Birdenbire söneceğini bilmezdim umudun
    Sevincin böyle çabucak öleceğini bilmezdim
    Böyle bir açmaza demir atmak nerelerden
    Nasıl da birdenbire gelip buldu beni
    Yeniden duymak istemiyorum yaşarlığımı
    Hiç değilse bir gün ölmek bir tek gün
    Ey bana kendini bir gün çok gören ölüm
    Bir anlasan nasıl çok seviyorum seni
    Ferhat, Şirin'in mektubundan yüklendiği acıyIa bir türkü söyledi.Türküyü, arkasında sessizce duran Şiriıi in dinlediğini bilmiyordu. Dedi ki türküde:

    Sonsuz tutkulnrda aşar boşlukları
    Iner bir papatya sarısında güzellenir
    Güneşin ilkbakışları vurunca
    Gözlerin dinmezlikleri ummayan bir denizdir.

    Yılları yürümüş ışıklar gibi uzaylardan
    Gelir dönülmezliğin çizdiği yeryüzüne
    Mavisi sessizlikte çoğalan gözlerindir
    Akışını duyurur bitimsiz doğalardan

    Sürer bir yaşarlıkta kesiksiz inanmayı
    Dönmez çoktan eskimiş geçkin uçarlıklara
    Yaşamaktan bildiği uzun bir dinmezliktir
    Umutlanmaz korkak yalnızlıklara

    İstesen de istemesen de anlamaz durmayı
    Der ki -adım zamanlardır bitmişliklerde kalmam
    Bir kere sana biçmiş ya kendini tamam
    Hiçbir şey öğretemez ona sensiz olmayı


    Şehir sudan umudunu kesmişti. Sessizce ölümünü bekliyordu. Kimsenin dağın ardına gidecek gücü yoktu su içmek için. Gitmeye kalkanlar baygın yığıldılar dağın yamacına. Şimdi kayu bir sessizlik yalnızca Ferhat'ın kazmalarıyla yırtılıyordu. Ferhat, üzgün, Şirin'in mektubuna karşılık olan türküyü söylediği zaman arkasında Şirin'in bulunduğunu bilmiyordu. Biraz sonra bir hışırtı oldu, Ferhat arkasına baktı, Şirin'i gördü. Kucaklaştılar. Şirin, saraya dönerlerken, bir yolunu bulup babasının yanından ayrılmış, koşa koşa Ferhat'ın yanına dönmüştü. Susuzluktan kuruyan gözleri, dudakları, artık son gücünü harcadığını gösteriyordu. Uzun zaman birbirlerinden ayrılmadılar. Sonra baktılar ki güneş batmaktadır ve su gecikirse şehir kırılacaktır, birlikte çalışmaya koyuldular. Ferhat kazmasıyla kocaman kayaları koparıyor, Şirin de kendisinden umulmayacak bir güçle bu kayaları açılan tünelin dışına çıkarıyordu. Şehir büyük bir sessizlik içinde yavaş yavaş erimekteydi. Ferhat gittikçe koyulan sessizliği duydukça kazmasını daha büyük bir hınçla sallıyor, güneş batmadan önce dağın ardındaki gür suyu şehre akıtmak istiyordu. Açılan tünelin bir ucunda ışıklar kırmızılaşmaya, tünelin içini karanlığa göğüs geren koyu bir pembelik sarmaya başladığı sırada, güçlü bir kazma vuruşuyla düşen bir kayanın yerine dolan mor ışıklar bu büyük çabanın sonunu müjdelediler. Ferhat daha sonra suyla tünel arasına büyük bir ark açtı, suyun akış yönünü değiştirdi. Biraz sonra şehirden gelen çığlıklar, ölüm saçan susuzluğun sonunu bildiriyordu. Ferhat ve Şirin, bir ağacın gövdesine sırtlarını dayadılar, düşünceye daldılar. Gittikçe artan uzak çığlıklar arasında akşam pembeden koyu maviye doğru değişerek ilerliyordu. Bu güzel bitişin kendilerinin sonu olacağını bilerek susuyorlardı. Uzun uzun sustular. Sonra artık günün son ışıkları da uyumaya gidince, yavaşça yerlerinden doğruldular. O sırada ne Ferhat, Şirin'in güzünden akan bir damla yaşı ne Şirin, Ferhat'ın gözünden akan bir damla yaşı görebildi.Ferhat, Şirin'e dedi ki:
    Varlığın varlığıma karışacak
    Umut yorulmaz bir atlı gibi çıktı geliyor
    Dünyamızda gözlerinin vazgeçilmez mavisi kurulacak
    Bunu hayır diyenler de biliyor
    Ölümlerden ölümsüzlük devşirenlerde
    Eski bir kolaylıktır kendinden utanmak
    Çok eski bir zorluktur seni sevmek
    Bulutların yağmurlardan koparıldığı yerde
    Inançların durup kaldığı günde
    Her direnç bizim için sonsuza açılıyor
    Çöllerden daha kuru ve bitkin bekleyişlerde
    Her umutsuzluktan sonra sular başlıyor
    Sen yaşamsın bir yandan olmaza değişirsin
    Yıkarsın bütün umudu geçilmez dağlarında
    Bir yandan bize bütün maviyi getirirsin
    Ölmezliği gök bilen kuşların kanadında
    Umut olmazlıkları bilmeyen ülkedir
    Hiç durmndan seni bana ulaştıran
    Yalnızlık bir korkudur dönüp dönüp
    Gelip gene kendisine başlayan


    Şirin, Ferhat'a şu karşılığı verdi:
    Deniz susayınca gök
    Bir yağmur deniziydi çılgınlaşan
    Sanılırdı ki bir gün saçlarından
    Umulmadık denizler gelecek
    Yaşar gibi mavisinde bir çiçek
    Bir kuş bir ince uçuşu söyler gibi
    Bir böcek bir ilk yazı anar gibi
    Her yoklukta varlığın bilinecek
    Gün bitince pembeliğinde akşam
    Bir yeni gün umuduydu bekleyişle
    Durmak bilmez yolcuydu
    Daha yolcu olurdu hergidişle
    Duyar gibi dönmezliği bir akış
    Karanlığı bilmez gibi sabahlar
    Saatlar bir inanca koşar gibi
    Her bakışa gözlerini getirecek
    Deniz başlayınca gök
    Bir sonsuzluktu sulara karışan
    Bir güneşsin güne doğduğun yerde
    Kovulmaktan yorgun yolcudur akşam
    Ferhat ve Şirin dağdan şehre indiler. Suya kanmış bir kalabalık her yanda sevinç gösterilerinde bulundu onlara. Ferhat da, Şirin de, suya kavuşan kalabalığın övgülerinden kurtulabilmek için koşarcasına saraya girdiler. Padişah ve adamları Ferhat'ı bekliyordu. Padişah, Ferhat'la Şirin'i bir arada görünce öfkelendi ama bir şey demedi. Ferhat'ı yanına çağırdı. Bir torba altın uzattı ona. Ayrıca,"dile benden ne dilersen" dedi. Ferhat, Padişah'a , altın istemediğini, yalnızca ve yalnızca Şirin'i istediğini söyledi. "Bir dağ delicinin Şirin'i istemesi büyük saygısızlık" diye bağırdı Padişah. Adamlarına bağırdı: "Götürün bu dağ deliciyi zindana atın, akıllanana kadar kalsın orada." Ferhat yorgundu, zindana girer girmez uykuya daldı. Zindancılardan biri, gün doğarken bir mektup uzattı gizlice Ferhat'a. Mektup Şirin'dendi. Diyordu ki Şirin:
    Seninle bir dönülmeze inanan
    Her zaman seninle bir Şirin var
    Sen git senin peşinden geleceğim
    Bizi kolay ayıramaz korkular
    Satır satır yazılsa da duygulardan
    Ölümlere yokluklara ağıtlar
    Unutulmuş serüvenler kadar sönük
    Bir gitme umudu sana yeter
    Yüreğinin derininde koşup duran
    Çocuklar kadar korkusuz tutkular
    Anlatır her uzaktan geçene
    Dağların ardında gür sular var
    Öğreneceğin hiçbir şey kalmadı
    Yalnızlıklardan ve suçlu yasaklardan
    Büyüteceğin umutlar yok
    Umut çoktan çekildi bu saraydan
    Bir gitme tutkusu sana yeter
    Gitmesen de sen yolcusun burada
    Için bilinmedik dağlara doğru koşsun
    Gözlerin gün boyu gezinsin ufuklarda
    Bir gün sonra, gene gün doğarken Ferhat'a Şirin den bir mektup daha getirdiler. Diyordu ki Şirin:
    Yaşamak güvenemeden
    Direnemeden tutulamadan
    Harman yerlerinde savrulamadan
    Uzun bir boşlukta gelip gitmek
    Bir akşam bir bulutu özleyemeden
    Bir ilkyaz yağmurunu isteyemeden
    Kılıcının ucuna gelen sevinci
    Çekip bir yalnızlığa işleyemeden

    Birgecenin düşlerde uzayan yerinde
    Kalmak bir yarına doğmayı bilemeden
    Bekleyip en uzun yollardan özlemlerle
    Bir tutku gibi çıkıp gelemeden
    Yaşamak dalgasız sular gibi
    Rüzgârsız yelkenler gidişsiz yollar gibi
    Çekilmek kurumuş saksılar gibi
    Pencere içlerinden kapı önlerinden
    Yaşamak bitmişlikte uykular kadar
    Büyüyüp kırgın kaygılar örneği
    Bir uzağa çekilip dağlar gibi
    Yükseklerin şarkısını söyleyemeden
    Ondan bir gün sonra, gene gün doğarken, bir mektup daha geldi Şirin den Ferhat'a. Diyordu ki Şirin:
    Günler birer bekleyiştir geçilir
    Inancında getirmez bir korkuyu
    Koca şehir sana çok görse de
    Aşılmaz dağlardan taşıdığın umudu
    Sana zaman bir şarkıdır söylenir
    Der ki çığlıklıırdan yorgunsan eğer
    Umut gemileri batmadan daha
    Kendini başka bir maviliğe ver
    Başka bir rüzgârda yürü tutkuyu
    Bir gün sevince varmayı bırakma
    Tut ki boydanboya çöktü sevgiler
    Soracağın ne kaldı yalnızlığa
    Bilirsin ki dıştan yıkamazlarsa
    Gelir içten alırlar kaleleri
    Kavgada yere sermezler de
    Kavgasız bırakırlar önce seni
    Unutur musun bir gün
    Seni sessizce arkadan vuranı
    Yazık sana çok gördüler
    Kavgada vereceğin bir avuç kanı
    Şirin'in Ferhat'a gizlice mektup yolladığını duyan Padişah kızını yanına çağırttı ve "üç gün içinde düğünün olacak, bilesin" dedi. Şirin, babasına, Ferhat'dan başkasını istemediğini, başkasına vermeye kalkarsa kendini öldüreceğini kesinlikle bildirdi. Padişah, Şirin'in bu sözleri üstüne iyice öfkelendi, Adamlarına buyurdu: "O Ferhat denen dağ deliciyi çıkarın zindandan, söyleyin ona, hemen bu şehirden çekip gitsin. Yoksa boynunu vurdururum." Şirin babasının yanından çıktığında yıkılmış gibiydi. Gene de umutluydu. Zindanın kapısına koştu. Adamlar Ferhat'ı çıkarıyorlardı. Şirin, Ferhat'a "dağlarda bekle beni" diyebildi. Hemen Ferhat'ı uzaklaştırdılar, götürüp şehrin kıyısına bıraktılar. Ferhat su getirmek için oyduğu dağa çıktı. Bir mağara oydu kendine. Orada yalnızca acılarını ve umudunu yaşamaya koyuldu. Düğün başlamak üzereydi. Ertesi gün çalgılar çalınacaktı. Vezirin oğlu traş olmuş, yenilerini giymişti. Sarayda başdöndürücü bir gidiş geliş göze çarpıyordu. Kadınlar Şirin'i kandırmaya çalışıyorlardı uzun uzun. Sözü biri alıyor, öbürü bırakıyordu. Şirin susuyordu. Bir fırtına öncesinin sessizliği gibiydi. Üstünde ne yapacağını bilenlerin dinginliği vardı. Su şaşırtan ve korkutan dinginlik, akşama doğru kesin bir sevince bırakmıştı yerini. Son dakikaya kadar Ferhat'a kavuşmayı deneyecek, kavuşamazsa odasının penceresinden usulca aşağıya bırakacaktı kendini. Yaşamakla da, ölmekle de Ferhat'ın olabileceğine inanıyordu. Gülüyor, şarkılar söylüyordu. Akşam geceye doğru değişirken, sarayın kapısını bekleyen bekçinin yanına gitti. Ondan kendisini kapıdan bırakmasını istedi. Şirin, sarayın kapısındaki bekçiye dedi ki:
    Gün doğdu umut kırıldı
    Bırak beni gideyim
    Dünyam bütün karardı
    Bırak beni gideyim
    Ben topraktan ayrılamaz bir suyum
    Denizlerini özleyen gemiyim
    UçuşIara susadı kanatlarım
    Bırak beni gideyim

    Çekildi özsularım dallarımda
    Onmaz bir durgunluğum yalnızlıkta
    Her geçen gün biraz daha geceyim
    Bırak beni gideyim
    Tutkuyu tutma kapılarda
    Nilüferler boğulmadan sularda
    Acılar onu yıkmadan dağlarda
    Bırak beni gideyim
    Nasıl olsa yolum çizili benim
    Ben ya Ferhat demişim ya da ölüm
    Ey benim yoldaşım urnut gözlüın
    Bırak beni gideyim
    Bekçi sessizce açtı kapıyı, tek söz söylemeden. Şirin gecenin karanlığında usulca süzüldü dışarıya. Karanlığı boydanboya koşuyordu. Ferhat'ı bulmak için sabahı beklemeliydi. Bir ağacın dibine çöktü, beklemeye başladı. Gece bitmek bilmeyen bir ağırlık gibi uzadıkça uzuyordu. Şirin, uyanık, düş gördü sabaha kadar. Bu düşlerin her birinde, kendisini çoğaltan, yücelten, kendisinin çoğalttığı, yücelttiği Ferhat vardı. Sabahı anlatan ilk ışıklar Doğu'da kıpırdanmaya başlayınca, Şirin, "ölüme de, yaşamaya da benzer bir gün doğuyor" dedi. Gün doğudan ilerledi, Şirin'in ayaklarına kadar geldi ilk ışıklarıyla. Şirin dağa doğru yürümeye başladı. Dağ onu yokuşunda engelleyecek yerde, onun yürüyüşüne yürüyüş, gücüne güç katıyordu. Uçuyordu sanki dağın yükseklerine. Ferhat'ın mağarasının dorukta olduğuna inanıyordu. Doruğa yaklaşınca "Ferhat" diye seslendi. Şirin'i özlemle kucaklayan Ferhat ona şunları söyledi:
    Umutların doğduğu yerde geldin
    Güneşle birlikte doğdun sabaha
    Madem ki böylesine güzelliksin
    Bir dağ çiçeği taksan saçlarına
    Sarsılmazlığında bir kalesin
    Dünyada hiçbir ordu yıkamaz burçlarını
    Kıyıları çok uzak bir denizsin
    Benim diyen geıniler geçemez dağlarını

    Gülünç ettik ya ölümü ona bak
    Yaşarlığı en kesin belirleyebildik ya
    Artık ölüm her yerde utanacak
    Ferhat ile Şirin'e göz koymakla

    Kucağında ölüme ölüm demem
    Umudunda yok olmalar bir hiçtir
    Gökleri mavisinden koparmak isteyene
    Artık ölüm bir çıkar yol değildir

    Ölmezliği bulduk ya sonunda
    Varlığımızla yarattık sonsuzu
    Haydi kalk uzaklara gidelim
    Ölüm sonsuza bölmeden umudumuzu
    Şirin'in Ferhat'a söyledikleri:
    Ölümler kolay sandı sevinçleri
    Bire ona yüze bölerim sandı
    Duyuyorum en güzel sabahımda
    Ölüm boş yere yokluğa inandı
    Ölümler kolay sandı bitişleri
    Bir kılıçta sonsuza yıkacaktı
    Biliyorum en güzel inancımla
    Ölüm kendine yok yere inandı
    Ölüm her günkü gücüne yanıldı
    O sandı ki dur dese duracaktık
    Ölüm belki de bizi çocuk sandı
    Onu görür görmez ağlayacaktık
    Bir korkuyu sunacaktı da bize
    Korkuda çöller gibi yanacaktık
    O sandı ki o bize inanmazsa
    Biz ona çaresiz inanacaktık
    Ölümler kolay sandı sevinçleri
    Bire ona yüze bölerim sandı
    Biz bir olmuş iki aynı inançtık
    Ölüm eksikliğinde kalakaldı

    Yaratanlar
    Birer sonsuzluksunuz
    Olmazı yoksadınız bir evrende
    Ölüm alsa neyi alacak sizden
    Ölüm verse ne verecektir size
    Siz her açmaza birer umutsunuz
    Ölümünüzde suçumuz büyüktür
    Yaşarken acı çektiniz
    Ondan da biz suçluyuz
    Neyleyelim siz sonsuz büyüktünüz
    Biz pek ayak uyduramadık size
    Bizi size bırakmadı korkumuz
    Uyamadık büyüklüğünüze
    Siz birer tanrısınız
    Ferhat ile Şirin dağı aşıp bilinmedik uzaklara doğru yürümeye başladılar. Oysa büyük bir kalabalık peşlerindeydi. Onlar su başlarında dura dura, çiçek toplaya toplaya ilerliyorlardı. Kalabalık, kızgın bir çabayla koşturuyordu. Başta büyülü sarkacıyla Müneccimbaşı, onun yanında Padişah, arkalarında vezirler ve damat, daha arkada da cellatlar vardı. Bir su başında yakaladılar Ferhat ile Şirin'i. Önce Ferhat'ı Şirin den ayırmaya çalıştılar. Ayıramadılar. O zaman cellatlardan biri Ferhat'ın sırtına bir bıçak sapladı. Ferhat, Şirin'le birlikte yere yıkıldı. Şirin'i götürmeye gelen Padişah kızının üstüne eğildi. "Kalk artık, bu iş bitti, gidiyoruz" dedi. Bir de baktı ki, Şirin de Ferhat'la birlikte gitmiştir. Padişah yanmasına yandı ama, ölümlerin ardından yanmak dayanmak mıdır? Şimdi yüzyılların basıp geçtiği bu uzak ülkede Ferhat ile Şirin her olmaza başkaldıran birer umut olarak masallarda, türkülerde, sevinçlerde, tutkularda, inaçlarda yaşarlar. Kime sorsanız, Ferhat ile Şirin'in öldüğünü söyleyemez. Ölümün el uzatamadığı yerdedir onlar, onlar ölümsüzlüğün kendisidir. Yaşarken dirençtiler, yaşarlıkları bitince ölümsüz oldular. Ölüm bir yoketme tanrısı olmayı onlarla birlikte elden kaçırdı. Ferhat ile Şirin'den beri ölüm, yalnızca yaşamayanları alıp gidiyor. Bir direnci, bir güzelliği, bir inancı yaratmışlar için ölüm, o günden beri çaresiz bir gülünçlüktür.

    Kaynak : Destanlar / Afşar Timuçin / Gölge Yayınları
     

Bu Sayfayı Paylaş