İç Anadolu Bölgesinin Yöresel Türküleri ve Hikayeleri

'İç Anadolu Bölgesi' forumunda Mavi_inci tarafından 10 Ocak 2011 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_inci

    Mavi_inci Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    İç Anadolu Bölgesinin Yöresel Türküleri
    İç Anadolu Bölgesinin Yöresel Türkülerinin Hikayeleri
    İç Anadolu Bölgesinin Türküleri
    İç Anadolu Bölgesinin Türkülerinin Hİkayeleri

    Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün (ZİYA'NIN TÜRKÜSÜ) - Yozgat yöresi


    (Fikriye'nin Söylediği Şekliyle)

    Çamlığın başında tüter bir tütün;
    Acı gormiyenin yürüğü bütün
    Ziya'nın atını pazara tutun
    Gelen geçen Ziyam ölmüş desinler.

    At üstünde guşlar gibi dönen yar,
    Gendi gidip ehbabları yanan yar.

    Benim yarim yaylalarda oturur
    Ak elini soğuk suya batırır
    Demedim mi yarim ben sana
    Çok muhabbet tez ayrılık getirir.

    At üstünde guşlar gibi dönen yar,
    Gendi gidip ehbabları yanan yar.

    Ham meyveyi koparttılar dalından
    Ayırdılar beni nalı yerimden
    Demedimmi nazlı yarim ben sana
    Çok muhabbet tez ayrılık getirir.

    At üstünde guşlar gibi dönen yar,
    Gendi gidip ehbabları yanan yar.

    Kemal Erdinç

    Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün (ZİYA'NIN TÜRKÜSÜ) - Yozgat yöresi

    "At Üstünde Kuşlar Gibi Dönen Yar
    Gendi gidip ehbabları kalan yar" nakaratıyla söylenen Ziya Türküsünün

    Hikayesi şöyledir;

    Ziya yakışıklı bir delikanlıdır. Yozgat'ın Karacalar Köyündendir. Aynı köyden Fikriye adlı kızı sever ve nişanlanır. Fikriye'nin babası Karacalar Köyü imamı Ali Hocadır. Ali Hoca Kızıltepe Köyüne imam olur. Ziya sık sık nişanlısını görmeye at sırtında gider. İki tarafta birbirini oldukça sevmektedir. Ziya bir gün ekin sularken üşütmüş ve karın ağrısından şikayet etmektedir. Doktora gider ama fayda bulamaz, bir hafta içinde ölür. Bir başka söylentiye göre, Ziya Bey yakışıklı, at düşkünü, çok iyi atan binen, iyi cirit oynayan bir yiğittir. İki köy arasında oynanan ciritte attan düşer orada ölür. Fikriye, nişanlısının ani ölümü karşısında duyduğu acıyı ve kederi şiire döker böylece Ziya Türküsü ortaya çıkar. Ağıtın tamamı 30 kıtadır. Yozgat'ta çok sevilen ve söylenen bir türküdür.

    Kaynak : Kemal Erdinç
     
  2. Mavi_inci

    Mavi_inci Özel Üye

    Yarim İstanbul'u Mesken Mi Tuttun? - İç Anadolu yöresi

    Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun aman
    Gördün güzelleri ben unuttun aman
    Beni evinize köle mi tuttun aman

    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

    Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
    Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
    Seninle gidenler silaci oldu aman

    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

    Yarim İstanbul'u Mesken Mi Tuttun? - İç Anadolu yöresi

    Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. Elinde su testisi, köyün çeşme başında, sıraya girmişti. Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki , on üçlerine. Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça'yla Zalha'nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı.

    Derin bir iç geçirdi.

    Bir çocuğu olsaydı bâri. Oğlan değil, kızı. O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. Çeşmeden su getirmese bile, evde aşa muşa el atar, ortalığı toplar, anasına can yoldaşı olurdu. Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri, istemezdi kız evlât. Erkek olmalıydı çocuğu. Erkek olmalı babası gibi bilekli, kocaman kocaman elli, ayaklı, kaşı gözü kudretten sürmeli. On yaşına varmadan, çifte çubuğa el atmalıydı. Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. Babasının soyunu sürdürmeli, köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup, kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı:
    Gene derin bir iç geçirdi.

    Yedi yıl, yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol, seyranı renkli İstanbul'da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü, bal dudaklı, kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya... Ağlıyası geldi birden. Düşünmek istemiyordu bunu. O pençeli, o tuttuğunu koparan, o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. "Vallaha öldürürüm!" dedi içinden sert sert. "Günahı, vebali varsa ona. Kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda. Hele böyle bir şey olsun...."

    Yanında bir karaltı. Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti, sildi elinin tersiyle gözlerini.

    Resullarin Emine anaydı gelen:

    - Ne o kınalı kekliğim benim? dedi. Öksüzüm, yavrum. Ne ağlıyon? Telâşlandı:
    - Yoook, ağlamıyorum nene...

    Gün görmüş, umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
    - Ağlıyon kınalı kekliğim, sürmelim ağlıyon. Ben bilmem mi ne diye ağladığını? Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. O nerde? Hani?

    "Kınalı keklik" gene derinden bir çekti. Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. Varsın aksınlardı Nene'nin dediği gibi, öksüze bu dünyada gülmek yoktu. Keten yelekli, burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. Dili de varmıyordu ama, unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyelim, insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı. Genç, yaşlı kadınlar, ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. Sormadılar hiçbir şey. Biliyorlardı. Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
    - Sus bacım, dedi. Sus! Bir başkası:
    - Gözlerinden döktüğüne yazık!

    Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
    - El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
    -Vallaha Amasyanın bardağı, biri olmazsa biri daha bence..
    - En doğrusu bu ama....
    - Dinlemiyor ki!
    - Bu gençlik, bu tâzelik...
    - Yedi yıl, yedi yıl anam. Dile kolay. İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?

    Sıkıldı, bunaldı. Ağlamıyordu artık. Zaman zaman bu: Mâdem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu, o da varsın istidayı boşansın bir güzel, varsındı bir başkasına. Elini sallasa ellisi, başını sallasa...

    Duramadı karıların arasında. Onüçünde bulup yitirdiği, yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. Testi dola dursun, gittiyse keyfinden mi gitmişti. İstanbul'a? Gözü kör olasıca yokluk. Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden, birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek, birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. O gece, o gece işte, nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını, neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek, çok değil yazı orda geçirip, güze, olmazsa kışa koynunda desteyle para, dönecek. O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa, eh gayri, keyfine son olmıyacaktı!.

    Başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı.
    Yedi yıl, yedi koca yıl!
    Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..

    Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana, altı yaşında mı olurdu? Bösböyük, palazlanmış delikanlı. Akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler, hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
    - Kınalı keklik kaldın gene. Bak testin doldu, taşıyor!

    Kendine geldi. İnsanoğlunun aklına şaştı. Gözleri testisindeydi güya. Testisinde olduğu halde, görememişti dolduğunu.

    Çekti lülenin altından. Güldü acı acı.

    Tuttu evinin yolunu. Tuttu ya, şimdi de aklından köyün yaşlıları, gençleri kaynaşmağa başlamıştı. Her kafadan bir ses:
    - Deli anam deli bu!
    - Doğru bacım, deli..
    - Beni yedi yıldır sılamda unutacak da..
    - Ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?

    Sonra kafa kafaya, fısıl fısıl bir konuşma. Ah bu konuşma, ah bu konuşmalar... Evden içeri girerken, Dursunların Hacı'yı hâtırladı elinde olmıyarak. İnce, kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. Testiyi bıraktı kapının yanına, geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. Odada kimse yoktu, tek başınaydı ya, deminki karılar, kızlar, orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
    - Dursunların Hacı, Kara Hacı başınızda parçalansın. Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte, bağlamıyacağım!

    Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali'sinin yanında? Değil yedi yıl, on yıl dönmese sılasına, onu gene unutamazdı işte!

    Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. Gece iniyordu köye ağır ağır. Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor, derinleşiyordu. Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. Sonra ağır ağır yükseldi göklere, ufaldı, bakır kızılını yitirdi, pırıl pırıl yanmağa, saz örtülü dumanlarıyla kerpiç evleri süslemeğe başladı.

    Canı ne yemek istiyordu, ne de su.

    Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?

    Ali bakıyordu, sadece bakıyordu.

    Oysa hem ağlıyor, hem söylüyordu:
    - Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?

    Ali susuyor, boyuna susuyordu. Taştan ses çıkıyor, Ali'den çıkınıyordu. Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
    - İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli, diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. Durmadın sözünde Ali'm. Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?

    Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış bakmış, sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. Bağırmıştı ardından, bağırmış, bağırmış... Fakat Ali...

    Uyandı. Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
    - Hayırdır inşallah, dedi.

    Kalktı usulcak, gitti kapıya, örttü, kalın tahta sürgüsünü itti. Ne olur ne olmazdı. Kara, kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü. Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz, düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş, ne de çeşmeye giderken, yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. Kesmemiş, lâf da atmamıştı ama, köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı'ya! Yedi yıldır İstanbul'u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. Dünya çoktan silinmiş, ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden.

    Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu.
    Uykusunda düş.
    Düşünde İstanbul gurbeti. Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin. Ali'sini aramağa gitmişti düşünde. Bulmuştu da. Güzellerin arasındaydı. Bir kıyıdan bakıyordu. Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor, daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını.

    O zaman, o zaman işte, gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. Ali şaşırmış, bırakıp güzellerini, koşmuştu yanına. Açmıştı ağzını Ali'sine, yummuştu gözünü:
    -İstanbul'u mesken mi tuttun? Bu güzelleri gördün beni unuttun mu? Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?

    Kaynak : Anonim
     
  3. Mavi_inci

    Mavi_inci Özel Üye

    Yandım Hudey Türküsü (Türkmen Gelini) - İç Anadolu yöresi

    Ev damına girdim aney,yandım hudey diley diley
    Elleri hamur.
    Gözünden akıyor bir sulu yağmur oy
    Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley
    Sen bu gelini

    Odasına girdim kahve büşürür oy
    Kınalı parmaklar aney yandım hudey diley diley
    Fincan düşürür
    Seni gören aşık aklın şaşurur oy
    Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
    Sen bu gelini

    Odasına girdim namaz’a durmuş oy
    Kaşları gözleri aney, yandım hudey diley diley
    Kendine uymuş
    Seni gören aşık aklın şaşurmuş oy
    Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
    Sen bu gelini

    Keten köynek giymiş yakası nazük oy
    Koluna yapturdum aney, yandım hudey diley diley
    Altun bilezük
    Öpmeye kıyamam sevmeye yazuk oy
    Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
    Sen bu gelini

    Bacasından çıkmış ayvanın dal’ı oy
    Yüzüne de vurmuş aney,yandım hudey diley diley
    Yazmanın alı
    İşte görünüyor dünyanın halı oy
    Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
    Sen bu gelini
    Elleri kınalı aney, Yandım hudey dily diley
    Taze gelini

    Yandım Hudey Türküsü (Türkmen Gelini) - İç Anadolu yöresi

    Seferberlik yıllarında askere alınanlar, ya çok uzun yılar sonra döner, yada hiç dönmezlermiş. Hele bu gidilen yer Yemen ise, geri dönme ihtimali hemen hemen hiç olmazmış.Çünkü gidenlerin çok azı sağ olarak geri dönüyormuş. Erzincan’dan bir delikanlı, uzun yıllar sevdiği kızla nihayet evlenir.Gelinle bir hafta bile birlikte kalmadan,askere alınarak yemene
    gönderilir. Bunun üzerine hem gelin, hem de kendisi çok üzülür, ama; Çare yoktur, vatan hizmetine gidilecektir.

    Askere giden delikanlıdan uzun bir zaman haber alınamaz. Bunun üzerine kendisinin öldüğüne kanaat getirilir. Bir süre sonrada bu delikanlının babası,oğlunun hanımını, yani gelinini kendisiyle evlenmeye ikna eder ve geliniyle evlenir.
    Aradan birkaç sene geçer. Delikanlı bin bir türlü meşakkat!ten sonra askerliğini bitirerek Erzincan'a döner, köyüne gider. Evine varır ki, hanımı ev damında hamur yoğuruyor. Hanımı kendisini görünce şaşkınlık geçirir ve ağlamaya başlar. Delikanlı hanımına, sevineceği yerde neden ağladığını sorar. Hanımı iki gözü iki çeşme,durumu olduğu gibi delikanlıya anlatır. Delikanlı bu durum karşısında, beyninden vurulmuşa döner. Delikanlının başına gelenlere köy halkı da çok üzülür. Bu acıklı durumu;Delikanlının ağzından, aşağıdaki türkü ile dile getirirler.

    Kaynak : Anonim
     
  4. Mavi_inci

    Mavi_inci Özel Üye

    Ölmez sağ kalırsam.. - Kırşehir yöresi

    Ölmez, sağ olursam bu yaz inşallah
    Sılayı bir daha görmek istiyom
    Çugun'a varınca ya ağşam, zabah
    Topraklara. yüzüm sürmek istiyom

    Kaman'ı, Mucur'u, Çiçekdağı'nı
    Kındam, Dinekbağı, hem Özbağ'ını
    Köylü, kentli, hastasını, sağını
    Görüp bir muhabbet kurmak istiyom.

    Hacı Bektaş, Ahi Evran Sultanı
    Aşık Paşa, Kaya Şeyhi cananı
    İmarette neslim Şeyh Süleyman'ı
    Aşk ile bağrıma sarmak istiyom.

    Ahievran, çarşı içi, hökümet
    Kümbetaltı, Kayabaşı, İmaret.
    Akrabayı, eşi dostu ziyaret
    Uğrayıp, hal-hatır sormak istiyom.

    Ne büyüktür zevki yurdu görmenin
    Kaç senenin hasretine ermenin
    Dört bir yanda methedilen termenin
    Şifalı suyuna girmek istiyom.

    Halam sağ olsa da, sesim duysaydı
    Cebime devramel, iğde koysaydı
    (Şunda yi) diyerek alma soysaydı
    Cevizi de dişle kırmak istiyom.

    Bir de gitsem tezem beni görseydi
    İçi çokelikli dürüm dürseydi
    Hele azıcık da sızgıt verseydi
    O an pirzolayı yermek istiyom.

    Dayım gilden acık köğtür aldırsam
    Emmim gilden armıt kak'ı buldursam
    Ceblerime şak leblebi doldursam
    Töhmeleyip, uşgur kırmak istiyom.

    Sögürmelik bir et çıksa satırdan
    Höşmerim, çullama gitmez hatırdan
    Kuşlukleyin hedik gelse tandırdan
    Çölmeğin içine girmek istiyom.

    Bir hağbe kemeyi yüklesem sırta
    Çıksam bir alamaç yapacak sırta
    Beş gö suvan, üç kaynamış yımırta
    Bazlama içine sarmak istiyom.

    Bunları her daim arzular özüm
    Memleket mahsülü vücuda lüzum
    Tokaloğlu kaysı, dıranı üzüm
    Tek, yimeyim, şöyle dermek istiyom.

    Bir dügün olsa da bir kayın gitsek
    Dokuz butlu tavuk lafını etsek
    Dam pilavu, gelse yisek tüketsek
    Davullu zurnalı dernek istiyom.

    Harmana denk gelse, düvene binsem
    Şöyle dabaz olup, kaşınsa ensem
    Acık bağ bellesem, acık dinlensem
    Çayıra bir pala sermek istiyom.

    Bağ bozumu üzüm haftına batsak
    Bekmez kazanına hayvalar atsak
    Boranıynan damla şiresi datsak
    Arı soksa, çamır sürmek istiyom.

    Üç arkadaş şöyle bir bahça bulsak
    Çalpıdan hatlayıp, bir üzüm yolsak
    Sağbısı dutsa da, bir rezil olsak
    O tatlı günlere ermek istiyom.

    Seğirdip, dolaşsak hep tarla dapan
    Keklik dutmak için kursaydık kapan
    Daş döğüşü olsa, vızlasa sapan
    Kafamı, gözümü yarmak istiyom.

    Bilmem ki olur mu gine becerim?
    Çayırda oynasak zıkka, acerim
    Terleyıp, karakıp, bir su içerim
    Dalağım kabarıp, böğrmek istiyom.

    Enteremi giysem, sümüğüm aksa
    Koluma silerim, yağlığım yoksa
    (Başangı) dır diye mahalle bıksa
    Kesekle camları kırmak istiyom.

    Cesurluğum dutsa, şöyle kasılsam
    Yaylıların arkasına asılsam
    Kımçıyı yiyince yere yassılsam
    Yollarda ağlayıp durmak istiyom.

    Ceviz kaval etsem, sakam da toksa
    Çızgılı oynarım, eneğim çoksa
    Koluma söylerken bir döğüş çıksa
    Sumsuk yimek, hem de cırnak istiyom

    Tok, çik, opban, mirre bir aşşık atsam
    Sakanın dımığna kurşun akıtsam
    Üç yüz enek ütüp, cebe bakıtsam
    (Ne şişiyon la) dedirmek istiyom.

    Görür m-ola bu fakirin gözleri?
    Delice Çay'ını, berrak özleri
    Kıssıkkaya serinledir bizleri..
    Neyleyım denizi, ırmak istiyom.

    Kim sorarsa yazdın bunları niye
    Gelecek nesile kalsın hediye
    Kırşehir'de doğdum, Türkmen'im diye
    Her yerde göğsümü germek istiyom.

    Ey Şemsi Yastıman, ümitli kulsun
    Kısmet ise gayen yerini bulsun
    Hemşeriler buna vasıta olsun
    Kırşehir'e selam vermek istiyom.

    Şemsi Yastıman
    Ölmez sağ kalırsam.. - Kırşehir yöresi

    Yakın bir süre önce yitirdiğimiz Şemsi Yastıman, Türk Halk Müziği'ne ''kaynak kişi'', ''derleyici'' ve ''aşık'' kimliği ile emeği geçmiş bir usta halk sanatkarıdır. Asıl adı ''Mehmet Galip Şemsettin'' olan Şemsi Yastıman, Şekerci Ahmed Ağa ve İlhamiye Hatun'un oğlu olarak 10 Temmuz 1923'de Kırşehir'de doğdu, Saza ve söze ilgisi Ortaokul yıllarında başladı. Önce Kırşehir ve çevresinde ki ustalardan etkilendi. Ankara'da bulunduğu yıllarda Yağcıoğlu Fehmi Efe ve Genç Osman'ın müzik meclislerine girerek kendini ve sazını geliştirdi. Bu yıllarda sahneye çıkmaya haşladı. Bir süre İzmir'de bulunan ve burada evlenen Şemsi Yastıman, daha sonra İstanbul'a yerleşti ve san'at hayatını burada sürdürmeye başladı. Kısa sürede şöhreti arttı, gazinolarda çalışmaya başladı. Dönemi içinde basın-yayın organlarının en çok bahsettiği sanatçılardan biri oldu. Onlarca plak doldurdu ve pek çok kez Türkiye Radyoları'nın emisyonlarına davet edildi.
    Şemsi Yastıman, özellikle halk müziği geleneğinin çalıp-söyleme tarzını benimsemiş bir halk sanatkarı olarak adından söz ettirdi. Aşıklık geleneğinin çeşitli türlerinde seslendirdiği eserlerle ve bilhassa dönemi içinde unutulmaya yüz tutmuş olan ''destan'' ve ''taşlamaları'' ile sevildi.
    Ayrıca, memleketi Kırşehir'in müzik potansiyelinin geniş kitlelere tanıtılmasına, ''mahalli sanatçı'' kimliği ile ön-ayak oldu. Sanatçı kişiliği yanında, kendi adını taşıyan dükkanında saz dersleri vererek pek çok sanatçı yetiştirdi. Türk Halk Müziği konusunda çeşitli kitaplar ve notalar yayınlayarak kültür-san'at hayatına hizmetlerde bulundu. Şemsi Yastıman, doğduğu gün ve ay'a tesadüf eden 10 Temmuz 1994 tarihinde Lapseki'de vefat etti.


    ŞEMSİ YASTIMAN'DAN TEKERLEMELER

    Allah her kula bir zenahat vermiş
    Meğerki bol nasip kısmet yazıla
    Kimine hoş geçim ganahat vermiş
    Kimine hırs vermiş doymaz az ile

    Terki diyar ettim 15 yasımda
    Dolaştım bir hayli kendi başımda
    Her ne is tuttuysam felek karşımda
    Naçar kaldım paylaşılmaz göz ile

    Torpil yoktu kimse yardim etmedi
    Küçük memur oldum maaş yetmedi
    Ev geçimi hiç de düzgün gitmedi
    Ceryan'ı kestiler galdık gaz ile

    Tuhafiyeciliği seçtim olmadı
    Terzi oldum kestim biçtim olmadı
    Kumaş mağazası açtım olmadı
    Hep malları güve yedi haz ile

    Marangoz olduk el kaptırdık hızara
    Tellal olduk kıtlık geldi pazara
    Fırıncı oldum yangın çıktı kazara
    Malım mülküm harap oldu köz ile

    Kasap oldum bereketin adı yok
    Kimi et yağsız der kimi budu yok
    Aşcı oldum yemeklerin tadı yok
    El alemi suya boğdum tuz ile

    Berber oldum belediye kapattı
    Kahvecilik yaptım sermayem battı
    Meyhaneci oldum dükkan top attı
    İçen kaçtı hepsi başka poz ile

    Demirci oldum herkes beni haşladı
    Gürültüden şikayete başladı
    Çöpcü oldum mahalleli taşladı
    Süpürürken evler doldu toz ile

    Şoför oldum arabayı devirdim
    Pilot oldum uçakları savurdum
    Vatman kaptan oldum dümen çevirdim
    Hiç bir gün rotam gitmedi düz ile

    Müteahhit oldum tez iflas ettim
    Avukat oldum hep bos dava güttüm
    Gazeteci oldum çok fazla öttüm
    Dıhtılar mapusa bir kaç söz ile

    Doktor oldum tedaviye geldiler
    İlaç verdim zehirlenip öldüler
    Dişci oldum suçu bende bildiler
    Zayıf giren çıktı şişman yüz ile

    Üfürükçü oldum kendim çıldırdım
    Müezzin oldum cemaati yıldırdım
    İmam oldum yanlış namaz kıldırdım
    Müftü el çektirdi işten vaaz ile

    Baktım hayırsızım ortada kaldım
    Vaz geçtim sanattan başka iş buldum
    İnşaata girdim amele oldum
    Ta üst kattan yere düştüm hız ile

    Vel hasılı hiç bir işte gülmedim
    Meğer kader böyleymiş bilmedim
    Birde hovardalık yapayım dedim
    Yedik mali mülkü karı kız ile

    Şemsi derki münasip bir iş bulamadım
    Gidip bir baltaya sap olamadım
    Bağlamadan başka saz çalamadım
    Akibet nafaka Çıktı saz ile.


    Şemsi YASTIMAN
     
  5. çok güzel olmuş ellerinize sağlık çok yardımcı oldu :) :) :)
     
  6. teşekkürler çook yardımcı oldu :)
     
  7. çok güzel ödevimi Yaptım
    I LOVE FoRUM
     
  8. tesekkurler odevimi yapabildim
     
  9. çok güzel olmuş elinize sağlık
     
  10. kısaları yokmu ??? :D
     
  11. ben tam olarak bulamadım :( :/
     
  12. biraz daha kısası olsa olmaz mı
     
  13. ALLah razı olsun çok iyi oldu çokda güzel oldu
     

Bu Sayfayı Paylaş