İstanbul Tanıtımı icinde İstanbul Hakkında Bilgi konusu , İstanbul Yalıları 2 Naime Sultan (Gazi Osman Paşa) Yalısı (Beşiktaş) İstanbul ili Beşiktaş ilçesi, Ortaköy Muallim Naci Caddesi üzerinde bulunan bu yalı aynı zamanda Gazi Osman Paşa Yalısı olarak da ...
| |||||||
| | #11 (permalink) |
| | İstanbul Yalıları 2 Naime Sultan (Gazi Osman Paşa) Yalısı (Beşiktaş) İstanbul ili Beşiktaş ilçesi, Ortaköy Muallim Naci Caddesi üzerinde bulunan bu yalı aynı zamanda Gazi Osman Paşa Yalısı olarak da tanınmıştır Yalı Sultan II Abdülhamit tarafından Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa’ya hediye edilmişti Yalı 1899’da onarılmış, yenilenmiş ve yalıya Naime Sultan ile Gazi Osman Paşa’nın oğlu Kemalettin Paşa yerleşmiştir Bu nedenle de yalı Naime Sultan Yalısı ismi ile anılmaya başlamıştır Yalının bulunduğu alanda daha önceki dönemlerde deniz hamamlarının bulunduğu kaynaklardan öğrenilmiştir Ayrıca dar bir yolla da buradan arkadaki bir köşke ulaşılıyordu Yalı kâgir bir zemin kat üzerine ahşaptan iki katlı olarak yapılmıştır Bunun üzerine bir de çatı katı eklenmiştir XIX yüzyılın sonunda İstanbul’da yaygın olarak yapılan simetrik planlı yalı tiplerinin bir örneğidir Harem ve selamlık bölümleri çift koridorlu olarak aynı yapı içerisinde bütünleşmiştir Bu yapıda merkezi sofanın yerini simetrik holler ve bu hollere açılan merdivenler almıştır Salon ve odalar ise yapının cephelerinde yer alır Bunlar farklı büyüklüklerde olup, çıkmalarla bir takım balkonları meydana getirmişlerdir Böylece yapının cephesine hareketli bir görünüm kazandırılmıştır Cephe üçerli pencerelerden oluşan bir aks sistemine sahiptir Zemin katta oldukça basık olan kemerli pencereler üst katlarda daha büyük ve daha yüksek olarak düzenlenmiştir Çıkmalardaki pencereler ise daha büyük dikdörtgen çerçevelerin içerisinde yarım daire kemerlidir Bu kemerlerin üst kısımları ile alt kesimleri ahşap oymalarla bezenmiştir Cephelerdeki verandalar İon başlıklı, ince, yüksek ikişer kolonla hareketlendirilmiştir Ayrıca kat çıkmalarının köşelerindeki plasterler de yine İon şeklindedir Yalının deniz cephesinde bulunan ekseni üzerindeki çıkma akroterli üçgen bir alınlıkla sonuçlanır Yakın tarihlere kadar bu yalı Gazi Osman Paşa Ortaokulu olarak kullanılmış, 2002 yılında da yanmıştır Günümüzde kendi haline terk edilmiştir Enver Paşa (Naciye Sultan Yalısı) (Şah Sultan Yalısı) Yalısı (Beşiktaş) İstanbul ili Beşiktaş ilçesi, Kuruçeşme’de bulunan bu yalı günümüze gelememiştir Şah Sultan’a ait olup, daha sonra Enver Paşa’nın mülkiyetine geçmiştir Bu yalının ne zaman yapıldığı kesinlik kazanamamakla beraber XVIII yüzyılın sonunda veya XIX yüzyılın başlarında yapılmıştır Hazine-i Hassa’nın mülkiyetinde olan buradaki yalılar dizisi ile Enver Paşa Yalısı da mülk sahiplerinden geri alınarak Osmanlı sultanlarına verilmiştir Bu yalıda uzun süre Hamdi Paşa oturmuş, ölümünden sonra Sultan II Abdülhamit (1876–1909) tarafından Sadrazam Edhem Paşa’ya ihsan edilmiştir Edhem Paşa Dâhiliye Nazırı olduğu sırada yabancı devlet misafirlerini burada ağırlamıştır Nitekim Avusturya-Macaristan Veliahtı Arşidük Rudolf 1884 yılında Edhem Paşa’yı burada ziyaret etmiştir Edhem Paşa’nın ölümünden sonra yalı Şüray-ı Devlet Reisi Sait Paşa’nın oğlu Şerif Paşa’nın mülkiyetine geçmiştir Şerif Paşa yalıyı tamir ettirirken yapı üslubunu bozmuş, denize yönelik bazı balkonlar eklemiştir Şerif Paşa bu yalıya yerleşmeye hazırlanırken Sultan II Abdülhamit yalıyı kız kardeşlerinden Mediha Sultan’a vermiştir Fatma Sultan’ın ölümü üzerine Mediha Sultan da bu yalıda fazla oturamamış Baltalimanı’ndaki onun yalısına yerleşmiştir Bundan sonra yalı bir süre boş kalmış, Meşrutiyetin ilanı sırasında Meclisi Mebusan Reisi Ahmet Rıza Bey’e kiralanmış, ardından Enver Paşa ile evlenen Naciye Sultan’a düğün hediyesi olarak verilmiştir Bu nedenle de yalı Enver Paşa Yalısı ismi ile tanınmıştır Enver Paşa yalının bahçelerini, arkasındaki sırtlarda bulunan korusunu yeniden düzenlettirmiş, korunun içerisine de Boğaziçi’ne hâkim bir köşk yaptırmıştır Enver Paşa Yalısı iki katlı, kareye yakın dikdörtgen planlı, iki orta sofalı olup, ortadaki salonların çevresine odalar sıralanmıştır Büyük merdivenlerin bulunduğu sofa ovale yakın plandadır Buradaki sofalar birbirlerine koridor ve geçitlerle bağlanmıştır Sofalar arasındaki mekânlara servis odaları yerleştirilmiştir Bezeme yönünden oldukça sade bir yapıdır Enver Paşa burada yerli ve yabancı devlet adamlarını kabul etmiştir I Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile birlikte Enver Paşa başta olmak üzere İttihat ve Terakki’nin önde gelenleri İstanbul’u terk etmişler ve yalı da kendi haline bırakılmıştır Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Enver Paşa Yalısı, Kuruçeşme’deki kömür depoları yaptırılırken yıktırılmıştır Arnavutköy Yalıları (Beşiktaş) İstanbul ili Beşiktaş ilçesi, Arnavutköy Kıyılarında XVIII yüzyıldan itibaren daha çok İstanbul’da yaşayan Rum zenginlerinin yalıları bulunuyordu Bunların arasında Hekim Mikeloğlu Nikola’nın yalısı, yanında kardeşi Yelyan’ın yalısı, Mavridioğlu’nun yalısı, Delibeyzade Oğulları’nın yalısı bulunuyordu Günümüze bu yalılardan hiçbir iz gelememiştir Ayrıca Arnavutköy iskelesinden sonra Hekim Küçük Toma Dimetraki’nin, Andonaki’nin, Konstantaki Reisoğlu Kabakulak’ın, Çuhacı Konstantin’in, Buğdan Voyvodasının, Cevahirci Kasapbaşı’nın yalıları da yine Arnavutköy ile Bebek arasına sıralanmıştı Arnavutköy’de Akıntıburnu’ndan sonra ise Türklerin yaşadığı yalılar vardı Bunlar arasında Sahilhane Kaftan Ağası Hacı Mehmet Ağa’nın, Tershane Emini Hamdi Efendi’nin iki yalısı ile sabık Hazine-i Hümayun Kethüdası Ali Efendi’nin, Hasan Halife’nin, Kasapbaşızadelerin yaptırmış olduğu yalılar bulunuyordu XVIII yüzyılda Sultan I Abdülhamit devrinin sadrazamı Halit Hamit Paşa’nın Arnavutköyü’nde yalısı vardı Halil Hamid Paşa sadrazamlığı sırasında Paşakapısı’ndaki konağında oturmasına rağmen çoğu kez de buradaki yalısına gelirdi Halil Hamid Paşa’nın idamından sonra Arnavutköy’deki yalısının eşyaları saraya götürülmüştür Sultan III Selim döneminin ünlü sadrazamı ve aynı zamanda Nizamı Cedid Ordusu’nun kurulmasında büyük hizmetleri olan İzzet Mehmet Paşa’nın da Arnavutköyü’nde yalısı vardı Paşa 1797 yılında yalının arkasındaki sırtlara padişah için bir de biniş köşkü yaptırmıştı Kaynaklardan öğrenildiğine göre bu köşkün iki yanında havuzlar, küçük bir koruluk ve çiçek bahçeleri vardı İzzet Mehmet Paşa’nın yalısına Sultan III Selim gelmiş ve kendisi için yaptırılan Biniş Kasrına çıkmıştır Padişah buraya gelince de İzzet Paşa kendisine bir at sunmuş, maiyetindekilere ise ayrı ayrı hediyeler vermişti Padişah burada, kasrın önündeki meydanda musiki dinlemiş ve akşam yemeğini yine burada yedikten sonra Beşiktaş Sarayı’na dönmüştür Ziyaretinin ertesi günü sadrazamına bir Hatt-ı Hümayun göndermiştir Cevdet Paşa tarihinden öğrendiğimize göre bu Hatt-ı Hümayun şöyledir: “Müceddeden bina ve ihya eylediğin nüsretgâh gayet müferrih ve mahallinde olduğundan haz eyledim Dünkü günüm binişle varıp teferrüc ve safa eyledim Takdim eylediğin hedayadan mahsus oldum Doğrusu tam mahallinde nezareti hoş mesire olmuş Haktaâla safayı hatır verip sair hidematı devletimde dahi nice nice mahasına muvaffak eylesin âmin ” Sultan III Selim’in ziyaretinden üç ay sonra Arnavutköyü’nde çıkan bir yangın şiddetli lodosun da etkisi ile yayılmış, köyün bütün dükkânları ile evlerini yakmıştır Bu yangın sonucunda İzzet Mehmet Paşa’nın yaptırdığı Biniş Köşkü, Halil Hamid Paşa Yalısı, Aziz Efendi Yalısı, Hasan Halife Yalısı, İzzet Mehmet Paşa’nın Yalısı, Mektupçu İbrahim Efendi Yalısı da yanmıştır Bu yangından sonra Arnavutköy yeniden imar edilmiş, iskeleden Akıntıburnu’na kadar yine Rum ve Ermeni zenginlerinin yalıları yapılmıştır Bebek Yalıları (Beşiktaş) İstanbul ili Beşiktaş ilçesi, Bebek’te XIX yüzyıl Bostancıbaşı Defterlerinden öğrendiğimize göre Arnavutköy’den sonra Bebek’te de çeşitli kişilere ait yalılar bulunuyordu Günümüze gelemeyen bu yalılar arasında Hekimbaşızade Necip Efendi Yalısı, Hazinedarbaşı Şakir Ağa Yalısı, Sultan II Mahmut dönemi Sadrazamı Salih Paşa Yalısı, Dürrizade Abdullah Molla Yalısı, Mustafa Efendi Yalısı, Yesarizade İzzet Efendi Yalısı, Dividigüzel Kerimesi Yalısı, Kadı Mehmet Efendi Yalısı, Soğancıbaşızade Kadri Bey Yalısı, Kambur Mustafa Efendi Yalısı, Cüce Hanım Yalısı, Abdullah Efendi’nin hazinedarı Osman Efendi Yalısı, Ömer Efendi zevcesinin yalısı, bebek ustası Mahmut Efendi’nin yalısı, Salih Paşa’nın yalısı, Dürrizade’nin kardeşi Ata Efendi’nin yalısı, Müderris-i Kiram’dan Tahir Efendi’nin yalısı, Şeyhülislam Esad Efendizade Mollar Efendi’nin yalısı, Nuri Efendi’nin Yalısı, İlyas Efendi’nin yalısı, Morevi Mustafa Efendi’nin yalısı, Mekke Mollası Abud Efendi’nin yalısı, Kazasker Sıtkızade Efendi’nin yalısı, Topçubaşızade Yakup Ağa’nın yalısı, Süleyman Raşit Efendizade Mehmet Bey’in yalısı, Halil Ağa’nın eşinin yalısı, Çelebi Mustafa Paşazade Bekir Bey’in yalısı, Musullu Ali Efendi’nin kızının yalısı, Hüdadar Bey’in yalısı, Hasan Tahsin Efendi’nin yalısı bulunuyordu Bebek kıyılarında bulunan çoğu II Mahmut dönemine ait olan bu yalıların bazıları yıktırılmış ve yeniden yapılmış, bazıları da yanmıştır Hekimbaşı Behçet Efendi Yalısı (Beşiktaş) İstanbul ili Beşiktaş ilçesinde, Bebek vapur iskelesinin yanında bulunan bu yalı XIX yüzyılda yapılmış olup, günümüze gelememiştir Bu yalının ilk sahibi, kaynaklara göre Sultan III Selim’in (1789–1807) Hekimbaşısı zamanın ünlü âlimlerinden Mustafa Behçet Efendi’dir (1774–1834) Behçet Efendi Sultan III Selim’in 1805’te hekimbaşısı olduğu sırada padişahın verdiği para ile bu yalıyı satın almıştır Yalıyı kimden satın aldığı ise bilinmemektedir Bu yalı tarihteki bazı siyasi toplantılara sahne olmuştur İngiltere ve Rusya elçileri ile Fransa Maslahatgüzarı 1831’de burada Osmanlı hükümetinin temsilcileri ile Türkiye ile Yunanistan arasındaki sınır ile ilgili görüşmeler yapmıştır Behçet Efendi’nin ölümünden sonra kardeşinin oğlu Abdülhak Molla 1854 yılındaki ölümüne kadar burada yaşamıştır Abdülhak Molla modern anlamdaki Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane’yi kurmuş, bu nedenle de Reisül Ulema olarak tanınmıştır Ayrıca padişahın hekimbaşılığını da yapmış, yalısında bir de eczane kurmuştur Bu eczanenin girişinde bulunan “Ne ararsan bulunur, Derde Devadan Gayri” sözü bugün dahi kullanılmaktadır Bunun yanı sıra Saray-ı Hümayun’da da bir başka eczane kurmuştur Bu eczanenin kapısına da “ Çaresiz olsa hekimi mutlak bula her derde deva Abdulhak” beytini asmıştır Aynı zamanda Abdülhak Molla devrinin nüktedan ve hoşsohbet kişilerinden idi Sultan II Mahmut, Hekimbaşı Behçet Efendi ve Abdülhak Molla’yı bu yalıda iki defa ziyaret etmiştir Abdülhak Molla’nın tek oğlu olan Hayrullah Efendi, baba mesleği olan eczacılığın yerine mülkiyeyi seçmiş ve önemli görevlerde bulunmuş, Osmanlı tarihi ile ilgili eserler yazmıştır Hekimbaşı Yalısında uzun süre oturan Hayrullah Efendi burasını bir ara Keçecizade Fuat Paşa’ya vermiştir Keçecizade Fuat Paşa’nın oğlunun Vükela Vapuru’nda ölmesi üzerine de paşa üzüntüsünden Kanlıca’daki yalıyı terk etmiştir Bundan sonra Şekip Paşa Yalısına taşınmışsa da oraya sığamamış, Hayrullah Efendi de kendi yalısında kalmasını teklif etmiştir Keçecizade Fuat Paşa Hekimbaşı Yalısında, Hayrullah Efendi de Kanlıca’daki Hekimbaşı Yalısı’nda kalmıştır Hayrullah Efendi Bebek’teki yalısına döndükten sonra Tahran Sefirliğine atanmış ve yalı İran Sefiri Hüseyin Hama’ya kiralanmış, ardından da Mütercim Rüştü Paşa’ya satılmıştır Rüştü Paşa’nın ölümünden sonra Sultan II Abdülhamid’in adamlarından Lütfi Ağa’nın oğlu Mabeynci Faik Bey yalıyı satın almıştır Sultan II Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan burada yeni bir yalı yaptırmak isteyince de Faik Bey yalıyı satmak zorunda kalmıştır Bu nedenle Hekimbaşı Yalısı yıktırılmış ancak yerine Ayşe Sultan’ın istediği yeni yalı yaptırılamamıştır Boğaziçi’nin ilk topografik haritasını yapan Mareşal Moltke Hekimbaşı Yalısı ve bahçesine de anılarında yer vermiştir: “Muhibbim gerçi bütün tabiplerin başı ise de, tababet-i katiyen tahsil etmemiştir Müşarinileyhin gayet mebzul güller ile dolu harikulade latif bir bahçesi vardır Bahçe dağın uzunluğundaki etekte setler üzerine kâindir Oradan selvi ağaçlı bir mezarlıktan geçilip benim başlıca gezinti yerim olan eski bir kaleye kadar çıkılır ” Hekimbaşı Yalısı mimarisi, iç düzenlemesi yönünden Boğaziçi’nin Avrupai üsluptaki yapılarından biri idi Bu yalıyı gezmiş olan bir yabancı gezgin de yalıyı şöyle anlatmaktadır: “Küçükbebek’te yegane şayanı dikkat ev Hekimbaşının yalısıdır Geniştir, garp usulünde tefriş edilmiştir Salonlarında oldukça güzel tablolar vardır Ziyaret ettiğim hekimbaşı elli yaşlarında, nazik, terbiyeli bir adam intibaını bırakmıştı Mukalemesinde bir nebatat aşığı olduğu hissediliyordu Türkiye’deki usulüne göre bana şekersiz kahve ile nargile ve aynı zamanda Avrupada fazla, ehemmiyetli olmayan fakat İstanbul’da nadir yetişen bir küçük tabak çilek ikram etti Ziyaretimi Eylül sonunda yapmıştım ve çilek mevsimi geçmişti Buna rağmen Hekimbaşının bahçesinde hususi surette yetiştirilmiş çilekler bulunuyordu Yalının gerisinde muhtelif çiçeklerle süslenmiş ve türlü meyveleri, sebzeleri olan güzel büyük bir bahçe dikkati çekiyordu ” Hekimbaşı Yalısı bezemesi, mimari yapısı ile Bebek’in görkemli yapılarından birisi idi Pembe renge boyanmasından ötürü de Pembe Yalı ismi ile de tanınırdı Büyük, Ortanca ve Küçük Yalı isimleri ile tanınan üç ayrı bölümden meydana gelmişti İki katlı olan yalı sonradan eklenen bölümlerle dışarıya taşırılmış, altlı üstlü ince uzun pencereler de bütünü ile denize yönelikti Yalının dışarıya taşan bölümlerindeki çatı üçgen alınlıklar şeklinde idi Yalıda büyük divanhaneler, salonlar ve odalar vardı Arka bahçesi ise arkadaki Mahmut Baba Dergâhı’nın bulunduğu Şehitlik Tepesi’ne kadar uzanıyordu![]() Âli Paşa Yalısı (Hidiva Sarayı) (Beşiktaş) İstanbul Beşiktaş ilçesi Bebek semti, Cevdet Paşa Caddesi’nde, Bebek Koyu’nun ortasında bulunan bu yalının yerinde Sultan I Abdülhamit Devri Şeyhülislamlarından Dürrizade Esseyyit Mehmet Ataullah Efendi’nin yalısı bulunuyordu Dürrizadeler Osmanlı padişahlarından itibar görmüş tanınmış bir Osmanlı ailesi idi Sultan I Mahmut’tan Sultan II Mahmut’a kadar geçen süre içerisinde beş Osmanlı şeyhülislamı bu aileden yetişmiştir Sultan III Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan Mimar Melling’e Defterdar Burnu’ndaki Neşet Abad Sarayını tamir ettirirken bir süre Dürrizadelerde misafir kalmıştır O sırada Şeyhülislam olan Dürrizade Esseyyit Mehmet Arif Efendi Sultan’a yalısının büyük bir bölümünü ayırmıştı Sultan III Selim de sık sık bu yalıya gelmiştir Dürrizade Arif Efendi’nin 1800 yılında ölümü üzerine yalı, oğlu Şeyhülislam Abdullah Efendi’nin mülkiyetine geçmişti Osmanlı kaynaklarına göre bir Ramazan ayının Cuma günü Göksu Kasrı’na giden Sultan II Mahmut iftarı orda yapmak istemiş ancak, ani bir karar değişikliği yapması maiyetini telaşa düşürmüştür Bunun üzerine civardaki yalılarda oturan devlet ileri gelenlerine haber salınmıştır Bu sırada Bebek’te Dürrizadelerin yalısına giden kişi Dürrizade Abdullah Efendi’yi Delaili Şerif okurken bulmuş ve padişahın isteğini iletmişti Abdullah Efendi hiç telaş etmemiş padişahın gösterdiği bu iltifattan son derece memnun kalmış ve sonra da kethüdasını çağırarak “Cenabı Hak ömür ve şevketi şahanelerini Müjdat buyursun Şevketmeab efendimiz bizden taam ferman buyurmuşlar Bizim yemeklerimize uygun miktarda yemek ilave edip, takdim edin” demiştir İradesi karşısında vükelanın ne yaptığını soran padişah bu olayı dinledikten sonra gülmüş “Koca herif hakikaten kibardır” demiştir Dürrizade Abdullah Efendi’nin ölümü üzerine yalının mülkiyeti Sadrazam Mehmet Emin Rauf Paşa’ya geçmiştir Onun ölümü ile de Sadrazam Ali Paşa’ya (1815–1871) geçmiştir Âli Paşa’nın sadareti ve Hariciye Nazırlığı sırasında yalı pek çok önemli konferans, ziyaret ve davetlere sahne olmuştur Burada Karadağ Konferansı (1858) toplanmış, Girit isyanını bastırma hazırlıkları yapılmış, Sultan Abdülaziz’in Avrupa ziyaretini iade etmek üzere İstanbul’a 1869’da gelen İngiliz veliahdına bir davet verilmiştir Ayrıca İmparator Franz Joseph bu yalıda misafir edilmiştir Âli Paşa’nın 1871’de yalısında ölümünden sonra Sultan II Abdülhamit (1876–1909) yalıyı satın alarak Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın annesi ve eski Hıdiv Tevfik Paşa’nın eşi Hıdiva Emine’ye 1896’da hediye etmiştir Bazı kaynaklara göre, Abbas Hilmi Paşa’nın ölümünden sonra aylık masrafı 4000 altın olan yalının giderlerini varisleri karşılayamadığından satılmıştır Yine bazı kaynaklara göre de Hıdiva Emine Hanım yalıyı kendisi satın almıştır Bu yalının ilk defa Dürrizadeler tarafından yapıldıktan sonra Sultan II Mahmut dönemi Sadrazamlarından Rauf Paşa tarafından yenilendiği de bazı kaynaklarda belirtilmiştir Günümüze gelen yapı XX yüzyılın başında yeniden yapılmış ve Hıdiva Sarayı veya Valide Paşa Yalısı olarak tanınmıştır Eski yalı 1902 yılında yıktırılmış 120 000 İngiliz Lirasına Mimar Raimondo D’Aranco tarafından yapılmıştır Günümüzde Mısır Arap Cumhuriyeti’nin İstanbul Başkonsolosluk Binası ve Başkonsolosluğun rezidansı olarak kullanılmaktadır Boğaziçi’nin en önemli yapılarından olan bu yalı geniş cephesi, denize yönelik 64 00x28 00 ölçüsündeki cephe görünümü ile iki tam katlı, çekme ve çatı katları ile birlikte 5 000 m2 kullanım alanı bulunan küçük bir saray görünümündedir Dikdörtgen planlı olan bu yapı harem ve selamlık olarak iki ayrı bölümden meydana gelmiştir Eşit ağırlıklı olarak kütlesel görünümlü, iki bölümlü binanın plan şeması dış görünümünden de kendisini belli etmektedir Yalının denize dik ekseninin güneyinde harem, kuzeyinde de selamlık bölümleri vardır Her iki bölümün plan şemaları birbirinin eşidir Ortada büyük giriş holleri ile kabul salonları buradan üst kata çıkan merdivenlerin bulunduğu açık mekânlar dikkati çekmektedir Bu mekânların iki tarafına denize paralel dikdörtgen planın iki yanında sıralanmış salon ve odalar vardır Harem ile selamlığın birleştiği bölümün tam ortasına bir kış bahçesi yerleştirilmiştir Bu bölüm, harem ve selamlığı birleştiren koridorları birer kapı ile birbirinden ayırmıştır Yapının hol ve salonları plasterler, kolonlarla hareketlendirilen bölümlerin arkasında yan mekânlarla daha da genişletilmiştir Günümüzde Konsolosluk binası olarak kullanılan selamlığın üst katında büyük bir kabul salonu ile büyük bir yemek salonu vardır Konsolosluğun rezidansı olan eski harem bölümünde ise yemek ve müzik salonlarına yer verilmiştir Yapının cephe görünümüne salonların geri çekilmesi veya öne çıkarılması ile hareket getirilmiştir Yapının deniz cephesindeki iki ucuna simetrik yüksek ve dik bir çatı ile kapatılmış bölümler ve bunların arkasında da çift kulelere yer verilmiştir Bu bölümlerde Avrupa mimarisinin etkileri açıkça görülmektedir Bunları denize yönelik sütunların taşıdığı balkonlar tamamlamıştır Yalının içerisi bezeme yönünden oldukça zengindir Merdiven korkulukları ince dallar, asma filizleri, atkestanesi yaprakları, tomurcuk ve çiçeklerden oluşan bezemelerle süslenmiştir Özellikle merdivenleri taşıyan metal çerçeveler ile basamaklardaki kolonlar bitkisel motiflerle süslenmiştir Yer yer yaldızlı olan çok zengin renklere burada yer verilmiştir Metalden yapılmış olan çiçek ve yapraklar salonlardaki kolonların başlıklarında, tavan kasetlerinde de tekrarlanmıştır Kolonların başlıklarında İon üslubu volütler, Korinth üslubu lotüslere yer verilmiştir Ayrıca tavan kasetlerinde stilize çiçekler art-nouve üslubunu yansıtmaktadır Harem bölümündeki salonların duvarları pembe ve yeşilin ağırlık kazandığı desenli kumaşlar ve kâğıtlarla kaplanmıştır Nazime Sultan Yalısı (Beşiktaş) İstanbul ili Beşiktaş ilçesi, Kuruçeşme’de, Sultan Abdülaziz’in (1861–1876) kızı Nazime Sultan Yalısı yanındaki Naciye Sultan Yalısı ile birlikte XIX yüzyılın ilk yarısında Hibetullah Hanım Sultan’a aitti Daha önce Şah Sultan’a ait olan bu yalı biri büyük diğeri de küçük olmak üzere iki ayrı yapıdan meydana geliyordu Bunlardan Ortaköy tarafındaki büyük olan yalı Enver Paşa ile evlenen Naciye Sultan’a, diğeri de Nazime Sultan’a verilmişti Kaynaklarda Nazime Sultan’a yalının ne amaçla verildiği belirtilmemiştir Bazı arşiv belgelerinde de 1900–1901 yıllarında onarıldığı yazılıdır Nazime Sultan Ali Halit Paşa ile 1889 yılında evlenmiştir Yaşamıyla ilgili birbirleri ile çelişkili bilgiler bulunmaktadır Bazı kaynaklara göre; 25 Kasım 1895’te ölmüş ve Sultan II Mahmut türbesine gömülmüştür Bazılarına göre de, Cünye’de (Beyrut) 1947’de ölmüş ve Şam’daki Sultan Selim haziresine gömülmüştür Nazime Sultan Yalısının Raimondo d’Aronco tarafından tasarlandığı iddia edilmişse de bununla ilgili kesin belgeye rastlanmamıştır Yalı denize paralel uzun ve bol pencereli, önünde rıhtımı olan iki katlı bir yapı idi XIX yüzyılın sonlarına doğru sultan sarayları için uygulanan planlar uyarınca birbirlerine eşit büyüklükte harem ve selamlıktan meydana gelmişti Yalının giriş bölümünün üst katı at nalı kemerli bir cephe görünümüne sahipti Bu görünümü ile de Boğaziçi’ndeki sultan yalılarından ayrılmaktadır Girişten sonra geniş merdivenlerle çıkılan salonlar siyah ve beyaz salonlar olarak isimlendirilmişti Salonların çevresine odalar sıralanmıştır Cephedeki çok sayıda pencereler özel bir konumdaki çerçeveler içerisine alınmış ve bunlar stilize bezemelerle hareketlendirilmiştir Çırağan Sarayı’nın yanmasından sonra bu yalı bir süre Meclis-i Mebusan binası olarak kullanılmış, hanedanın yurt dışına çıkarılmasından sonra satılmış, bir süre tütün deposu olarak kullanılmış ve sonra da yıkılmıştır Yılanlı Yalı (Beşiktaş) İstanbul ili Beşiktaş ilçesi, Bebek-Rumelihisarı Caddesi üzerinde bulunan bu yalıyı XVIII yüzyılın sonlarında Sultan I Abdülhamit’in (1774–1789) veya Sultan III Selim (1789–1807) döneminde yapıldığı konusunda iki ayrı iddia bulunmaktadır Bunun yanı sıra yalının Sultan III Mustafa zamanında yapıldığı da iddia edilmiştir Ancak bunların hiç birisi de kesinlik kazanamamıştır Yalının ilk sahibinin Reisülküttab Mustafa Efendi olduğu ve çeşitli dönemlerde de onarıldığı bilinmektedir Bu onarımlardan en önemlisinin Raşit Efendi tarafından yapıldığı kaynaklardan öğrenilmektedir Reisülküttab Mustafa Efendi’nin ölümünden sonra varisleri yalıyı Kepçe Nazırı Mustafa Efendi’ye satmışlardır Daha sonra yalının mülkiyeti Raşit Efendi’ye geçmiştir Sonraki yıllarda Raşit Efendi’nin çocukları yalı ile ilgilenmemiş, yalı içerisindeki eşyalar dağılmış ve yapı uzun süre kendi haline kalmış, 1964 yılında da şüpheli bir biçimde de yanmıştır Bu yalı sarp kayalıklar üzerinde tek katlı eli böğründelerle dışarıya taşkın biçimde yapılmıştır Harem ve selamlıktan meydana gelen yalının haremi biraz daha küçük ölçüde olup, geniş sofaları, Sakal-ı Şerif odası, meşkhanesi, selsebil odası ve arkasındaki hamamı ile kendine özgü bir görünümü vardı Bu odalar arasındaki Sakal-ı Şerif odasının ayrı bir önemi olup, Ramazan aylarında Teravih Namazı kılınır, Kandil ve bayramlarda da ziyaret edilirdi Harem kısmının 40 odadan meydana geldiği söylenirse de bu kesinlik kazanamamıştır Girişin hemen sağındaki büyük taş odada Raşit Efendi yaz aylarında hemen hemen tüm zamanını geçirmiş ve misafirlerini ağırlamıştır Yalının Türk Barok mimarisinin en güzel örneklerinden nakışlı tavanı, mermer şebekeli fıskiyeli havuzu, köşelerdeki selsebiller ile Raşit Efendi’nin çok sevdiği bu odanın ayrı bir görünümü vardı Odanın çevresi sedirler ve minderlerle kaplanmış, dolaplar onları tamamlamıştı Yalının günümüze ulaşan selamlık kısmı geniş bir set üzerinde olup, Prof Dr Y Mimar Nevzat İlhan tarafından restore edilmiş ve yapının özgün mimarisi korunmuş, içerisindeki düzenlemeler günümüzün koşullarına göre uygulanmıştır![]() Yusuf Kamil Paşa Yalısı (Beşiktaş) İstanbul ili Beşiktaş ilçesi, Bebek’te bugünkü Kemal Sadıkoğlu, Villa Berkçay, Zamir Damar ve Nuri Çapa yalılarının bulunduğu yerde XIX yüzyıl başlarında İmamzade Esad Efendi’nin yalısı ile Sultan II Mahmut’un Musahibi Sait Efendi’nin sahil sarayı vardı Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa Sultan Abdülmecit zamanında Sami Paşa ile Yusuf Kamil Paşa’yı İstanbul’a göndermişti Paşalar önceleri Arnavutköy ile Mısırlı Hanım’ın yalısında bir süre misafir kalmışlar, sonra da kendilerine yeni bir yer aramaya başlamışlardı Yusuf Kamil Paşa bir gün kayıkla Bebek’ten geçerken İmamzade Esat Efendi’nin yalısını görmüş ve yanındaki Haydar Efendi’ye dönerek “Şu yalı benim olsa da bir güzel yaptırsam” demiştir Bir süre sonra da İmamzade Esat Efendi ile yanındaki Sait Efendi’nin yalılarını satın almış, her iki yalıyı birleştirmiştir Sonra da bu iki yalıyı yıktırarak yerine Fransız Mimar Gardnier’e daha büyük bir yalı yaptırmıştır Yusuf Kamil Paşa’nın yaptırmış olduğu yalı ahşap olup, cephe görünümünde ortada üç, yanlarda da iki katlı idi Alt katta sofa yerine uygulanan mekân yuvarlak kemerli, sütunların taşıdığı bölümler halinde idi Simetrik plan düzenine göre yapılan yalının deniz tarafında iki yan sofası ile onların arkasına sıralanmış odaları vardı Yalıdan kafesli bir köprü ile arkasındaki koruluğa geçilirdi Korulukta yaptırdığı ek binalar teraslar üzerine oturtulmuştu Yusuf Kamil Paşa Yalısını zamanın pek çok tanınmış kişisi ziyaret etmiştir Bunlardan birini Haluk Şehsuvaroğlu şöyle anlatmıştır: “Böyle gecelerden birinde, devrin zariflerinden biri Yusuf Kamil Paşa’yı fevkalade eğlendirip, hoş vakitler geçirtmiş, Paşa da âdeti üzere kâhyasını çağırıp, efendiye 500 altın ihsan ettim, verirsiniz demiş Nüktedan zat o geceyi hayaller içerisinde uykusuz bir halde geçirmiş, 500 altını sabaha kadar nerelere harcayacağını bilememiş Diğer taraftan paşanın kâhyası Hüseyin Haki Efendi de bu mübalağalı ihsanı tashih ettirmiş ve ertesi sabah sabırsızlıkla kahvaltı tepsisini bekleyen nüktedan efendinin kahvaltı tepsisine bir zarf içerisinde 5 altın koymuştur Neye uğradığını şaşıran misafir hemen kâhyaya koşmuş; — Galiba bir yanlışlık oldu Paşa hazretleri dün akşam bana 500 altın ihsan etmişlerdi Bu sabah 5 altın geldi Hüseyin Haki Efendi; — Bana verilen emir böyledir başka bir şey yapamam Şimdi kendileri merdivenden aşağıya inerler Siz vaziyeti arz ediniz demiş Misafir sabırsızlıkla paşanın inmesini beklemiş ve tam paşa indiği sırada onu etekleyerek derdini anlatmış Yusuf Kamil Paşa da; —Aman efendim dün akşam işret esnasında bir halt etmişim Doğrusu bu sabah aldığınız ihsandır Misafir bir selam daha verip: — Aman efendim o haltı dün akşam değil şimdi işlediniz” demiş Yusuf Kamil Paşa yalıyı sonradan Sait Halim Paşa’nın babası Mısırlı Prens Halim Paşa’ya satmıştır Sanatkâr ruhlu bir kişi olan Halim Paşa da yalıyı zevkine göre döşetmiş, koruda musiki âlemleri tertiplemiş, devrin tanınmış ressamlarını yalıda bir araya getirmiştir Bu arada tepede yaptırdığı köşkü de resim atölyesi haline sokmuştur Uçurumun üzerinde yapılmış olan bu köşkün ahşap odasından ötürü de eski Boğaziçililer buradan Bülbül Yuvası diye söz etmişlerdir I Dünya Savaşı sırasında yalı Maarif Nezareti’nin emrine verilmiş ve Darül Eytam haline getirilmiştir Bu yüzden yalı harap olmuş, 1928–1929 yıllarında yıktırılmıştır Mazhar Paşa Yalısı (Sarıyer) İstanbul Sarıyer ilçesi Emirgân-Baltalimanı arasında bulunan Mazhar Paşa Yalısı da günümüze gelemeyen yalılardandır Mazhar Paşa Sadrazam Büyük Reşit Paşa’nın oğlu idi Devlet yönetimine girmemiş, kendi başına yaşamış, Celmiz isminde bir Çerkez kızı ile evlenmiş, ondan Necmettin, Veliddin isimli iki oğlu ile Nemciye isimli bir kızı dünyaya gelmiştir Mashar Paşa devrin ünlü aşçılarını yalısında bir araya getirmiş, onların hazırladığı yemekler Boğaziçi’nde uzun yıllar anlatılmıştır Paşa yalısında dostlarına, komşularına ziyafetler vermiştir Aynı zamanda yalıda yaşayan ağaların, uşakların, çırakların, sofracıların ve harem ağalarının işgüzarlığı terbiyeleri de çok ünlü idi Mazhar Paşa da haklı olarak bu durumdan hoşlanır, guru duyarmış Aynı zamanda musikişinas olan paşa gayet güzel tambur çalar, haremindeki saz takımı devrin en ünlü hocalarından ders alırmış Mazhar Paşa Yalısı XVIII yüzyılda yapılmış iki katlı bir yapı olup, yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır Mimari yapısı hakkında da kesin bir bilgimiz bulunmamaktadır Bu yalı XIX yüzyılın sonlarına doğru yıkılarak ortadan kalkmıştır Emirgân (Şerifler) Yalısı (Sarıyer) İstanbul Sarıyer ilçesi, Emirgan’da bulunan bu yalı, Bizanslıların Selvili Orman (Kyparades) ismini yakıştırdığı yörede bulunmaktadır XIX yüzyılın ikinci yarısına kadar Miriye ait olan Emirgan’ı Sultan III Mehmet (1593–1603) Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan Sultan III Murat (1574–1595) devrine kadar uzanan tüm resmi yazışmaları kitap halinde derleyen Nişancı Feridun Paşa’ya vermişti Bundan böyle de günümüzün Emirgan’ı Nişancı Feridun Bey’in yazlık bahçesi olmuş ve Nişancı Feridun Bey Bahçesi olarak anılmıştır Sultan IV Murat (1623–1640) Revan seferi sırasında kendisine Revan Kalesi’ni teslim eden Emirgüneoğlu Tahmasb Kuli Han’ı, kethüdası Murat Ağa’yı ve adamlarının hayatlarını bağışlamıştır Bu arada Yusuf ismini alan Emirgüne Han’a murassa kılıç, hançer vermiş ve üç hil’at giydirdikten sonra üç tuğ ile Halep Valisi yapmıştır Kethüdası Murat Ağa da Beylerbeylik rütbesi ile Trablusşam’a gönderilmiştir Kısa bir süre sonra Yusuf Ağa idam, Emirgüneoğlu da azl olmuştur Sultan Murat son derece zeki hoşsohbet bir kişi olan Emirgüneoğlu’na haslar ile Feridun Bey bahçelerini vermiş ve onu kendisine Musahip yapmıştır Emirgüneoğlu da Feridun Bey bahçelerinde kendisine sahil saray niteliğinde bir yalı yaptırmıştır Bu yapıdan Evliya Çelebi de söz etmiştir: “Cümle kapısı tarzı Acem üzere tarh olunmuş, dört duvarı billurdan bir hamamı vardır Gül ve gülistan içinde bulunan bu hamamdan bülbüllerin yuvalarında yavrularını besledikleri seyredilir Bu bağın dışında binlerce ağaç vardır ” Zarif Orgun’dan öğrenildiğine göre de; “Feridun Bey bahçeleri denmekle malum Emirgüneoğlu Yusuf’un Naip ve Mutasarrıf olduğu bahçe ki hududu sahil-i bahirde vaki ayazmadan Müslüman mezarlığına ve oradan Tırnakçızade Mehmet’in bağına ve ondan çeşmebaşı nam mevki denilerek binaların anlatılmasına geçilmiş, altı bab oda, sofa, büyük iki şahnişin, dehliz ve büyük havuzlu hamam akarsu, mutfak, kiler, yanında odalar ve bahçede meyve ağaçları ve diğer ağaçlarla su haznesi, büyük ahır, şahnişinli büyük oda ve üstünde üç şahnişinli ve şadırvanlı, altın yaldızlı, çinili oda ve şahnişinli odaya bitişik diğer odalar, üç dehliz ve bahçede bir kameriye ve su haznesi üzerinde bir köşk, dört oda, su dolabı ve bir dalyan ve bu hudut içerisinde tahminen 170 kile tohum ekilen tarlalar…” Emirgüneoğlu’nun Emirgan’daki güzel günleri çok uzun sürmemiş, Sultan IV Murat’ın (1623–1640) ölümünden sonra, iyi bir de ün yapmadığından ötürü idam edilmiştir Bundan sonra malına mülküne el konmuş, Boğaziçi’ndeki bahçeleri, yalısı Sadrazam Kemankeş Mustafa Paşa’ya verilmiştir Tarihi kaynaklar Emirgan’daki yalının sürekli el değiştirdiğinden söz etmiştir Sultan III Mustafa’nın (1695–1703) emri ile önce devrin ilmiye ricalinden Mirza Mustafa Efendi’ye, onun 1722 yılında yalıda ölümünden sonra oğlu Mehmet Emin Salim Efendi’ye, Şeyhülislâm Vassaf Abdullah Efendi’ye, onun ölümünden sonra da oğlu Esat Efendi’ye geçmiştir Esat Efendi’nin mirasçısı olmadan ölümünden sonra Sultan I Abdülhamit (1774–1789) burada cami, hamam ve dükkânlar yaptırmış, yalının bulunduğu çevre de küçük bir köye dönüşmüştür Emirgan Yalısı Sultan II Mahmut (1789–1807) zamanında yapılan Bostancıbaşı Defterlerinde Hazine-i Hümayun Baş Yazıcısı Feyzi Beyzade Mehmet Bey’in üzerinde görülmüştür Daha sonraki yıllarda da Asakir-i Mansure-i Muhammediye Seraskeri Vidinli A Hüseyin Paşa’ya 1828-1829’da satılmıştır Bundan sonra Mekke Emiri Şerif Abdiillah Paşa bu yalıyı satın almış, onun ölümü ile de Sait Çiftçi’ye satılmıştır Yalının selamlık bölümü Kültür Bakanlığı tarafından 1968 yılında kamulaştırılmıştır Harem bölümünde ise Sait Çiftçiler’e ait bir köşk bulunmaktadır İstanbul’da 1840–1850 yıllarında yaşamış olan ve Ayasofya’yı onaran G Fosatti Vidinli Hüseyin Paşa Köşkü ismi ile bu yapının bir de rölövesini çizmiştir Emirgan Yalısı harem ve selamlık olmak üzere ahşap ve iki ayrı bölümden meydana gelmiştir Çeşitli ağaç ve çiçek bahçeleri ile kaplı geniş bir alan içerisindeki selamlığın bol ışıklı geniş pencereleri vardı Selamlık ve harem arasında geçişi sağlayan direkler üzerindeki asma köprü her iki yapıyı da birbirine bağlıyordu Yalı halkının bahçeye inmeden doğrudan doğruya selamlıktan hareme geçişini sağlayan bu köprü 1946 yılında yıktırılarak ortadan kaldırılmıştır İstanbul Üniversitesi Kütüphanesindeki Sultan II Abdülhamit devri fotoğraf albümündeki resimlerde bu köprü açıkça görülmektedir Emirgan Yalısı’nın haremi günümüze gelememiştir Selamlık kısmı şahnişinli, yonca planlı olup, ana salonunun üç cephesinde sıralanmış pencereler ile denize açılmış bir divanhane görünümündedir Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı’nın yazlık divanhanesini hatırlatan bu salonun ortasına fıskiyeli bir de havuz yerleştirilmiştir Selamlığın alt katı deniz tarafındaki penceresiz taş duvarların ardında kalmış, içeriye giriş yandaki yedi basamaklı bir merdivenle sağlanmıştır İlk yapıldığı dönemde burada bir de kayıkhane bulunuyordu Yalının önünden geçen yol nedeni ile bu kayıkhane iptal edilmiştir Yalının sahanlığının sağında bahçeye aşılan bol ışık alan camekânlı bir yemek odası solda da küçük bir oda vardır Yalının tüm odalarının duvarları, tavanları yağlı boya resimlerle bezenmiştir Aynı zamanda yaldızlı nakışlar, çiçek bezemeli motifler de onları tamamlamıştır Bu bezemeler barok üslupta olup, Topkapı Sarayı harem dairesi ile benzerlikler göstermektedir Bu bezemeler Çanakkale Bayramiç ilçesindeki 1789 tarihli Hadimoğlu Konağı ile de benzerlik göstermektedir Yalı bahçesinde XX yüzyılın ilk yarısında yapılmış üç katlı müştemilat bulunmaktadır Bu bölüm Kültür Bakanlığı’nın misafirhanesi olarak kullanılmıştır Emirgan Yalısı’nın müze olarak düzenlenmesi düşünülmüş bunun için de Topkapı Sarayı, Türk ve İslam Eserleri Müzesi ve Divan Edebiyatı Müzesi’nden, dışarıdan satın alınan eserlerle döşenmiştir Ancak müze kurulamamıştır Emirgan Yalısı 1980 yılından sonra Kültür Bakanlığı, Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin yönetimine geçmiş, restorasyonu ve iç bezemeleri yapılmıştır Günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi’nin yönetimindedir Ferik Ahmet Afif Paşa Yalısı (Sarıyer) İstanbul ili Sarıyer ilçesi, İstinye-Yeniköy sahil yolu üzerinde yer alan bu yalı Levazımat Reisi (İaşe İşleri Bakanı) ve Birinci Ferik Ahmet Afif Paşa (1852–1920) tarafından 1900–1910 yıllarında Mimar Alexandre Vallaury’e yaptırılmıştır Bu yalının ilk sahibinin Koca Reşit Paşa’nın kızı Ferendiz Hanım’a ait olduğunu Haluk Şehsuvaroğlu belirtmiştir Bu durumda Ahmet Afif Paşa’nın bu yalının yerine yenisini yaptırdığı anlaşılmaktadır Yalı zemin üzerine iki normal bir de çatı katından meydana gelmiştir Yalının girişleri sağ ve sol yan cephelerinde üç kollu merdivenler ile sağlanmıştır Kara tarafı cephesinde ise yalnızca servis merdivenlerine açılan servis girişleri bulunmaktadır Yalının planı denize dik bir eksene göre simetrik olarak yapılmıştır Bu nedenle deniz cephesi dar, kara cepheleri daha geniş olup, yalının her odasından denizin görülmesi böylece sağlanmıştır Yalının ana merdiveni yalnızca iki katı birbirine bağlamaktadır Deniz cephesindeki köşe odaları küçük çıkmalar halinde denize yönelmiştir Bu yöneliş yalı mimarisinde tek bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır Ayrıca bu çıkmalar kuleler şeklinde daha belirginleştirilmiştir Mimari düzeninde dengeyi sağlayabilmek için de yalının kara tarafındaki iki köşesine de soğan kubbeli iki kule daha eklenmiştir Yalının deniz cephesi, ince uzun pencereleri, pencereler ile katlar arasındaki boşlukları dolduran mimari dekorasyon ile hareketli bir görünüm sağlanmıştır Ayrıca ahşap panolar onları tamamlamıştır Burada Mimar Vallaury üç açıklıklı mimari ögelere de yer vermiştir İç mekânlarda ise birinci ve ikinci katlardaki tavanlar muşamba üzerine alçı ve altın varaklı kalem işleri ile bezemeler yapılmıştır Yan duvarlarda sistematik şekilde panolar halinde kalem işlerine yer verilmiştir Kara cephesindeki odaların tavan göbeklerinde ise ağırlık rokoko üslubundadır Sait Halim Paşa Yalısı (Sarıyer) İstanbul ili Sarıyer ilçesi, Yeniköy Köybaşı Caddesi üzerinde, Yeniköy vapur iskelesine 100 m uzaklıkta olan bu yalı XIX yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır Yalının mimarı Petraki Adamanti isimli birisidir Bu yalıda ampir ve eklektik üsluplar bir arada uygulanmıştır Yalının ilk sahiplerinin Düzoğulları isimli bir aile olduğu, sonradan İstanbul Rumlarının temsilcisi olarak tanınan Logothete Nicolas Aristarhis isimli bir kişiye, sonra da V Lahos isimli bir Rum bankerinin mülkiyetine geçmiştir XIX yüzyılın sonlarında Sait Halim Paşa bu yalıyı satın almıştır Sait Halim Paşa Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu, Vezir Halim Paşa’nın da büyük oğludur Lozan Üniversitesi Siyasal Bilimler Bölümü’nü bitirdikten sonra paşalık unvanı ile devlet şurası üyeliğine getirilmiştir Sultan II Abdülhamit zamanında Mısır ve Avrupa’ya giderek jön Türk hareketlerinin önde gelen kişilerinden biri olmuştur İttihat ve Terakki Fırkası’nda rol almış, genel sekreterlik görevini de üstlenmiştir Meşrutiyet’in ilanından sonra Türkiye’ye dönerek Ayan üyeliği, Devlet Şurası Başkanlığı, Hariciye Nazırlığı yapmış, 1913’te de Sadrazam olmuştur Sadaret Makamından 3 Şubat 1917’de ayrılmasına rağmen Malta’ya sürülmüştür Türkiye’ye dönmesine izin verilmemiş Roma’da 1921’de bir Ermeni komitacısı tarafından öldürülmüştür Mezarı İstanbul’da Mahmut Paşa Türbesi’ndedir Sait Halim Paşa yalıyı Papa Kalfa isimli bir ustaya onarttırmış, bazı yeni ilaveler ve değişiklikler yaptırmıştır Bundan böyle yalı Sait Halim Paşa Yalısı ismi ile tanınmıştır Sait Halim Paşa’dan sonra oğlu Prens Halim’e geçen bu yalı 1968’de Turizm Bankası tarafından satın alınmış ve yeniden restore edilmiştir Turizm Bankası ile TAÇ Vakfı arasında düzenlenen 16 6 1981 tarihli protokol uyarınca yalının iç süslemeleri dışında kalan restorasyon projeleri TAÇ Vakfı tarafından yapılmıştır Projeleri Y Mimar Sinan Genim hazırlamıştır Turizm Bankası 1989’da Türkiye Kalkınma Bankası’na dönüşünce de yalının yeni sahibi Türkiye Kalkınma Bankası olmuştur Yalı bahçesi yaz aylarında kısa bir süre restoran olarak işletilmiş, içerisi de XIX yüzyıl yalılarını yansıtacak biçimde müze-yalı olarak düzenlenmiştir Bir süre Başbakanlık yazlık konutu olarak kullanılan yapıda resmi toplantılar yapılmıştır Sait Halim Paşa yalısı eski kaynaklardan öğrenildiğine göre, setler halinde koruluklara kadar uzanıyordu Boğaziçi’nin pek çok yalısında görüldüğü gibi burada da arkadaki sırtlara bağlanan bir köprüsü vardı Yalı harem ve selamlık olmak üzere iki ayrı bölümden meydana gelmiştir Denizden bakıldığında kuzeyi harem, güneyi de selamlıktır Her iki bölüm aynı yapıda birleştirilmiştir Yalı bahçesine Boğaz yolu üzerindeki kapıdan girilmektedir Yalı bahçesine Boğaz yolu üzerindeki kapıdan girilmektedir Yalı bodrum üzerinde iki katlı olup, rıhtımında harem ve selamlığa açılan kapılar bulunmaktadır Bu kapıların önündeki iki aslan heykelinden ötürü de yalıya Aslanlı Yalı ismi verilmiştir Yalının cepheleri çıkmalarla yer yer hareketlendirilmiş, alt ve üst katları bir kornişle ikiye bölünmüştür Ahşap panjurlu pencerelerin bir kısmı üçgen alınlıklarla sonuçlandırılarak cephe hareketliliğine farklılık getirilmiştir Yapı ana planı doğrultusunda orta sofa çevresinde sıralanmış odalardan meydana gelmiştir Sait Halim Paşa’nın yaptırdığı onarımlarda orta sofa bir merdiven holüne dönüştürülerek denize yönelik geniş cephe Venedik odası, Altın Oda, Japon Odası isimleri altında üç büyük odaya dönüştürülmüştür Yalının ortasında yer alan merdiven çatıdaki fenerler bu dönemde yapılmış ve onlara bir de denize yönelik balkon eklenmiştir Camekânlı girişten birkaç basamak çıkıldıktan sonra harem ve selamlık hollerine ulaşılmaktadır Harem holünün alçı, nakış ve kakma işlerle zengin bir bezemesi vardır Buradan barok üsluptaki bir merdivenle üst kata çıkılmakta, bahçeye yönelik tarafta yekpare kristal avizeler ile duvarlardaki tablolarla zengin bir görünümü olan yemek salonuna girilmektedir Buraya bir de çalışma odası eklenmiştir Selamlık bölümünün girişi ahşap lambrili ve Kütahya çinileri ile kaplıdır Girişin karşısındaki duvara da Venedikli ressam Clement’in oldukça büyük bir tablosu yerleştirilmiştir 1865 tarihli olan bu tabloda bir av sahnesi canlandırılmış ve Sait Halim Paşa’nın babası Kavalalı Mehmet Ali Paşa da burada görüntülenmiştir Selamlık girişinin sağındaki bekleme odasından resmi kabullerin yapıldığı orta mekâna oradan da hareme geçilmektedir Osmanlı İmparatorluğu’nun I Dünya Savaşı’na girmesinde büyük etkisi olan Türk-Alman ittifakı 2 Ağustos 1914’te Sadrazam Sait Halim Paşa ile Alman elçisi Wangenheim tarafından bu orta mekânda yapılmıştır İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen kişilerinden Enver Paşa, Talat Paşa ve Büyük Cemal Paşa Sait Halim Paşa ile birlikte sık sık toplantılar düzenlemiştir Sait Halim Paşa Yalısı’nın bezemeleri XIX yüzyıl Batı üslubu ile Osmanlı sanatının bir çeşit bütünleşmesinden oluşmuştur Yalının iç dekorasyonunda eklektik üslup kendisini açıkça göstermektedir Burada zengin altın yaldızlı bezemeler içerisinde alçı kaplamalar, kabartmalar, sedef bağa ağaç işçiliği, bitkisel geometrik şekiller, yazı ve resimler bir uyum içerisinde bir arada kullanılmıştır Osmanlı, Mısır ve XVI Louis üslubu mobilyalar, Murana avizeleri de onları tamamlamıştır Ayrıca kaynaklarda, Aleexandere, Berrchere, Clement, Crapalet, Dalpy, Henery, Leray, Roullet, Valery gibi ünlü ressamların eserlerinin yanı sıra Mahmut Celaleddin, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Hafız Osman’ın yazıları, Kütahya çinileri, bronz heykeller ve çeşitli Osmanlı-İran halılarının da bu yalıda bulunduğu belirtilmiştir Sait Halim Paşa Yalısı 1995 yılında bilinmeyen bir nedenle kısmen yanmış, içerisindeki eserlerin ne olduğu konusunda çeşitli iddialar ortaya atılmıştır Yalı yeniden restore edilmiştir Kocataş (Necmettin Molla) Yalısı (Sarıyer) İstanbul ili Sarıyer ilçesinde bulunan bu yalı Abraham Paşa, Molla Bey, Necmettin Molla Yalısı isimleri ile de tanınmıştır XIX yüzyılın sonlarında Neo-Klasik üslupta, ahşap, bağdadi tekniğinde yapılan Abraham Paşa Yalısı Kocataş Yalısı’nın yanında bulunuyordu Bu yalı yanarak ortadan kalkmıştır Kocataş Yalısı Sultan II Abdülhamit (1876–1909) döneminde kısa bir süre Sadrazamlık yapan daha sonra da Adliye Nazırı olan Abdurrahman Nurettin Paşa tarafından Mimar Sarkis Balyan’a yaptırılmıştır Bu yalı arkasındaki 17 123 m2’lik bir alanda yer almıştır Üç katlı yalının ortasındaki ana bölüm ve bunun iki yanındaki ikişer katlı servis binalarından meydana gelmiştir Bu binalarla ana bina arasında katlarla bağlantı bulunmaktadır Asıl yapıya dört sütunun taşıdığı bir portikten girilmektedir Bu portiğin üzerindeki iki kat dışarıya çıkıntılı olarak yükselmiştir Bu çıkmanın son katının üzerinde üçgen şeklinde bir alınlığa yer verilmiştir Cephelerdeki düz ve basık kemerli olan pencerelerin tümü panjurludur Girişin hemen ardında yer alan taşlığa ikisi karşıda olmak üzere dört kapı açılmaktadır Bu kapılardan sağ ve soldakilerden ikisi şömineli odalara açılır Karşısına gelen camekânın hemen ardında yine sağ ve solda yan binalara geçişi sağlayan koridorlar vardır Aynı zamanda burada önce çift sonra da tek yönlü olarak üst kata çıkan ana bir merdiven bulunur Bu merdiven rokoko üslubunda dökme demir korkulukludur Duvarları ise yağlı boya natürmort boyalarla bezenmiştir Merdivenin birinci sahanlığından camekânlı geniş bir kapı arka balkona açılır İkinci kattaki sahanlıktan büyük bir salona geçilir Bu salonun çevresinde de yan odalar bulunmaktadır Burada yanlardaki kapılardan alt katta olduğu gibi yan binalara geçiş sağlanmıştır Bu salonlar kabartma alçı rokoko bezemelerle süslenmiştir Yalının üçüncü katında basık tavanlı odalar bulunur Bunların hizmetli odaları olarak kullanıldığı sanılmaktadır Yan taraftaki servis binalarında da mutfak ve kilerler vardır Mustafa Reşit Paşa Yalısı (Sarıyer) İstanbul ili Sarıyer ilçesinde, Baltalimanı- Hisar Yolu üzerinde, Mustafa Reşit Paşa’nın XIX yüzyılda yaptırmış olduğu ahşap yalısı bulunuyordu Bu yalıda 1838, 1839, 1840 ve 1846 yıllarında İngiltere, Fransa, Rusya ve Belçika ile yapılan ikili ticari ve siyasi anlaşmalar imzalanmıştır Mustafa Reşit Paşa bu yalının yanına XIX yüzyılın ortalarında Balyan ailesinden Mimar Sarkis ve Karabet Amira Balyan’a saray niteliğinde kâgir bir yalı yaptırmıştır Bu yalı Sultan Abdülmecit’in kızı Fatma Sultan’ın Mustafa Reşit Paşa’nın oğlu ile evlenmesi sırasında Osmanlı hazinesince satın alınarak yeni evlilere verilmiştir Sonraki yıllarda Sultan Abdülaziz devrinde bu sahil sarayının çevresine yeni köşkler ve binalar eklenmiştir Fatma Sultan’ın 1883 yılında ölümünden sonra yalı boşalmış ve kız kardeşi Mediha Sultan’a verilmiştir Mediha Sultan’ın Damat Ferit Paşa ile evlenmesi üzerine yapıya bir de harem binası eklenmiştir Bu yalı Cumhuriyetin ilanına kadar Fatma Sultan’ın mülkiyetinde kalmıştır Cumhuriyet döneminde bir süre boş kalan yapı Balıkçılık Enstitüsü’ne devredilmiştir Bu arada Damat Ferit Paşa’nın kitaplığı, yalının eşya ve tabloları satılmıştır Günümüzde yalının harem dairesi Baltalimanı Kemik Hastalıkları Hastanesi olarak kullanılmaktadır Neo-Klasik üsluptaki bu yalı geniş bir avlu çevresinde olup, bahçesinde havuz ve köşkleri ile deniz hamamları bulunmaktadır Yalı dikdörtgen planlı olup, yan cephelerden masif kolonlarla dışarıya taşırılmıştır İki katlı yapının birinci katının ortasında dikdörtgen bir sofa bulunmakta olup, bu sofanın duvarları aynalarla kaplanmış, içerisine mermer kaplamalar yerleştirilmiştir Yapının birinci katı üç yönlü koridorlarla çevrilmiş, çevresine odalar yerleştirilmiştir Yapının cadde üzerindeki birinci katı dört iri konsolun taşıdığı çıkma ile dışarıya taşırılmıştır Yalının zemin katında üst kata çıkan üç merdiven vardır Bu merdivenlerden biri birinci katın holüne çıkan ana merdiven, ikincisi ana merdivenin sahanlığından havuza inen merdiven, üçüncüsü de servis merdivenidir Yalının havuzunun üzeri yakın tarihlerde kapatılmış ve özelliğini yitirmiştir Bu havuzun üzeri ikinci kat damına kadar yükselen piramidal bir camekânla kapatılmıştır Günümüzde bu camekânlı bölüm halen mevcuttur Yalının rıhtımında açık yüzme havuzu ile kapalı bir deniz hamamı vardı Bahçesinde bulunan Hünkâr Köşkü ile arkasındaki tepenin yamacındaki hamam önünden geçen yolun genişletilmesi sırasında yıktırılmıştır İtalyan Elçiliği Yalısı (İtalyan Sefareti Yazlık Binası) (Sarıyer) İstanbul ili Sarıyer ilçesi Tarabya Kefeliköy Caddesi’nde bulunan bu yalı İtalyan Dışişleri Bakanlığı tarafından, İtalyan Mimarı Raimondo d’Aronco’ya 1905–1906 yıllarında yaptırılmıştır Bu yalı eski elçilik binasının yerine yapılmış, yalnızca eski yapıdan birinci terasın altında bulunan servis yapıları, mutfak ve kömür deposu korunmuştur İtalya Udine’de bulunan d’Aronco’nun arşivinde bulunan çizimlerden eski yapının bugünkü yapıdan daha küçük, üç katlı ve sade bir mimari üslupta olduğu anlaşılmaktadır Yalı ahşap kazık temeller üzerine oturtulmuştur Burada karma bir yapım tekniği uygulanmıştır Zemin kat kâgir, kat döşemelerinin araları tuğla dolgulu putrellerle volta tekniğinde yapılmıştır Zeminin üzerindeki katlar ahşap, tuğla dolgulu ve bağdadi sıvalıdır Günümüze gelen yalı 27 00x20 00 ölçüsünde dikdörtgen planlı, dört katlı bir yapıdır Uzun kenarı yönündeki eksenine göre simetrik bir plan düzeni göstermektedir Buna göre orta kısımda birer orta hol ve çift kollu geniş merdivenlere yer verilmiştir Kuzey cephesinde merdiven holü 3 m kadar dışarıya taşırılarak burada da bir simetri uygulanmıştır Yapının zemin katı giriş eksenine göre simetriktir Üçüncü katta merdivenler sona ermekte, kuzey cephesinin dört katlı diğer cephelere göre üç kat olarak sona erdirilmesi ile bu kez cephe görünümünde simetriden uzaklaşılmıştır Bu durum üçüncü katın güney cephesindeki çıkma, balkon ve üzerini örten çatı ve saçakla daha belirginleşmektedir Bu tür üslubun d’Aronco’ya özgü olduğu bilinmektedir Yapının çatısı kuzeyde üçüncü kata kadar inmekte ve bu da yalıya farklı bir görünüm vermektedir Üst katta denize yönelik balkon büyük bir kemer içerisine alınmış, üzerine de büyük girlantların asıldığı kraliyet arması ve bir de yıldız yerleştirilmiştir Yapının güney cephesi ise farklı bir görünümdedir Bahçeye büyük bir terasla açılan güney cephesinde taş plasterler küresel köşe taşları ile yapının sınırları belirginleştirilmiştir Buradaki geniş saçak balkonları örttüğü gibi üst kattaki odaları da gizlemektedir Yalının taş döşeli zemin kat holü simetrik olarak iki yanında birer çift kolonla sınırlanmış ve bir iç avlu görünümüne bürünmüştür Burada bir minerva heykeli görülmektedir Yapının tüm katlarında d’Aronco’nun diğer yapılarında çok sık kullandığı gibi art-nouva üslubunda bezemeye yer verilmiştir Bunlar çiçek şeritleri, stilize motifler, çeşitli figürler, kasetli bölümler, meandr şeritleridir Avusturya Elçiliği Yalısı (Avusturya Sefareti Yazlık Binası) (Sarıyer) İstanbul ili Sarıyer ilçesi, Yeniköy’de 36 dönümlük bir alan Osmanlı-Avusturya dostluğunun bir nişanesi olarak Sultan II Abdülhamit’in isteği ile Mıgırdıç Cezayirliyan’dan kamulaştırılmış ve Avusturya-Macaristan İmparatoru II Franz Joseph’e 1898 yılında hediye edilmiştir Bu alanda Avusturya Elçiliği yazlık binası yapılmıştır Neo-Klasik üslupta kâgir ve üç katlı olarak yapılan bu yalı 36 00x27 00 m ölçüsündedir Zemin katının altında binanın hemen hemen yarısından fazlasını kaplayan bir de bodrum katı bulunmaktadır Yalının müştemilat binaları da bahçesinde yer almaktadır Yalının birinci ve ikinci katları üçüncü kata göre daha yüksek ve daha gösterişlidir Belki de yalının üçüncü katı daha sonraki yıllarda buraya eklenmiştir Kütlesel görünümünü hafifletmek amacı ile çok sayıda geniş pencereler yapının tüm cephesini kuşatmıştır Ayrıca balkon ve teraslar da kütlevi görünümü azaltan diğer unsurlardır Simetrik görünüm iç ve dışarıda uygulanmıştır Deniz cephesinin sağındaki görkemli bir portal ile yapıya girilmektedir Bu katta orta sofadan geniş merdivenlerle üst kata çıkılmaktadır Bitki motifleri ile bezeli demir döküm korkulukları olan bu merdivenin görkemli bir görünüşü vardır Kabul ve toplantı salonu olarak düzenlenen bu kat hemen hemen bu katın bütününü kaplamaktadır Yalının üst katı hizmet binalarına ayrılmıştır Günümüzde Avusturya Konsolosluğu’nun resepsiyonlarının verildiği, özel toplantıların yapıldığı yalıda ayrıca Avusturya Kültür Ofisi de hizmet vermektedir Alman Elçiliği Yazlık Köşk ve Yalıları (Sarıyer) İstanbul ili Sarıyer ilçesi Tarabya Koyu’nda, Yeniköy-Tarabya Caddesi üzerinde bulunan bu köşkler büyük bir bahçe içerisine yerleştirilmiştir Yapıların bulunduğu bu alanda eski Tarabya Kasrı bulunuyordu Günümüzde alt bahçede bu kasra ait bir kemer kalıntısı ile Sultan Abdülaziz’in tuğrası görülmektedir Bunun yanı sıra eski Tarabya Kasrı’ndan kalmış ve depo olarak kullanılan bir de mutfak bulunmaktadır Bu yapılar XIX yüzyılın ikinci yarısında eklektik üslupta yapılmıştır Buradaki yapıların yerleşiminde arazi konumundan ötürü simetri uygulanamamıştır Ana bina, yeni elçilik evi ve müsteşarlık binası bulunmaktadır Yapılarda farklı üsluplar uygulanmıştır Dilimli moresk kemerlerin kule figürleri ve çatı uçlarında görülen mızrak biçimli öğeler dikkat çekicidir Ön kısımda, denize yönelik elçi evinde ise tamamen eklektik üslup görülmektedir Bu yapıların arasında bir de şapel, çeşme ve mezarlık bulunmaktadır Buradaki mezarlıkta I Dünya Savaşı’nda şehit olan askerler ile Mareşal Von der Goltz gömülüdür Şehitlerin anısına yapılan rölyefler de Georg Kohl’a aittir Üst bahçe terasında 1835–1839 yıllarında Türkiye’de bulunmuş olan General Moltke’nin anısına bir anıt yapılmıştır Burada bronz bir madalyon içerisinde Moltke’nin porfirden yapılmış portresi bulunmaktadır Ayrıca kaidenin bir yüzünde Sultan II Abdülhamit’in tuğrası, diğer yüzünde de İmparator II Wilhelm’in monogramları görülmektedir Buradaki yapılar dikdörtgen planlı, ikişer katlı olup, üzerleri kırma çatı ile örtülmüştür Bu çatıların üzerine gizli çatı katları da yerleştirilmiştir İki yan cephelerde çatılar üçgen alınlıklarla daha belirgin bir şekle sokulmuştur Yapıların içerisinde geniş bir holün çevresinde odalar sıralanmış olup, iç düzende simetri kendisini açıkça göstermektedir Rus Elçiliği Yalısı (Rusya Sefareti Yazlık Binası) (Sarıyer) İstanbul ili Sarıyer ilçesi Büyükdere-Sarıyer Caddesi üzerinde, geniş bir bahçe içerisinde yer alan Rus Elçiliği yazlığının yapım tarihi ve mimarı bilinmemektedir XIX yüzyıl başlarına ait, Sultan II Mahmut (1808–1839) dönemi Bostancıbaşı Defterlerinde bu yalıdan “Kurbinde Rusya elçisinin kebir yalısı” olarak söz edilmiştir Ayrıca Melling’in albümündeki gravürde de Rus elçilik binası görülmektedir Yalının iki yanında da Rus elçilik mensuplarına ait yapılar bulunmaktadır Melling yalının bir İngiliz mimarı tarafından yapıldığını belirtmiştir Günümüze gelen Rus Elçilik Binası gravürdekilerden farklı bir görünümdedir Gravürlerde denize dik konumda iki yan kanat ve bunları birleştiren bir orta bölüm görülmektedir Oysa bugünkü yapının yan kanatları gravürlere benzediği halde orta bölümünün oldukça farklı olduğu görülmektedir Her iki bölüm arasında da belirgin bir üslup farkı vardır Buna dayanılarak orta bölümün sonradan yapıldığı sanılmaktadır Neo-Rönesans ağırlıklı olan orta binanın girişinde üç bölümlü portiğe yer verilmiştir Kompozit başlıklı dört yüksek kolonun taşıdığı bu portiğin üzerinde birinci katın balkonu bulunmaktadır Geniş bir silme ile ayrılan üst kattaki dikdörtgen söveli pencereler üçgen biçimli kabartma bezemelerle süslenmiştir Çatı altında da oldukça geniş, dişli bir saçak frizi bulunmaktadır Yan kanatlar yüksek bir su basman üzerinde tek katlı olup, ahşaptan yapılmıştır Burada da yarım daire kemerler, üçer açıklıklı bir bölüm, kompozit başlıklı plasterler dikkati çekmektedir Günümüzde bu yapılar grubu oldukça harap durumda olup, kullanılmamaktadır İpsilante Yalısı (Sarıyer) İstanbul ili Sarıyer ilçesi Tarabya’da bulunan bu yalı, Bab-ı Âli’de tercüman olarak çalışan, Eflâk ve Boğdan’da voyvodalık yapan Fenerli Rum ailelerden İpsilantiler tarafından XVIII yüzyılda yaptırılmıştır Bu aileden Aleksandros İpsilanti Rus yanlısı bir siyaset gütmüş ve Osmanlı İmparatorluğu’nda kalamayacağını anlayarak Saint-Petersburg’a kaçmıştır Bunun üzerine yalısı Sultan III Selim tarafından 1807’de Fransa Büyükelçisi General Sebastiani’ye elçilik yazlığı olarak verilmiştir İpsilanti Yalısı XIX yüzyılın ikinci yarısında onarılmış ancak, 1913 yılında çıkan bir yangınla esas bina yanmış, geriye müştemilat binaları ile XIX yüzyılın ortalarında buraya eklenen ek bina kalmıştır Günümüzde bu yapı onarıldıktan sonra 1989’da Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu İdaresi Bölümü’ne verilmiştir İpsilanti Yalısı’nın XIX yüzyıl başlarındaki durumu Melling’in 1819 yılındaki bir gravüründe görülmektedir Bu gravüre göre; yaklaşık 3–4 m enindeki küçük bir rıhtımın arkasında, küçük bir bahçe ile ayrılmış iki bina bulunmaktadır Bunlar kâgir bir zemin üzerine ikişer katlı yapılardır Konsollarla dışarıya taşırılmış, yan yana dizilmiş çıkmalar yalının deniz cephesine hareketli bir görünüm kazandırmıştır İkinci kat seviyesindeki çıkmalar birinci kata göre öne doğru daha geniş çıkıntılıdır Denize yönelik pencereler zemine kadar inmekte olup bu da iç mekâna büyük bir aydınlık kazandırmaktadır Yalının üst katına ayrıca barok üslupta oval tepe pencereleri de yerleştirilmiştir XX yüzyılın başlarında çekilmiş bir fotoğrafta karmaşık cephe düzeni yerine, yalın bir cephenin olduğu görülmektedir Asıl yalıyı oluşturan ve 1913’te yanan yalı dışarıya doğru iki kademeli çıkmalarla Melling albümündeki gravüre benzemektedir Bununla beraber bazı ayrıntıları bulunmaktadır XIX yüzyıl başlarına ait olan yapıda yedi çıkma görülürken XX yüzyıldaki fotoğrafta bu çıkmaların ikiye indiği görülmektedir Ayrıca gravürdeki yuvarlak, oval tepe pencereleri de fotoğrafta görülmemektedir Bu ayrıntıların Melling’in yapmış olduğu gravürün biraz da hayali olduğu mu yoksa sonradan yalının yenilendiği konusunda şüpheli bir durum ortaya koymuştur Yalının arkasındaki tepe iki büyük set halinde düzenlenmiş olup, fıstık ağaçları ile çevrilidir Sadberk Hanım (Azaryan)Yalısı (Sarıyer) İstanbul ili Sarıyer ilçesi, Büyükdere Piyasa Caddesi’nde bulunan yalı XX yüzyılın başında yanmış olan eski bir konak arsası üzerine tüccar Bedros Azaryan tarafından yaptırılmıştır Yalı batılılaşma dönemi yapılarına özgün bir anlayışla ele alınmıştır İstanbul’da bu dönemde yapılmış büyük konutların merkez planlı ve merkezi çıkmalı tasarımına uygun yapılmıştır Ancak cephe görünümü ile döneminde yapılan yapılardan ayrılmaktadır Azaryan Yalısı arkasındaki yazlık Rus Sefaretinin sınırlarına kadar uzanan çok geniş bir bahçe içerisindedir Boğaz’daki birçok konakta görüldüğü gibi bahçesi setler halinde olup, ağaçlarla kaplıdır Bahçesiyle birlikte 4280 m2 olan Azaryan Yalısı 400 m2 lik bir alana oturmaktadır Bodrum katı üzerinde üç ana kat ve bir de çatı katından meydana gelmiştir Yapının dış mimarisi ahşap, karnıyarık plan tipinde, konakla Batı mimarisinin bir karışımıdır Osmanlı konaklarında Cihannüma olarak dışarıya açılan çıkma burada bir balkon şeklini almıştır Cadde üzerindeki ana giriş kapısından parke döşeli büyük bir sofaya girilmektedir Bu sofanın iki yanında biri servis, diğeri de üst katlara çıkmak üzere iki merdiveni bulunmaktadır Girişe göre solda bulunan servis merdiveni yandaki servis kapısına da açılmaktadır Yalının iç bezemesi ampir üslubunda olup, çeşitli kalem işleri, mermer taklidi sıvalar ve alçı tavanlar ile Orta Avrupa mimari tasarımını yansıtmaktadır Yalı, 1950 yılında Koç ailesince satın alınmış 1978 yılına kadar yazlık olarak kullanılmıştır 1978–1980 yılları arasında, Sedat Hakkı Eldem'in hazırladığı bir restorasyon projesinin uygulanmasıyla bina müzeye dönüştürülmüştür Bugün 14 Ekim 1980’de ziyarete açılan Sadberk Hanım Müzesi’nin büyük bir bölümünü oluşturmaktadır Zeki Paşa Yalısı (Sarıyer) İstanbul ili Sarıyer ilçesi, Rumelihisarı’nda Baltalimanı-Hisar yolunda bulunan bu yalı günümüzde Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün köprü ayağı altında kalmıştır Yalı XIX yüzyılın II Yarısında yapılmıştır Mimarı Alexandre Vallaury’dir Yalının ilk sahibi Sultan II Abdülhamit (1876–1909) döneminde Tophane Müşirliği ve Askeri Mektepler Nazırlığı yapmış olan Müşir Zeki Paşa’dır (1849–1914) Müşir Zeki Paşa Meşrutiyet’in ilanından sonra Küçük Sait Paşa kabinesinde yalnızca yedi gün görev yapmış ve sonra da azledilmiştir Yalı Boğaziçi’nde yapılmış olan diğer yalıların mimarisinden farklı olarak adeta bir şato görünümündedir Kayalar üzerine oturan bu yapı Barok üsluptadır Zemin katı üzerinde dört katlı olan yalıya hem bahçeden, hem de deniz tarafından girilebilmektedir Geniş bir rıhtımı olan yalı bahçesinde mermer selsebil ve mermer bir de havuz bulunmaktadır Yalının bahçeye yönelik iki büyük, dikdörtgen mermer söveli bahçe kapıları bulunmaktadır Bahçe girişleri simetrik olarak kuzeybatı ve güneybatıdan iki kollu döner merdivenlerle sağlanmıştır Yapıldığı dönemden kalan camekânlı bölümlerden ikişer ayrı hole geçilmektedir Buradan da geniş bir servis holüne girilmektedir Servis holünün iki yanında büyük salonlar ve odalar sıralanmıştır Zemin kattaki bu plan düzeni diğer üç katta da yinelenmiştir Zemin üstü katlarına yapının batı cephesindeki çıkmalara oturtulmuş merdivenlerle çıkılmaktadır Yalının cephesi farklı renkte ve boyutlarda poligonal taş kaplanmıştır Ayrıca bu cepheler çıkmalarla hareketlendirilmiştir Her kattaki çıkmalar ve pencereler birbirlerinden farklıdır Bunlar farklı açıklıklarda değişik kemer ve sövelerle şekillendirilmiştir Cephelerde dekoratif olarak İon başlıklı sütunlar, ajurlu kemerler bulunmaktadır Pencere aralarında plasterler, kat aralarında da silmelere yer verilmiştir Şehzade Burhanettin Efendi Yalısı (Sarıyer) İstanbul ili Sarıyer ilçesi, Yeniköy Köybaşı Caddesi ile İskele Çıkmazı Sokağı’nın kesiştiği noktada bulunan bu yalıyı Sarraf Varki Vartaks XIX yüzyılın sonlarında yaptırmıştır Varki Vartaks’ın 1885 yılında ölümü üzerine yalı ve çevresindeki arazi varisleri arasında ihtilaf konusu olmuştur Yalıyı icradan Teşrifat-ı Umumiye Nazırı Mahmut Münir Paşa almıştır Ancak paşanın 1899’da ölmesi ile birlikte yalının mülkiyeti Ayşe Pervin Hanım ile Şükriye Ulviye Hanım’a geçmiştir Ardından da Sultan II Abdülhamit’in (1876–1909) oğlu Şehzade Mehmet Burhaneddin Efendi’ye satılmıştır Şehzade Burhaneddin Efendi yalıyı yıktırarak 1912’de yeniden yaptırmıştır Bugün bu döneme ait ikinci balkonu çatı alınlığında 1328 tarihli “Ya Hafız” levhası görülmektedir Osmanlı hanedanının yurt dışına çıkarılmasından sonra Mısırlı Ahmet İhsan Bey yalıyı 1923’te satın almıştır Ahmet İhsan Bey’in 1946’da ölümü üzerine de mirasçıları yalıyı Erbilgin ailesine satmışlardır Günümüzde Şehzade Burhaneddin Efendi veya Erbilgin ailesi yalısı olarak tanınan bu yalı Y Mimar Hüsrev Tayla tarafından bütünüyle restore edilmiş, yalının orijinal izleri ortaya çıkarılmış, iç ve dış mimarisinde bazı değişiklikler yapılmıştır Osmanlı İmparatorluğu’nun son devir yapılarındaki özellikleri yansıtan ahşap karkas yalı, zemin kat üzerine iki kat olarak yapılmıştır Yalının deniz cephesinde ikinci katların cumbaları taştan çıkıntılı kanatlar üzerine oturtulmuştur Cephenin orta bölümünde ise her katta ahşap dikmeli balkonlara yer verilmiştir Yalı girişinin iki yanında birer servis merdiveni, güneyinde ise diğer katlara çıkan, ikili başlayarak tek kollu devam eden ana merdiven bulunmaktadır Ayrıca ikinci kata çıkış servis merdivenleri ile de karşılanmıştır Osmanlı Türk evlerinin iç sofalı plan tipindeki yalının birinci kat sofasının deniz yönünde bir eyvanı bulunmaktadır Bağdadi duvarlarına rokoko üslubunda bezemeler yapılmıştır Zemin katta yedi oda, bir mutfak, bir tuvalet; birinci katta on iki oda, dört tuvalet ve bir Türk hamamı; ikinci katta da yedi oda ile bir tuvalet bulunmaktadır Y Mimar Hüsrev Tayla’nın yapmış olduğu restorasyonda, 1944 yılında Mimar Burhaneddin Bey’in yapmış olduğu değişiklikler ortadan kaldırılmıştır Birinci ve ikinci katların ön balkonlara açılan duvarları geriye çekilmiş, batı cephesine de dikmeler üzerine bir balkon eklenmiştir Ayrıca yalının kuzeyindeki bahçe kapısı kaldırılmış ve burası sütunlu bir revaka dönüştürülmüştür Duvarlarda daha önce oluşturulan mekânlar kaldırılmış, daha önce kapatılan kapı ve pencereler açılmıştır Birinci katta güneybatıdaki odalar Türk hamamına dönüştürülmüştür Bu kattaki sofa balo salonuna dönüştürülmüştür Yalının güneyindeki kayıkhanenin yerine de kapalı bir havuz yapılmıştır Ayrıca pencerelerin ahşap kepenkleri kaldırılmış, balkonların ajurlu korkulukları da sade parmaklıklara dönüştürülmüştür Bu arada bahçenin kuzeyindeki Mahmut Münir Paşa zamanından kalan tek katlı selamlık üzerine de bir kat eklenmiştir Yalının arkasındaki koru ile bağlantılı olan köprü 1957 yılında yol yapımı nedeni ile yıkılmıştır İkiz Yalı (Sarıyer) İstanbul ili Sarıyer ilçesi Yeniköy’de bulunan bu yalı, Sara Sultan tarafından ikiz kızları için Mimar Raimondo d’Aronco’ya 1906 yılında yaptırılmıştır Yalı Art-Nouva üslubunda dikdörtgen planlı ve üç katlı bir yapıdır Birbirine bitişik ve kapılarla birbirleri ile bağlantı kurulan simetrik planda bir yapıdır Yapının dış cephesindeki pencereleri ikiz ve üçüz şekillerde birbirlerinden farklı üsluplarda yapılmıştır Yalının iki köşesi orta bölümlerden daha yüksek olup, kule görünümlüdür Yalı denize yönelik geniş bir salon ve bunun iki yanındaki odalardan meydana gelmiştir İkinci kattaki köşe bloklar art-nouva üslubunda bir kemerle sınırlanan balkonlara sahiptir Zemin kat balkonları rıhtımın hemen üzerindedir Üçüncü katta denize yönelik pencerenin önüne küçük birer balkon yerleştirilmiştir Yapının iç mimarisinde simetri egemen olmasına rağmen dış cephesinde simetriden pencere ve balkonlar nedeni ile yer yer kaçınılmıştır Yalının güney yarısı Faik Kurtoğlu tarafından, kuzey yarısı da Bekir Sıtkı Oyal tarafından satın alınmış, 1967 yılında da İsmet Okur’a satılmıştır Faik Bey (Pakize Hanım) Yalısı (Sarıyer) İstanbul ili Sarıyer ilçesi, Yeniköy ile İstinye arasında bulunan bu yalı XIX yüzyılın sonlarında yapılmıştır Kimin tarafından yaptırıldığı kesin olarak bilinmemekle beraber Faik Bey Yalısı ismi ile tanınmaktadır Yalı zemin, çatı katı ve iki kattan meydana gelmiştir Dikdörtgen planlı yalıda denize yönelik orta salonun etrafında odalar sıralanmıştır Alt ve çatı katının cephe görünümleri diğer iki kattan farklıdır Zemin kat pencereleri denize yönelik sekiz adet olup, bunlar diğer katlara oranla küçük tutulmuştur İki ve üçüncü katın pencereleri tüm cepheyi kaplamakta olup, dikdörtgen şekilde, hafif yuvarlak kemerlidir Çatı katının pencereler altı adet olup bunlar dikdörtgen sövelidir Ortadaki iki pencere bir balkon içerisine alınmıştır Bu balkon yalının denize yönelik tek balkonudur Plan düzeni yapılışından sonra değişikliğe uğramıştır Orijinal yapının da denize yönelik büyük bir salon bulunmakta, odalar da bu salonun çevresinde sıralanmıştı Beyhan Sultan Yalısı (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesi, Defterdar İskelesi yakınında bulunan bu yalının yerine 1835 yılında Feshane Fabrikası yapılmıştır Beyhan Sultan, Sultan III Mustafa’nın kızı olup, 1784’te Silahtar Mustafa Paşa ile evlenmiştir Sultan 1824 yılında bu yalıda ölmüş ve Eyüp Mihrişah Valide Sultan Türbesi’ne gömülmüştür Beyhan Sultan’ın Arnavutköy’de bir de sahil yalısı bulunuyordu Abdullah Paşa Yalısı (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesi Bahariye’de bulunan Abdullah Paşa Yalısı XVIII yüzyılın ilk yarısında yapılmıştır Abdullah Paşa 1728’de Emine Sultan ile evlenmiş, 1735’te de bu yalıda ölmüş, Eyüp Sultan Türbesi’nin haziresine gömülmüştür Paşanın ölümünden sonra yalı oğlu Mirahur-ı Evvel Abdüllatif Bey’in mülkiyetine geçmiştir Sonraki yıllarda Türk müzeciliğinin kurucusu Ahmet Fethi Paşa’nın babası Kâğıtçıbaşı Ahmet Ağa’nın mülkü olan yalıda Ahmet Fethi Paşa dünyaya gelmiştir Bu yalının ne zaman yıkıldığı ve mimarisi hakkında kaynaklarda yeterli bilgi bulunmamaktadır Alemdar Mustafa Paşa’nın Eşi Kamer-Veş Yalısı (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesinde, Eyüp Büyük İskelesi ile Bostan İskelesi arasında bulunan bu yalının ismine 1815 tarihli Bostancıbaşı defterlerinde rastlanmamaktadır Günümüze gelemeyen bu yalı büyük olasılıkla bu tarihten önce yıkılmıştır Buna göre de XVIII yüzyıl yalılarından olduğu sanılmaktadır Yalı ile ilgili kaynaklarda ismi dışında herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır Hançerli Sultan Yalısı (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesi Bostan İskelesi yakınında Şah Sultan Camisi’nin de sağında bulunuyordu Hançerli Sultan 1533 yılında ölmüştür Bostancıbaşı Defterlerinden öğrenildiğine göre bu yalının Sultan II Mahmut (1808–1839) devrinde ayakta olduğu anlaşılmaktadır Sonraki yıllarda bu yalının yerine Müsteşar Sadettin Bey Yalısı ile Müsahip Sait Efendi Yalısı yapılmıştır Hançerli Sultan, Sultan II Beyazıt’ın oğlu Şehzade Mahmut’un kızı ve Sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa’nın oğlu Mehmet Bey’in eşidir Hançerli Sultan Yalısı’nın XVII yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır Kaynaklarda yalının mimarisi ile ilgili bilgiye rastlanmamıştır Hanım Sultan Yalısı (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesi, Bahariye’de Bostan İskelesi ile Şah Sultan Camisi arasında, Hançerli Sultan Yalısı’nın da yanında bulunan bu yalı sonraki yıllarda Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın ve oğlu Ali Paşa’nın mülkiyetine geçmiştir Bu yalının XVI yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır Günümüze gelemeyen bu yalı ile ilgili kaynaklarda yeterli bilgi bulunmamaktadır Hatice Sultan Yalısı (Eyüp) İstanbul Eyüp ilçesi, Ayvansaray yakınında Yavedüt Camisi yakınında bulunan bu yalının yerinde Sultan III Murat’ın kızı Fatma Sultan’ın sahil sarayı bulunuyordu Bu saray XVIII yüzyılda yıkılmıştır Sahil Sarayının yerinde daha sonra Hatice Sultan Sarayı yapılmıştır Hatice Sultan, Sultan IV Mehmet’in kızı olup, Sadrazam Hasan Paşa’nın da eşidir Bu yalı ile ilgili kaynaklarda yeterli bilgiye rastlanmamaktadır Hatice Sultan Yalısı (Eyüp) İstanbul Eyüp ilçesi, Mihrişah Valide Sultan İmareti yakınında Hibetullah Sultan Sahil Sarayı’nın yanında bulunuyordu Hatice Sultan, Sultan III Mustafa’nın kızı ve Sultan III Selim’in kız kardeşidir Hatice Sultan Hotin Muhafızı Ahmet Paşa ile 1786 yılında evlenmiş ve 1822 yılında da bu yalıda ölmüş, Eyüp Mihrişah Valide Sultan Türbesi’ne gömülmüştür Mimar Melling’in albümünde gravürü görülen Defterdarburnu’ndaki sahil saray da Hatice Sultan’a aitti Eyüp’teki Hatice Sultan yalısı ölümünden sonra yıkılmıştır Kaynaklarda bu yalının mimarisi ile ilgili yeterli bilgiye rastlanmamıştır Kara Mustafa Paşa Yalısı (Eyüp) İstanbul Eyüp ilçesi, Bahariye’de Kasr-ı Hümayun yanında bulunan bu yalı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından XVII yüzyılın ortalarında yaptırılmıştır Merzifonlu Kara Mustafa Paşa 1676’da Sadrazam olmuş, 1683’te Viyana bozgunundan sonra Belgrat’ta idam edilmiştir Kaynaklardan öğrenildiğine göre Amcazade Hüseyin Paşa Sultan II Mustafa’ya bu yalıda bir ziyafet vermiştir Ardından Nemçe Elçisi burada karşılanmıştır Yalının ne zaman yıkıldığı ve mimari yapısı konusunda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır Kaya Sultan Yalısı (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesinde Bahariye Mevlevihanesi yakınındaki bu yalının XVII yüzyılın başlarında yapıldığı sanılmaktadır Kaya Sultan, Sultan IV Murat’ın kızı olup, 13 yaşında Melek Ahmet Paşa ile evlendirilmiştir Kızı Fatma Sultan’ı doğururken 1659 yılında ölmüş, Ayasofya’daki Sultan İbrahim Türbesi’ne gömülmüştür Bu yalı ile ilgili bunun dışında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır Rukiye Sultan Yalısı (Eyüp) İstanbul İli Eyüp ilçesinde bulunan bu yalının yeri kesinlik kazanamamıştır Rukiye Sultan, Sultan IV Murat’ın kızı olup, Melek Ahmet Paşa ile 1663 yılında evlendirilmiştir Rukiye Sultan da eşinin ölümünden 10 yıl sonra 1695’te bu yalıda ölmüş, Sultanahmet Camisi’ndeki türbeye gömülmüştür Sultanın ölümünden sonra yalı Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’nin mülkiyetine geçmiştir Yalının ne zaman yıkıldığı ve mimari yapısı konusunda da yeterli bilgi bulunmamaktadır Safai Mustafa Efendi Yalısı (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesinde, Yavedut Camisi ile Defterdar İskelesi arasında bulunan bu yalı XVII yüzyılın sonlarında yapılmıştır Safai Mustafa Efendi Bab-ı Âli’de yetişmiş, Elmas Mehmet Paşa’nın defter emini olmuştur 1725 yılında da ölmüştür Bu yalı ile ilgili de kaynaklarda yeterli bilgiye rastlanmamıştır Saliha Sultan Yalısı (Eyüp) İstanbul Eyüp ilçesinde, Bahariye sahilinde bulunan bu yalı XVIII yüzyılın ilk yarısında yapılmıştır Saliha Sultan, Sultan III Ahmet’in kızı olup, 1715 tarihinde doğmuş, Sarı Mustafa Paşa ile 1728, Ali Paşa ile 1740, Ragıp Paşa ile de 1758 yılında evlendirilmiştir Ragıp Paşa’nın 1763 yılında ölümünden sonra da Kaptan-ı Derya Mehmet Paşa ile evlendirilmiştir Sultan’ın düğünleri bu yalıda yapılmıştır Saliha Sultan 1778 yılında da bu yalıda ölmüştür Yalı ile ilgili yeterli bir bilgi bulunmamakla beraber, Sultan I Abdülhamit’in 1778 tarihli bir Hatt-ı Humayunu’nda İstanbul’da Yeşil İmaret bitişiğinde Saliha Sultan Sarayı ile Eyüp’teki Sahilhanesinin bütün ilaveleri ile beraber I Abdülhamit tarafından kızı Esma Sultan’a temlik edildiği yazılıdır Uryanizâde Ahmet Esat Efendi Yalısı (Eyüp) İstanbul Eyüp ilçesinde, Defterdar İskelesi ile Yavedut Camisi arasında bulunan bu yalıda Şeyhülislâm Uryanizade Ahmet Esat Efendi 1813 yılında dünyaya gelmiştir Babası Sultan II Mahmut’un kadılarından Mehmet Sait Efendi’dir Bu bakımdan yalının XVIII yüzyılda yapıldığı ve babasının ölümünden sonra Ahmet Esat Efendi’ye geçtiği anlaşılmaktadır Bu yalı ile ilgili de kaynaklarda yeterli bilgi bulunmamaktadır Valide Sultan Yalısı (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesi, Zal Mahmut Paşa Camisi’nin yakınında, Feshane Caddesi üzerinde bulunan bu yalının oldukça büyük olduğu kaynaklardan öğrenilmektedir Yalı Sultan IV Mehmet’in annesi Turhan Hatice Sultan tarafından yaptırılmış, Turhan Hatice Sultan’ın ölümünden sonra da Rabia Gülnuş Emetullah Sultan’a verilmiştir Sonraki yıllarda Sultan III Ahmet’in kızı Fatma Sultan’a verilmiş, ancak yalı Valide Sultan Yalısı ismi ile tanınmıştır Yalının divanhane tavanının, çeşmesinin, döşeme çinilerinin ve kameriyesinin 1728 yılında tamir edildiği konusunda kaynaklarda bir not bulunmakta olup, bunun dışında mimari yapısı ile ilgili bir bilgi bulunmamaktadır Yahya Bey Yalısı (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesi, Defterdar’da Eski Feshane Binası yanında bulunuyordu Yahya Bey Sadrazam Hüsrev Paşa’nın kethüdası olup, zenginliği ile tanınmıştır Yalının Haliç kıyılarında bir rıhtımı olup, altı dönümden fazla meyve ağaçlı bahçesi vardı Bu bahçe içerisinde küçük bir akarsu ile havuz, kuyu, mutfak ve hizmetkârlara ait koğuşlar bulunuyordu Yalı içerisinde on beş oda, iki salon, sofalar, iki yemek odası ve bir de hamamı vardı Kaynaklardan yalının geniş pencereleri olduğu, içerisinde yirmiye yakın çeşmesi olduğu da öğrenilmektedir Bu yalı 1898 yılında Esma isimli bir hizmetçi tarafından yakılmıştır İçerisindeki Mevlevi dervişi Veled Çelebi’nin zengin kütüphanesi ile eşyaları da yanmıştır |
| | |
| | #12 (permalink) |
| | İstanbul Hanları 1 İstanbul Hanları Hanlar,uzak bölgelerden gelen tacirlerin kalabileceği,mallarını güven altında bekletebileceği bir ihtiyaçtan doğmuştur Başlangıcından itibaren han ve kervansaray adı altında topladığımız bu ticari yapılar insan-yük-hayvan üçlüsünün bir arada konakladığı yapılardır Çeşitli yerlerden gelen tüccar mallarını taşıyan hayvanlarını alt kattaki ahırlarda barındırır kendi ise yukarıdaki odalarda ikamet eder,mallar ise alt ve üst katlardaki depolarda korunurdu Gece olunca bu binaların kalın ve güvenlikli kapıları soyguna karşı kapanır ve gün ışıyıncaya kadar açılmazdı Hanların büyük bir kısmı vakıf sahipleri tarafından vakıflarına gelir temin etmek için da yaptırılmıştır Osmanlı ticaret merkezlerinin vazgeçilmez bir parçası olan bu hanlar,fetihten sonra Fatih tarafından ikisi Tahtakale’de ikisi de bedesten yakınında olmak üzere dört han yaptırmıştır İlk inşa edilen han’ın Bedesten yakınındaki günümüze ulaşamamış olan “Bodrum Kervansarayı” olduğu bilinmektedir İstanbul’a pamuk ve ipek getiren tüccarların konakladığı bu iki katlı hanın otuzbir odası,onbeş dükkanı ve dokuz deposu olduğunu eski kaynaklar yazmaktadır Handan elde edilen yıllık gelir 15 000,dükkan ve hücrelerden ise 3000 akçe imiş Fatih’in Haliç’de,liman bölgesinde yaptırttığı han ise Venedik ve Cenevizli tüccarlar tarafından kullanılıyordu İstanbul Hanları başlıca, 1- Eminönü-Unkapanı bölgesi 2- Beyazıt-Sultanhamamı bölgesi 3- Beyazıt-Aksaray bölgesi 4- Haliç-Galata-Beyoğlu’nda olmak üzere başlıca dört bölgede toplanmışlardır İstanbul’da han inşaatı 20 inci yy ın başlarına kadar sürmüş olup,19 uncu yy dan itibaren işlevi biraz değişerek,özellikle Beyoğlu ve Karaköyde ticarethanelerin toplandığı “İş Hanları” na dönüşmüştür Eminönü bölgesindeki Hanlar: Ali Paşa Hanı II Kapalıçarşıda Yorgancılar Caddesi ile Çadırcılar sokağının köşesindedir Kitabesi olmayan bu hanın kesin olmamakla beraber inşaat tarzının 18 inci yy özelliklerini göstermesi bakımından Hekimoğlu Ali Paşa tarafından yaptırıldığı tahmin edilmektedir Ortasındaki 17 x 27 m ebadındaki bir avlunun etrafında iki katlı ve revaklı olup han odaları bu revaklara açılmaktadır Yuvarlak kemerli bir giriş kapısından üzeri tonoz örtülü bir koridor ile avluya girilir Avludan üst kata orijinalinde taş olup bugün demire çevrilmiş merdivenlerle çıkılmaktadır Revakların üzerleri tonoz örtülüdür Yapılışında avludaki mekanlar depo üst katlar ise ticarete ayrılmıştı Günümüze fonksiyonu oldukça bozularak gelmiştir Astarcı Hanı Kapalıçarşı’da Yağlıkçılar Caddesindedir Kitabesi olmayan bu hanı kimin yaptırdığı bilinmemektedir İnşaat tekniği bakımından 18 inci yy a tarihlendirilen bu han dikdörtgen plânlı ,ortasında bir avlu ve onunda çevresinde iki katlı revaklı bir tiptedir Çok azı günümüze gelebilen bu revak sıraları yeni yer açmak ,genişlemek uğruna bozulmuşlardır Zemin kattaki revakların sivri,üst kattakilerin ise yuvarlar olduğu bazı kalıntılarından anlaşılmaktadır Yağlıkçılar caddesine bakan giriş kapısının üzeri bir tonoz ile örtülü olup bir koridor vasıtasıyla avluya bağlanmaktadır Balkapanı Hanı: Eminönün’de Yeni Cami ile Küçük Pazar arasındadır Hasırcılar,Tahtakale,Balkapanı ve Cömert sokaklarının çevrelediği alandadır Kitabesi olmayan bu hanın altındaki 12-13 yy a tarihlendirilen tonozlu mahzenler Bizans döneminde Venedik yerleşmesi olan bu bölgede bir bina olduğunu gösterir İnşaat tekniğinden ve Ayasofya Camiine vakıf mülkü olarak kaydı bulunduğundan bu han 16 ıncı yy tarihlendirilir İstanbula denizden gelen ticaret ve gümrük eşyalarının gereksinimi için yaptırıldığı da bulunduğu yerden dolayı anlaşılmaktadır 17 inci yy da Mısırlı tüccarlar tarafından kullanıldığını Evliya Çelebi yazmaktadır 1688 ve 1807 yangınlarından büyük zarar görmesine rağmen onarımı yapılmış ve birtakım değişiklikler günümüze gelebilmiştir 87 x 52 m lik bir alan üzerine revaklı avlulu ve iki katlı olarak inşa edilmiştir Yuvarlak kemerli,beşik tonozlu ana giriş kapısı Hasırcılar sokağındadır Zemin kattaki odalar beşik tonozlu olup revaklara bir kapı ve pencere ile açılırlar Köşe odalarının örtüsü ise çapraz tonozdur Taş duvarlı,kurşun kaplı kubbeli olan bu yapıyı dışarıdan katları belirleyen profilli bir taş silme dolaşır Günümüzde kubbenin kurşun kaplamaları gitmiş avlunun içine ise birtakım yerleşimler hanın özelliğini kaybetmesine neden olmuştur Burmalı Han Eminönünde,Hasırcılar Caddesi ile Kızılhan sokağı köşesindedir Sadrazam Rüstem Paşa tarafından 1556 da Mimar Sinan’a yaptırılmıştır 16 ıncı yy ın klasik avlulu plânlı tipine uymadığı için önce mahkeme binası olarak yaptırılıp sonra da han’a çevrildiğini ileri süren tarihçiler vardır U biçimindeki plânının her iki kolunda biri Hasırcılar Caddesine diğeri Kızılhan sokağına açılan birer giriş kapısı vardır Girişlerde yuvarlar kemerli sade bir işçilik görülmektedir İki katlı olan binanın giriş katındaki mekanlar kalın taş payeler üzerindeki yuvarlak kemerlerin teşkil ettiği revak’ın gerisinde sıralanmıştır Han olarak kullanıldığında be mekanlar depo görevi görmekteydi Üst katta birer pencere ve kapı ile revaklara açılan ve ikamet için kullanılan odalar bulunmaktadır Binanın örtü sistemini teşkil eden kubbe tonozlar tuğladan idi Günümüzde ise bu kubbeler şapla kapatılmış ve yer-yer kiremit kullanılarak üst örtü sistemi bozulmuştur Büyük Çorapçı Hanı Mahmutpaşa’da Fincancılar yokuşunun başındadır Kanuni Sultan Süleyman’ın Kaptan-ı Deryası Piyale Paşa tarafından yaptırılmıştır Binanın inşa tekniği 16 ıncı yy tarzında olmasına rağmen günümüzde yeni açılan mekanlar ile orijinal planından uzaklaşmıştır Tek avlulu ve iki katlı olan bina bulunduğu arazinin durumundan dolayı düzgün bir şemaya sahip değildir Taş kemerli bir açıklık olan ana girişi Mahmutpaşa yokuşuna bakan yüzünde olup cephenin tam ortasında olup avluya beşik tonozlu bir geçitle bağlanır Bu geçidin sağ ve solundaki merdivenlerle üst kata çıkılır Avlunun ortasında beşik tonozlu bir bodrum bulunmaktadır Günümüzde ise bu avlunun içine yapılan birtakım ilavelerle görünüm son derece bozulmuştur Avlunun etrafını yuvarlar tuğla kemerli bir revak çevrelemektedir Hanın Fincancılar yokuşuna bakan cephesindeki taş işçiliği tuğla hatıllarla hareketlendirilmiştir İç bölümlerde moloz taş kullanılmıştır Han ilk yapıldığında zemin kat depolara üst kat ise ikamet için inşa edilmişti Kayseri Han Eminönünde Mimar Kemaleddin Caddesindedir Binanın üzerindeki tarih kitabesinde de yazdığı gibi 1895 de Ermeni bir mimara yaptırılmıştır İlk sahibinin Ermeni olduğunu bildiğimiz bu han daha sonra el değiştirmiştir Şimdiki sahipleri Ayşe Berker ve hissedarlarıdır Düzgün bir dikdörtgen plânı olan yapının dış cephesindeki taş işçiliği 19 uncu yy ın art-nouveau özelliklerini taşır Bir Bodrum üzerine üç kat ve onun üzerinde de çatı katı bulunan binanın orta kısmında üzeri camla kaplı bir avlusu bulunmaktadır Kapıları ortadaki avlu boşluğunun etrafını çevreleyen galeriye açılan 27 odası bulunmaktadır Dökme demirden olan giriş kapısı ince bir işçilik göstermekte olup yine demirden bir alınlığı bulunmaktadır Kapının üst tarafından kıvrımlı payandaların taşıdığı üç yönlü bir çıkma vardır Cepne boyunca devam eden bu çıkma üzerinde birbirlerinden korint başlıklı yivli gömme payelerle bölünmüştür Orta kattaki pencerelerin üzerlerinde Barok karakterli alınlıklar girland ve deniz kabuğu motifleri ile süslenmiştir Oldukça sade olan zemin katta iki yönde yukarıya ve aşağıya girişleri sağlayan geniş merdivenleri vardır Kızıl Han (Papaz Hanı) Eminönünde Hasırcılar Cad ile Kızılhan,Büyükbaş ve Kalçın sokakları arasındadır Kitabesi olmayan bu hanın mimarı ve yaptıranı bilinmemektedir Yapı inşa tekniği ve kullanılan malzeme 17 inci yy ı gösterir Hanın girişi Kızılhan sokağındaki cephesinde olup taş profilli bir kemerle üzeri beşik tonozlu bir koridor vasıtasıyla avluya bağlanır Avlu revaklarının iki yanındaki merdivenler üst kata çıkışı sağlamaktadır Hasırcılar Cad Büyükbaş ve Kızılhan sokakların bakan cephelerinde bir sıra dükkan vardır Bunlar günümüze son derece bozularak gelmişlerdir Bu dükkanların üzerindeki katların cephe malzemesi ile tuğla hatıllı taş ve moloz karışımıdır Kalçın sokağına bakan cephesinde ise dükkan yoktur Burada 12 konsolla dışarı taşma yapan ikinci kat çok harap ve yozlaşmış olarak günümüze gelmiştir Avluyu çeviren revakların üzerleri çapraz tonoz mekanlarınki ise kubbe ile örtülüdür Kilit Hanı Eminönünde,Uzunçarşı Cad ile Tacirhane sıkağı arasındadır Kitabesi olmayan bu hanın yaptıranı ve mimarı bilinmemektedir Yalnız inşaat tekniği bakımından 18 inci yy eseri olduğu anlaşılmaktadır Buluntulara göre bu hanın yerinde Bizans devrinde başka bir bina bulunduğu ,hanın da bu binanın kalıntıları üzerine inşa edildiği anlaşılmaktadır Giriş kapısı Uzunçarşı Caddesi üzerinde olup tonoz kemerli bir geçitle ortadaki 30 x 34 x 17 m lik yamuk şeklindeki bir avluya bağlanır Günümüzde çok değişmiş olmasına rağmen orijinalinin tuğla hatıllı kesme taştan inşa edildiği kalan izlerden anlaşılmaktadır Cephe girişinin iki yanında sivri kemerli dükkanlar da orijinal hallerinden tamamen uzaklaşmıştır Avluyu çevreleyen revaklar her iki katta da devam eder Birinci kattaki revak ve oda sistemi tamamen bozulmuş olup ikinci kattaki revak kemerleri kısmen de olsa orijinal hallerini devam ettirmektedir Kürkçü Hanı: Mahmutpaşa yokuşunda,Çakmakçılar ve Çarkçılar Sokaklarının arasındaki adadadır Fetihten sonra yapılan ilk hanlardan olup günümüze gelen en eski İstanbul hanıdır Fatih’in sadrazamı Mahmud Paşa tarafından kendisinin yaptırdığı camiye akar olmak üzere yaptırılmıştır Mimarı Atik Sinandır 128 x 68 m lik bir alanı kaplayan bu han iki avlulu ve bunların etrafını çevreleyen iki katlı bir yapıdır Kare biçimindeki büyük avluda duvarlara çapraz olarak inşa edilmiş “Hacı Küçük” adıyla anılan birinin vakfettiği küçük bir mescit yer alır Daha küçük olan ikinci avlu ise kapladığı sahanın çarpık olmasından dolayı yamuk şeklindedir Mahmutpaşa yokuşuna açılan giriş kapısı üzeri tonoz örtülü ve eyvan şeklindedir Buradaki koridor kemerli bir revakın çevrelediği avluya açılır Bu revaklı avlunun iki tarafındaki taş merdivenlerle üzeri beşik tonoz ile örtülü üst kata çıkılmaktadır Bu kattaki odalar revak’a birer kapı ve pencere ile açılmaktadır Cephede üst örtünün altında tuğladan yapılmış bir kirpi saçak bütün binayı dolaşır Binanın yapımında aralarda tuğla derz doku kullanılarak taş kullanılmıştır 16-19 yy arasında bu bölgede sıkça çıkan yangınlardan bu han çok zarar görmüş olmasına rağmen her seferinde onarılmıştır Leblebici Hanı Eminönü,Tahtakale’de Fincancılar Yokuşu ile Sabuncu Hanı sokaklarının kesiştiği köşededir Kitabesi olmayan bu hanın Eski Eserleri Koruma Encümenindeki Arşiv kayıtları Hürrem Sultan’ın vakfından olduğunu yazmaktadır Buna göre han 16 ıncı yy a aittir Fakat duvar işçiliği 18 inci yy ı göstermektedir Büyük bir ihtimalle 16 ıncı yy da yapılan han bilmediğimiz bir nedenle 18 inci yy da yeniden inşa edilmiş olmalıdır Ortasında 13 x 17 m ölçüsünde avlusu ile etrafında iki katlı yuvarlak kemerli revakların bulunduğu klasik han plânındaki bu yapı iki katlıdır Sabuncular Hanı sokağına açılmış olar ana cephesi günümüzde çok değişmiş olup burası üzeri beşik tonozlu bir koridor ile avluya bağlanmaktadır Avludaki üst kata çıkan merdivenlerde orijinal durumlarını tamamen kaybetmişlerdir Kesme taş ve tuğla hatıllı cephesinde kapı girişinin üzerinde taş konsolların taşıdığı bir çıkma bulunmaktadır Zemin kattaki odalar revak altına birer kapı ile üst kattakiler ise birer yuvarlak kemerli kapı ve taş söveli pencerelerle yuvarlak kemerli revaka açılırlar 1900 de ikinci avludaki çöken kubbe binaya çok büyük zarar vermiş, bu tarihten günümüze kadar gelen süre içerisinde içeriye ilave edilen bir takım oda ve mekanlarla özgün durumu bozulmuştur, Avlu cephelerinin üst kısımları kirpi saçakla nihayetlenir Örtü sisteminin ise bozulmuş olmasına rağmen kalan izlerden beşik ve çapraz tonoz olduğu anlaşılmaktadır Hanın arkasında,Alacahamam sokağına bakan tarafında ,ona bitişik olarak Büyük Şişeci Hanı bulunmaktadır Rüstem Paşa Hanı/ Küçük Çukur Han : Eminönünde,Mahkeme Sokağında,Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı ve Sadrazamı olan Rüstem Paşa’nın yaptırmış olduğu camiinin yanında ve yine aynı adı taşıyan hanının karşı köşesindedir Kitabesi olmayan bu hanın, 1561 tarihli Rüstem Paşa vakfiyesinde adı geçmektedir Mimar Sinan’ın eseri olan Rüstem Paşa külliyesinin 1560 tarihinde tamamlanmış olduğunu göz önüne alırsak bu han da kullanılan yapı malzemesiyle külliye ile büyük benzerlik gösterdiğinden bu tarihe ait olmalıdır 26 x 24 m ebadında dikdörtgen plânlı olan bu han 8 x 6 m ölçüsünde dikdörtgen bir avlunun etrafında iki kat olarak yapılmıştır Avlu iki katlı ve sivri kemerli bir revak ile çevrilidir Birinci kattaki odalar birer kapı ile, ikinci kattakiler ise ikişer pencere ve bir kapı ile revaka açılırlar Zaman içinde kullanıcılar tarafından çok tadilat görmüş olan bu hanın üst örtüsünün tonoz olduğu anlaşılmaktadır Hana Mahkeme sokağına bakan taş kemerli bir kapıdan girilmektedir Rüstem Paşa Hanı /Büyük Çukur Han : Eminönü’nde Rüstem Paşa Külliyesine ait olan bu han Mahkeme Sokağı ve Unkapanı caddesi arasındadır Mimar Sinan’ın eseri olan bu handa Rüstem Paşa’nın yaptırdığı komplekse beraber inşa edilmiştir 33 x 29 m ölçüsünde dikdörtgen planlı olan bu yapı 11 x 8 m ölçüsündeki bir avlunun etrafında üç katlı olarak yapılmıştır İki ayrı cephesinde iki girişi olan yapının taştan basık yuvarlak kemerli ve beşik tonoz ile örtülü bir giriş koridoru bulunan ana girişi Mahkeme Sokağı tarafındadır Bodrum kat girişi ise Unkapanı Caddesi tarafındadır Bodrum kattaki revaklar kare şeklinde payeler üzerinde tuğla derzli yuvarlak kemerlidir Zemin ve birinci kat kemerleri üç açıklık halinde sivri kemerlidir Ocak nişlerinin bulunduğu odalara revağın altındaki merdivenlerle çıkılmaktadır Bütün cephelerde ve her iki katta yer alan pencereler dikdörtgen taş silmeleri ile cepheyi hareketlendirmektedir Sabuncu Hanı Eminönünde,Sabuncuhanı sokağındadır Kitabesi olmadığından yaptıran ve mimarı bilinmemektedir İnşaat tarzından 18 inci yy ın sonu 19 uncu yy, başı olarak tarihlendirebiliriz Bulunduğu arsanın durumundan dolayı muntazam bir planı yoktur Birbiri ardında iki yapı bloğu şeklinde inşa edilmiş olan bu han iki katlı ve iki küçük avluludur Sabuncuhanı sokağına bakan blok 29 x 26 m , arkadaki ise 28 x 30 m lik bir alanı kaplamaktadır Sokağa bakan cephesindeki kapı taş kemerli bir açıklık halindedir Buradan tonozlu bir geçitle avluya geçilir Giriş koridorunun solundaki merdiven birinci bloğun birinci katına sağdaki merdiven ise ikinci bloğun ikinci katına çıkar Avlunun etrafındaki revaklar ve avlu günümüzde yapılan ilavelerle bütün orijinalliğini kaybetmiştir Arkadaki ikinci avlu biraz daha az tahrip olarak günümüze geldiğinden mimarisini anlayabiliyoruz Binanın ön cephesinde zemin katta penceresiz üst katta ise her mekana bir adet olmak üzere taş söveli dikdörtgen pencereler açılmıştır Diğer üç cephe etrafındaki binalarla bitişik nizam olduğundan penceresizdir Büyük Valide Hanı Mahmutpaşa’da Çakmakçılar yokuşu ile Fincancılar yokuşu arasındadır Büyük Yeni Han ile karşılıklı olan İstanbul’un en büyük hanlarından olan bu yapıyı I Ahmed (1603-1617) in eşi, IV Murad (1623- 1640) ve Sultan İbrahim (1640-1648) in annesi Kösem Mahpeyker Sultan ,yine kendisinin yaptırttığı Üsküdar’daki Çinili Külliyesine akar olması için inşa ettirmiştir Evliya Çelebi Seyyahatnamesinde bu görkemli yapıdan şöyle bahseder: “Bu hanın yerinde evvelce Cerrah Mehmet Paşanın sarayı vardı,zamanla yıkılmış olduğundan Kösem Valide altlı üstlü üçyüz höcreli şeddâdî bir han binâ ettirmiştir ki İstanbul’da Mahmud Paşa Hanı ile bundan büyük han yoktur Bir tarafında dört köşe bir cihannümâ kulesi vardır ki eflâke ser çekmiştir Develiği ve bin aded at ve katır alır ahırı vardır Ortasında câmii şerifi vardır ” Hanın 1926 da çöken “Han-ı sağir”(=küçük han) bölümünün avlusunun kuzey-doğusunda 12 x 12 m ölçüsünde bir kule bulunmaktadır “Cihannüma kulesi” denilen içi dilimli bir kubbesi olan bu kulenin Cerrah Paşa Sarayına aittir Bizans yapı karakteri taşıyan bu kulenin Evliya Çelebi’nin bildirdiği Cerrah Paşa Sarayının da üzerinde yapıldığı bir Bizans eserinden kalmış olduğu düşünülebilir İstanbul Camileri hakkında önemli bir kaynak olan Hüseyin Ayvansarayi’nin “Hadikatü’l-Cevâmi isimli eserinde ise avludaki küçük camiden şöyle söz edilmektedir: “ İstanbul’da vâki Vâlide Hanı denmek şehîr hân-ı kebir bu camiin vakfından olup han derûnunda olan mescid dahi sultânı müşârünileyhânın eser-i hayrıdır ” (=İstanbul’da Valide Hanı olarak tanınmış olan bu hanın içinde yine Sultanın yaptırttığı bir cami vardır) Kösem Sultan’ın servetini bu hanın bir odasında sakladığı ve gelini IV Mehmed’in eşi Turhan Hatice Sultan tarafından Başlala Uzun Süleyman Ağa ile birkaç has odalı tarafından 2-3 Eylül 1651 de gecesi odasında bir perde ipi ile boğulup öldürtülmesinden sonra bu servetin yağmalandığı da bir söylencedir Naima tarihinde Valde Sultanın servetinden şöyle bahsetmektedir: “ ![]() ![]() ol handa yirmi sardık filorisi (Florin altını) bulundu,anı dahi mîriye aldılar Üç avlusu olan bu han 98x 168 m lik bir alana sahiptir Büyük ve Küçük Han olarak iki kısımdan yapılmış olan bu hanın planı bulunduğu araziye uydurulmuş olduğundan geometrik bir düzen göstermez “Han-ı kebir” denilen büyük hanın esas girişi oldukça meyilli bir yol olan Çakmakçılar Yokuşu tarafındadır Muntazam kesme taştan yapılmış bu girişin üzerinde konsollara oturmuş yedi tane üç kademeli çıkmalar vardır Bu cepheyi üstten bir taş saçak silmesi dolaşır Girişden basık kemerli,beşik tonozlu bir geçitle üçgen şeklindeki küçük bir avluya ve kare planlı bir mekâna oradan da revakların çevrelediği 63 x 66 m boyutundaki büyük avluya geçilir Avlunun etrafını çevreleyen yuvarlak kemerli revakların gerisindeki odalar yuvarlak taş kemerli kapılar ile avluya açılmaktadır İkinci kattakilerin kapılarının yanında bir de dikdörtgen ve taş söveli pencereleri vardır Dış cephede de pencere dizisi görülmekle beraber bunlar günümüze gelene kadar çok bozulmuş ve adeta karakterini kaybetmiştir Avlunun her iki tarafından evvelce taş merdivenlerle yukarı katlara çıkılıyorsa da günümüzde bu merdivenler tamamen değişmiştir Revakların arkasında yola bakan cephede ise bir sıra sivri kemerli dükkanlar bulunmaktadır Fincancılar yokuşu tarafına bakan ve “Han-ı sağir” olarak adlandırılan küçük han,muntazam bir dikdörtgen plana sahiptir 21 Mart 1926 da yıkılan bu bölüm 15 x 56 m ebadında dikdörtgen bir avluyu çevreleyen revaklar ve onların gerisinde ise sivri kemerli kapılarla revaklara açılan odalar vardır Evliya Çelebinin bahsettiği ahırların buradaki avlunun bodrumunda olması muhtemeldir Hayvanların barındığı bölüm ile oturma mekanlarının bu handa görüldüğü gibi çok kesin bir şekilde birbirinden ayrılması Türk Han mimarisinde ilk defa denenmiş bir plandır Çakmakçılar caddesine bakan ve üçgen avlusu bulunan üçüncü bölüm ise oldukça küçüktür Bu avludan Büyük han’a ve avlusuna açılar bir geçit bulunmaktadır Yola bakan taraftaki girişin solundaki revakın altındaki bir merdivenle üst kata çıkılmaktadır Bu üçgen şeklindeki avlunun zemin ve üst kat mekanları yolun eğim ve kenarına uymak zorunluluğundan kare veya dikdörtgen şeklinde yapılmışlardır Zemin kattaki mekanların yola bakan tarafında ise bir sıra dükkan sıralanmıştır Büyük Valide Hanının birinci ve ikinci avluda toplam 153,üçüncü avluda da 57 olmak üzere toplam 210 odası bulunmakta idi Kösem Sultan’ın ölümünden sonra hanın büyük kısmı hazineye kalmış ve Cumhuriyetten sonra da bir kısım odalar Vakıflara geçmiştir Vakıflar Başmüdürlüğü 1940 lı yıllarda bu odaların bir kısmını satmıştır Hanın bakımsızlığı maliklerinin çokluğu ve veraset yoluyla uzun yıllar boyu veraset yoluyla elden ele geçmesi nedeniyle 126 kadar hissedarı olmuştur Yüzyılın başında buradaki bekar odalarında çoğunlukla İranlılar oturuyorlardı İstanbul’da Kur’anı Kerimin ilk basıldığı yerde bu handaki İranlıların matbaasıdır Hatta bu Kuranın basılışı için Şeyhülislâmdan fetva alınamayınca 1870 li yıllarda gizlice burada basılmıştır 19 Ağustos 1906 da bir kısmı çökmüş 1931 de hanın ikametgah olarak kullanılamıyacağına karar veren Valilikçe odalar boşaltılmıştır Büyük Yeni Han Mahmutpaşada, Çakmakçılar Yokuşu,Sandalyeciler ve Çarkçılar sokakları arasındadır 1764 de III Mustafa tarafından Mimar Mehmet Tahir Ağa’ya yaptırtılmıştır Avlu duvarında bugün sadece bulunduğu çerçeve kalmış olan kitabesinin ne olduğu bilinmemektedir Eski kaynaklar bu kitabede inşa tarihi olan 1764 ile III Mustafa ve mimarının adının yazılı olduğunu kaydederler Hanın planı düzgün olmayan bir dikdörtgen şeklindedir Üç katlı olan bu yapının biri 42 m diğeri ise 25 m uzunluğunda iki avlusu olup bu avlulara üç ayrı yerden girilmektedir Avlular birbirlerine kemerli ve beşik tonozlu geçitlerle bağlanırlar ve her katta üç taraftan yuvarlak kemerli revaklarla çevrilidir Zemin ve birinci katlarda 58 er,ikinci katta ise 57 odası bulunmaktadır Dış tarafta ise 40 dükkan vardır Çakmakçılar Yokuşundaki cephedeki giriş ana giriştir Çok hareketli olan bu cephede yokuşun eğiminden dolayı zemin kat üzerinden başlayan ve cephe boyunca devam eden beş çıkma yapılmıştır İkinci katta bu çıkmalar konsollarla biraz daha genişletilerek cephede daha bir hareketlilik sağlanmıştır Cephedeki pencereler dikdörtgen taş sövelerin üzerinde sağır sivri kemerlerle dekore edilmiştir Sandalyeciler sokağına bakan uzun cephenin üst tarafında bir kuş evi ve maşallah yazısı bulunur Çakmakçılar tarafındaki köşesinde bir çıkma bulunur buradan itibaren bütün sokak boyunca cephe düzdür Buradaki odalar dükkanların gerisinde kaldığı için pencereleri avluya açılmaktadır Daha sonraları bu dükkanlar arkadaki odalarla aradaki duvar yıkılarak birleştirilmiştir Çarkçılar sokağındaki cephe yolda eğim olmamasından dolayı düzdür Yalnız bu cephe Çakmakçılar ile birleşirken kot farkı meydana geldiğinden dolayı iki kata iner Hanın bütün cephe mimarisinde kefeki taşı arasında iki sıra tuğla hatıllar kullanılmıştır Hanın her iki avlusundaki revakların üzerleri beşik ve çapraz tonoz ile örtülüdür Odaların üst örtüleri ise çapraz tonozdur Büyük Yeni Han yapıldığında içeride sarraf dükkanlarının bulunduğu bilinmektedir Hatta ticaret sicil kayıtlarına göre Emekli Sandığına bağlı olan günümüzde bulunmayan memurlara borç veren bir kuruluş olan “Emniyet Sandığı” da burada açılmıştır Bankalar Caddesindeki hanların yapılmasından sonra sarraflar buradan ayrılmışlardır I Dünya Savaşından sonraki işgal yıllarında bir müddet işgal kuvvetlerinin karargâhı olarak da kullanılmıştır Beyazıd- Çemberlitaş- Aksaray- Unkapanı bölgesindeki Hanlar Ağa Hanı I (Hatip Eminoğlu Hanı) Kapalıçarşı’nın batısında Yorgancılar Sokağındadır Arkasında Cebeci Hanı bulunmaktadır Kitabesi olmadığından yaptıranı ve mimarı bilinmemektedir Mimarisi, kullanılan inşaat tekniği ve civarındaki hanların tarihine bakarak 18 inci yy ın ikinci yarısına tarihlendirilir Bulunduğu araziye uyarak üç kenarı 19 m bir kenarı ise 16 m olan yamuk plânlı iki katlı bir yapıdır Yamuk olan avlusuna Yorgancılar sokağı tarafındaki dar bir yol ile girilen giriş kapısındandır Bu giriş yuvarlak taş kemerli ve tonozlu bir geçit ile yamuk avluya bağlanır Günümüzde avlu içine yapılan birtakım mekanlarla özgün halini tamamen kaybetmiştir Alt kat depolara ayrılmış üst kat ise oturma mekanları olarak düşünülmüştür Avluyu iki katlı altta sivri kemerli üstte ise basık kemerli bir revak çevrelemekte idi Günümüzde bu revak sistemi neredeyse tamamen kaybolmuştur Han bu bölgedeki diğer hanlarda olduğu gibi taş ve tuğla hatıllı inşa edilmiş olup bugün cephe mimarisi de özelliğini kaybetmiştir Ali Paşa Hanı Küçükpazar’da Unkapanı Caddesi ile Kıble Çeşmesi Sokağı arasındadır Çorlulu Ali Paşa (ölm 1711) tarafından 18 inci yy da yaptırılmıştır Bulunduğu arsanın konumuna uydurularak yapıldığından dolayı muntazam bir plânı yoktur Sivri tuğla kemerlerin çevrelediği yamuk bir avlunun etrafında iki katlı bir handır Hanın cephesi sokağa uyum sağlamak için kırık cephelidir Buradaki sivri kemerli bir kapı ile beşik tonozlu bir geçit avluya bağlanır Bu girişin üzerinde dikdörtgen bir çerçeve içine alınmış bir kitabe yeri varsa da günümüze kitabesi gelmemiştir Girişteki geçidin her iki yanında da kapı ve pencereler bulunmaktadır Avluyu çevreleyen iki katlı yuvarlak tuğla payelere oturan kemerlerin meydana getirdiği revaka mekanların kapıları açılmaktadır Kıble Çeşmesi Sokağına bakan cephesi muntazam kesme taştandır Girişin üzerindeki taş konsollara oturan çift pencereli mekan cepheye bir hareket vermektedir Bu mekân günümüzde mescit olarak kullanılmaktadır Üst örtüsü zaman süreci içinde değişmiş olmasına rağmen çatı altında yer-yer kalmış barçalardan anladığımıza göre tuğladan bir kirpi saçak dolaşmaktadır Osmanlı devri ticaret hanlarının güzel bir örneği olup kentin yoğun ticaret bölgesinde esas işlevini hala sürdürmektedir Ali Paşa Hanı III Kapalıçarşı bölgesinde Çadırcılar Caddesi ile Yorgancılar Sokağı arasındadır Hekimoğlu Ali Paşa tarafından yaptırıldığı kesin olmamakla beraber ileri sürülmektedir Kitabesi olmayan bu yapı 18 inci yy a aittir Dikdörtgen bir plan şeması bulunduğu arsanın konumuna uydurulmaya çalışılmıştır Yorgancılar Sokağına açılan ana cephesinde bir sıra dükkan bulunmaktadır Buradaki giriş yuvarlak kemerli bir açıklık şeklinde olup tonoz örtülü bir koridorla dikdörtgen avluya açılır Bu avluyu iki katlı revaklar çevrelemektedir Bu revakların arkasındaki mekânların bazı bölümleri avluya eyvanlar şeklinde açılmaktadır Bu eyvanlarda,kalan izlerden anlaşıldığına göre ocak nişleri bulunmakta imiş Avludan üst kata çıkışı sağlayan taş merdivenlerin yerini bugün demir bir merdiven almıştır Günümüze oldukça bozulmuş bir plân şemasıyla gelmiştir Baltacı Münhedim Hanı Beyazıt’da Kalpakçılar Caddesi ile İskender Boğazı sokakları arasındaki dar bir ada’nın üzerindedir Yaptıranını ve mimarını bilmediğimiz bu han inşaat tekniğinden anlaşılacağı gibi 18 inci yy a aittir Yaptıranı ve mimarı bilinmemektedir Plân şeması cephede İskender Boğazı sokağının konumuna uydurulmuş olup diğer cepheler sağındaki Kebabçı ile solundaki Sorguçlu han ile bitişik nizamdadır Taş ve tuğla karışımı ile inşa edilmiş olan cephe bulunduğu arsaya uymak zorunda olduğundan yukarıya doğru kırılarak devam eder Giriş kapısı bindirmeliksiz yuvarlak taş kemerli ve gösterişsiz bir mimariye sahiptir Sağ ve sol tarafında pencereler açılmış olan giriş dar bir geçitle 6 x 12 m lik ortadaki küçük avluya bağlanır İki katlı olan bu handa avlunun etrafını çevirmesi gereken revaklar tamamen ortadan kalkmıştır Avludaki merdiven ise orijinal değildir Cephe ve avluya bakan pencereleri dikdörtgen söveli ve yuvarlak kemerlidir Yapının üst örtü sistemi de tamamen değiştiğinden orijinaline ait hiçbir iz de kalmamıştır Bodrum Hanı Kapalıçarşı’da Yorgancılar Kapısı ile Çadırcılar Caddesi ve Bitpazarı Sokağının çevrelediği adadadır Fatih Sultan Mehmed’in vakfiyesinde “ Bodrum Kârbansarayı müsâfirûn için inşa buyurup vakfeylediği” diye adı geçen bu han vakfiyede şöyle tarif edilmektedir: “Mahmiyye-i Konstantiniyye’de Sarây-ı Âmir-i Sultânî civarındadır, süflî ve ulvî otuz bir bab hücerâtı müştemildir Dîvârına muttasıl ondört bâb hücresi dahi vardır,cümlesi vakf-ı şeriftendir ” Bu vakfiyeye dayanarak bu hanın İstanbul’un en eski hanlarından biri olduğu ve Topkapı Sarayının inşasından sonra yapıldığı anlaşılmaktadır Yine bazı iddialara göre de eski bir Bizans yapısı kalıntıları üzerine inşa edilmiştir Bu hipotez 1940 da buraya giren R E Koçu hanın altında bizans kemerlerine sahip bir mahzenden bahsetmektedir Günümüzde zeminin üzeri tamamen örtülü olduğundan mahzene giriş yeri tamamen kapatılmış olmalıdır Zemin katın alt kısımlarında ise Bizans özelliğinde tuğla kemer ve tonoz kalıntıları görülmektedir Vakfiyeden anlaşılacağı üzere hanın altında ve üstünde otuzbir adet oda,dışarıda cepheye bitişik ondört dükkanı varmış İstanbul kadısına yazılmış olan 18 Muharrem 1018 (=23 Nisan 1609) tarihli bir hükümdeki yazıya göre eskiden beri İstanbul’a gelen keten bezleri,tüccarlara bu handan dağıtılırmış Bu hüküm bazı tüccarların dışarıdan mal getirip başka yerlerde dağıtım yapılması üzerine yazılmış olup gelen bezlerin Bodrum hanında Kethüda ve Yiğitbaşılar eliyle tüccara dağıtılmasını sağlamaktadır Dikdörtgen plânlı,avlulu ve iki katlı bir bina olan bu hanın girişi Bitpazarı Sokağı tarafındadır Her üç cephesinin dışında sıra halinde dükkanlar bulunmaktadır 1895 zelzelesinde büyük zarar gören bu han yeni baştan onarılmış ve dıştaki dükkanlar eski özelliklerini kaybederek batı tarzında yeniden inşa edilmiştir Hanın dış cephesi taş ve tuğla karışımı,iç kısımları ise moloz taşla inşa edilmiştir Giriş Bitpazarı sokağı tarafında olup beşik tonozlu bir mekanla ortadaki avluya geçilir Avlunun etrafı ve üst kat revaklarla çevrilidir Üst kattaki mekanlar birer kapı ve pencere ile revaka açılır Alt kattaki mekanların pencereleri cepheye açılmaktadır Yuvarlak kemerli üst kat revakları köşelerde çapraz tonoz,diğer kısımlarda ise beşik tonoz ile örtülmüştür Günümüzde yapılan çeşitli ilave inşaatlarla bütün özelliğini kaybetmiştir Cebeci Hanı Kapalıçarşının kuzeyinde Yağlıkçılar Caddesi üzerinde olup Astarcı ve Sarraf hanları ile çevrelenmiştir Kitabesi olmayan bu hanın yaptıranı ve mimarı bilinmemektedir Yapı inşa tekniği bakımından 18 inci yy a ait olarak tarihlendirilir İstanbula gelen tüccarların konaklaması için yapıldığı ileri sürülen bu hanın avlusunda hayvanları sulamak için bir havuz ve küçük bir de namazgah varmış Muntazam bir dikdörtgen plâna sahip olan hanın girişi Yağlıkçılar Caddesi üzerindedir Ard arda iki avlulu ve iki katlı bir binadır Günümüzde özgün mimarisinden çok kaybetmiş olan bu hanın girişi yuvarlak bir kemer halinde olduğu kalan inşaat parçalarından anlaşılmaktadır Bu giriş beşik tonozlu bir geçitle 17 x 37 m lik birinci avluya bağlanır Buradaki ikinci bir geçitle de hanın esas avlusu olan 37 x 37 m lik ikinci avluya girilir Her iki avlunu çevresi klasik han şemasında olduğu gibi tuğla kemerli revaklarla çevrilidir 72 x47 m ölçüsünde bir alana inşa edilmiş bu han 1894 depreminde neredeyse tamamen yıkılmış ve uzun müddet harabe halinde kaldıktan sonra onarılarak tekrar kullanıma açılmıştır Bu onarımlarda ilk plân şemasına olduğunca sadık kalınmaya çalışılmıştır Çuhacı Hanı Mahmutpaşa Yokuşunun başında Kılıççılar sokağı ile Çuhacı Han sokağı arasındadır Kitabesi olmayan yapının mimarı bilinmemektedir Vakıf kayıtlarına göre Lâle devrinde Nevşehirli Damat İbrahim Paşa (1718-1730) tarafından bir tür yünlü kumaş olan Çuhacıların ticaretleri için yaptırılmıştır Hatta Çuhacılar loncası Kethüdasının da bu hanın içinde oturduğu ve bu esnaftan dolayı da adının “Çuhacılar Hanı” olduğu bilinir Hanı daha sonra Çuhacı esnafı terk etmiş ve onların yerini kuyumcu ve gümüşçüler almıştır Han yapılmadan önce yerinde İğneci El-hac Hasan Ağa’nın mescidi olduğunu Hüseyin Ayvansarayi Hadikatü’l-Cevâmi isimli eserinde yazmaktadır Muhtemelen Nevşehirli, hanı yaptırırken bu mescidi de hanın kapısı üzerindeki mekânda yeniden yaptırmış olmalıdır Çuhacı Han 29 Eylül 1755’deki büyük Hocapaşa yangınında yanmış ,günümüzdeki bina ise bu yangından sonra kısmen yenilenerek yapılmıştır Tuğla ve taş karışımı olarak inşa edilmiş olan bu yapı iki katlı ve dikdörtgen avluludur Çuhacı Hanı sokağındaki girişi sade,yuvarlak taş kemerli bir açıklık şeklindedir Bu girişin üzerinde yedi adet ve üç sıralı taş konsollar üzerine oturan taş ve tuğla karışımı bir bindirmeliği vardır Han inşa edildiği sırada yeniden yapılmış olan mescit bu mekanda idi ve 1914 yılına kadar kullanılmış olup bu tarihten sonra atölye haline getirilmiştir Bu bindirmeliğin sivri kemerli,sağır alınlıklı iki büyük dikdörtgen pencerenin alt ve üstünde daha küçük pencere bulunur Giriş 21 x 28 m ölçüsündeki dikdörtgen avluya uzun ve çapraz tonozlu bir geçit ile bağlanır Avlunun etrafında payelere oturan sivri kemerli üzerleri manastır tonozu ile örtülü iki katlı revak bulunur Revakların iki yanındaki taş merdivenlerle üst kata çıkılmaktadır Köşelerdeki iki merdiven ise depo olarak kullanılan bodruma inmektedir Günümüzde yapılan ilavelerle orijinal özelliklerini tamamen kaybetmiş olan bu hanın 1964 de 1/4 hissesi Vakıflar’a geri kalanı ise şahıslara aittir Çukur Han Kapalıçarşı’da Yağlıkçılar,Perdahcılar ve Tığcılar Sokağının çevrelediği üçgen alanın içindedir Kitabesi bulunmadığı için yaptıranı ve mimarını bilmediğimiz bu yapının inşa tekniğine bakarak 18 inci yy a tarihlendirebiliriz Avlulu ve iki katlı hanlar tipindedir Hanın ana girişi Yağlıkçılar sokağında sade yuvarlak taş kemeri bir açıklıktır Buradan beşik tonozlu dar bir mekanla ortadaki 11 x 8 m ölçüsündeki küçük avluya bağlanır Orijinalinde bu avluyu iki katlı bir revak sistemi çevirmesine rağmen bugün bu revaklardan zemin katta olanları tamamen ortadan kalkmıştır Tuğla hatıllı taştan yapılmış bir duvar sistemine sahip olan bu han yanındaki Mercan Ağa Han ve Safran han ile bitişik nizamdadır Tek cephesindeki pencereler dikdörtgen sövelidir Elçi Hanı Çemberlitaş’daki yabancı devlet konuklarının misafir edildiği bu han ticarethaneden ziyade konaklama tesisi idi Atik Ali Paşa külliyesi’nin bir parçası olarak 1510-11 de inşa edilmiştir Burada kalan elçi ve gezginlerin yazdıkları notlarında han hakkında oldukça ayrıntılı bilgiler edinmekteyiz Burada 1553 de kalan Hans Dernschwam’ın hanın ahırında görüp kopyasını çıkarttığı bir yazıt önemli bir tarihi belgedir Bu yazının metni şöyledir: “ binbeşyüzonbeş yılında bunu yazdılar Kral Laslo’nun beş elçisini burada beklettiler Bilayı Barlabaş burada iki yıl kal mış idi![]() ![]() Hükümdar Kedeyi Sekel bunu yazdı Hükümdar Selim Bey buraya onu yüz at ile koydurdu ” Bu yazıt han yıkılırken kaybolmuştur 23 Temmuz 1587 deki büyük Çemberlitaş yangınından Elçi hanı kurtulabilmiş sadece kubbelerindeki kurşunları erimiştir Burada kalan ve yazılarında Elçi Hanından bahsedenlerin anlattığına göre kare biçimindeki binanın ortasında büyük bir avlu ile kuyu bulunuyordu İkamet edilen zemini tuğla döşeli,her birinde ocak ve demir parmaklıklı pencere bulunan 43 adet kapalı mekan üst katta olup arkadaki odaların önünde bir üzeri kurşun kaplı 28 kubbeli bir revak bulunuyordu Alt katta ise ahırlar vardı ve avluya açılan mazgallardan ışık ve hava alıyordu Avluya yük arabalarının girebileceği büyüklükte üç kapı bulunuyordu Bu kapıların iki yanında ise dükkanlar vardı 1646 senesinden itibaren elçilerin Galata bölgesindeki kalmaya başlamaları ile Elçi Hanı bu vasfını kaybetmiştir 1652 de çıkan ve üç gün boyunca süren bir yangında Elçi Hanı harap olmuş 1766 depreminde de büyük hasar görmüştür 19 uncu yy da “Tatar Hanı” adı ile anılmaya başlayan bu han posta tatarlarının konakladığı yer olmuştur Çok harap bir durumda olan Elçi Hanı 19 Eylül 1865 Hocapaşa yangınında yanmış ve uzun süre virane halinde kalmıştır II Abdülhamit zamanında onun serkatibi Osman Bey’in mülkiyetine geçmiş ve kalıntıları tamamen yıkılarak yerine “Matba-i Osmaniye” denilen bina inşa edilmiştir Bu binanın temel kazısı sırasında Bizans devrine ait kemer ve tonoz kalıntıları ile mezar stellerine rastlanılmıştır Yeniden inşa edilen bu bina daha sonra “Çemberlitaş Sineması” olarak sinema da kapanarak şimdiki iş hanına dönüşmüştür Hasan Paşa Hanı (Süpürgeciler Hanı) Beyazıt –Laleli arasındaki Ordu caddesi üzerinde olan bu yapı 1745 de Sadrazam Seyyid Hasan Paşa (ölm 1748) tarafından bu bölgede yaptırtmış olduğu hayır eserlerinin arasında inşa ettirmiştir Mimarı Mustafa Çelebidir Hanın kitabesinin de bulunduğu kuzey kanadı 1958 de Ordu caddesi açılırken yıktırılmış olduğundan özgün durumunu tamamen kaybetmiştir Bu tarihten sonra süpürge yapan esnaf hanın geriye kalan mekanlarına yerleşmiş olduğundan “Süpürgeciler Hanı” olarak adlandırılmıştır Günümüzde ise süpürgeciler burayı terk etmiş ve yerine deri ve sair malzemeleri satan dükkanlar yerleşmiştir İki katlı avlulu bir plan tipine sahip olan bu han misafir hanı olarak düşünülmüş ve Elçi Hanı gibi ikamet için yaptırılmıştır Gurlitt’in han yıkılmadan evvel yapmış olduğu resimlerine bakarak giriş cephesinin Cadde üzerinde olduğunu ve her iki yanında da üçer dükkan bulunduğunu anlamaktayız Yine aynı resime göre bu girişin iki yanında mermerden rokoko tarzında iki çeşme varmış Bu İstanbul hanlarında gördüğümüz tek örnektir Girişin üzerinde üç sıralı dokuz adet taş konsolun bindiği bir çıkma bulunmakta imiş Yıkılmadan önce üst kattaki odaların ocaklı olduğu anlaşılmaktadır Günümüze gelebilen avlu cephesinin taş işçiliğinin çok itinalı olduğu görülmektedir İmameli Han Kapalıçarşı bölgesinde Tığcılar ve Tarakçılar sokakları arasında Zincirli Han’a bitişiktir Arka tarafında ise Kalcılar Hanı bulunur Kitabesi olmayan ve yaptıranını bilmediğimiz bu han kendisine bitişik nizamdaki hanlarla aynı yapı tekniğine sahip olup 18 inci yy a tarihlendirilir Tek avlulu ve iki katlıdır Tığcılar sokağındaki dar ve tek cephesindeki girişi yuvarlak taş kemerli bir açıklık şeklinde olup buradaki beşik tonozlu bir geçit ile yamuk biçimindeki avluya geçilir Bu geçidin iki yanındaki merdivenler üst kata çıkışı sağlamaktadır Avluya bağlanan bu geçidin iki yanında iki katlı mekanlar vardır Bunların dikdörtgen pencere ve kapıları bu geçide açılır Esas mekanda bulunduğu arsaya uydurulduğundan o da yamuk biçimindedir Avluda revak sistemi olmasına rağmen günümüzde bu revaklar kaldırılarak dükkan yerleri ilave edilmiştir Üst kat tamamen harap ve orijinalliğinden tamamen uzaklaşmış olduğundan mimarisi hakkında bir fikir ileri sürülememektedir Cephe de ilave inşaatlarla tamamen bozulmuş olup kalıntılardan tuğla derzli taş işçiliği olduğu anlaşılmaktadır Kalcılar Hanı Kapalıçarşı bölgesinde Tarakçılar sokağındadır Kitabesi olmayan bu yapının yaptıranı ve mimarı bilinmemektedir İnşaat tekniği ve civarındaki hanlar ile benzerliği göz önüne alınarak 18 inci yy a tarihlendirilir Kuyumcuların atık altın tozlarından altın ayıran kalcı (ramatçı) esnafının toplandığı bir han olmasından ötürü bu ismi almıştır Arsa durumuna uymak zorunluluğundan dolayı düzgün bir plân şeması yoktur Avlulu ve iki katlı hanlar grubundan olan bu hanın Tarakçılar sokağındaki tek cephesindeki sade ve çıkıntısız yuvarlak kemerli kapıdan üzeri çapraz tonozlu bir geçit ile ortadaki yamuk biçimindeki avluya girilir Avluye çevreleyen iki katlı revakın etrafındaki mekanlar buraya kapı ve birer pencere ile açılmaktadır Kubbeli olduğunu kalıntılarından anladığımız üst örtüsü günümüzde tamamen bozulmuş olup çinko,kiremit ve çimento şap ile örtülüdür Orijinalliğini tamamen kaybetmiş olan cephenin evvelce tuğla hatıllı taş olduğunu kalan izlerden anlamaktayız Katları birbirine bağlayan avludaki merdivenlerde tamamen değişmiş olup günümüze son derece yoz bir şekilde gelmiştir Kaşıkçı Hanı Mahmutpaşa yokuşundu Tarakçılar sokağında olan bu han Kalcılar Hanı’na bitişiktir Kitabesi olmayan bu hanın inşa tarihini mimari ve çevresindeki hanlar ile olan benzerliğine bakarak 18 inci yy a tarihlendirilir Mahmutpaşa Yokuşu ve Tarakçılar sokağına açılan iki cephesi olan bu bulunduğu arsanın konumuna uydurulduğundan düzenli bir plân şeması göstermez Avlulu ve iki katlı bir yapı olan bu hanın Tarakçılar Sokağındaki girişi sade yuvarlak bir kemerle beşik tonozlu bir geçit ile avluya bağlanır Günümüzde çok değişmiş ve orijinalliğini tamamen kaybetmiş olan bu avlu iki katlı bir revak sistemi ile çevrilidir Bu revaklar alt katta yuvarlak üst katta ise yuvarlak tuğla kemerlidir Kalan izlerden anlaşıldığına göre odalarda bugün var olmayan ocak nişleri bulunmakta imiş Özgün yapısı tamamen bozulmuş olan bu hanın dış cephesi tuğla hatıllı muntazam taştandır Dış cephede üst örtünün altında testere dişi iki sıra bir saçak frizi vardır Avluda yapılan ilave inşaatlar avlunun formunun sebep olmuştur Kızlarağası Hanı Kapalıçarşının kuzeyinde Tığcılar,Perdahçılar ve Tacirler sokağının çevrelediği alandadır Kitabesi olmayan bu yapının hangi Kızlarağası tarafından yaptırıldığını belirten bir belge elimize ulaşamamıştır İnşaat tekniğine bakarak 18 inci yy a tarihlendirilen bu yapı yamuk bir avluya sahip iki katlı bir ticaret hanıdır Zemin kat depolar, üst kat ise kullanıma ayrılmış olan bu hanın cephesi yola uyum sağlaması dolayısıyla muntazam olmayıp kırık hatlıdır Cephe tuğla hatıllı taştan yapılmıştır Tığcılar sokağındaki tam ortada olmayan girişi yuvarlak sade bir taş kemerle üzeri beşik tonozlu geçit ile ortadaki avluya bağlanır Avluyu iki katlı bir revak çevrelemektedir Avlunun sağındaki merdiven üst kata çıkışı sağlamakta olup bu merdiven orijinalliğini kaybetmiştir Alt kattaki revak kemerleri ilave mekanlarla bozulmuştur Üst katın revakları ise kısmen orijinalliğini korumakta olup sivri kemerlidir Üst kattaki mekanlar galeriye birer kapı ve pencere ile açılmaktadır Örtü sistemi tamamen bozulup betonlaştırılmış olmasına rağmen üst kattaki kalıntılardan çapraz tonoz ile örtülü olduğu anlaşılmaktadır Kumrulu Han Çakmakçılar Yokuşunda Sandalyeciler sokağındadır Kitabesi olmayan bu hanın yaptıranı bilinmemektedir İnşaat tekniği 18 inci yy yapısı olduğunu gösterir Hanın ön cephe duvarından geri kalan kısımlar tamamen değişmiş olduğundan özgün mimarisi hakkında fazla bir şey söyleyemiyoruz Yalnızca ön cephedeki tuğla hatıllı taş duvarlar İstanbul hanlarının geleneksel özelliğini gösterir Ortasında avlusu olan iki katlı hanlar gurubundan olan bu binanın avlusu yeni yapılaşmalarla adeta tamamen ortadan kalkmıştır Sandalyeciler sokağındaki girişinin iki yanındaki dükkanlar da sonradan ilave edilmiştir Orijinalliğini tek muhafaza eden giriş kemerinin etrafında dikdörtgen bir taş bant çevrelemektedir Bu girişin üzerinde cephe boyunca plân eğriliğini düzelten beş adet taş konsolun taşıdığı çıkma orijinal yapıdan kalan nadir bir kısımdır Sadece izlerini gördüğümüz revak kemerleri ortadan kalkmış,pencere ve kapı biçimleri değişmiş örtü sistemi de betona dönüşmüştür Küçük Yeni Han Çakmakçılar yokuşunda Sandalyeciler sokağındadır Kitabesi olmadığından ve Vakıf Kayıtlarında da adı geçmediğinden kimin yaptırdığını bilmiyoruz İnşaat tekniği ve karşısındaki Büyük Yeni Han ile olan benzerliğini dikkate alırsak 18 inci yy yapısı olmalıdır göstermektedir 27 x 35 m lik bir alanı kaplayan bu han üç katlı ve avlulu plân tipindedir Sandalyeciler Sokağındaki bazı bölümleri değişmiş olan cephesi tuğla hatıllı ve muntazam kesme taşlı bir duvar örgüsüne sahiptir Çakmakçılar yokuşu tarafı ise yolun meyiline uydurulmak için kırık hatlıdır Burada zemin katın üzerindeki bir ve ikinci katlar taş konsollara bindirilmiş çıkmalara sahiptir Bu konsollar Çakmakçılar Caddesinin köşesine doğru azalarak bir taş silme olarak biter Zemindeki cephede yuvarlak tuğla kemerli dükkanlar bulunmaktadır Buradaki yuvarlak taş kemerli giriş kapısı beşik tonozlu bir geçitle 7 x 10 m ölçüsündeki avluya bağlanır Avlunun etrafındaki üç katı çevreleyen tuğladan yuvarlak kemerler taşıyıcı köşeleri kare olmak üzere revakları meydana getirir Alt kat depolara ayrılmış olduğundan pencereleri sadece avluya açılmaktadır Üst katın cephe pencereleri ise dikdörtgen taş söveli ve hatılı olup üst kısımları sağır sivri kemerlidir Üst örtüsünün kalan bazı izlerden anladığımıza göre tonoz kaplı olmalıdır Saçak kısmında iki sıralı bir kirpi saçak izleri görülmektedir Günümüze yapılan yeni ilâvelerle özgün durumu bozularak gelmiştir Silahtar Hanı Tahtakalede Uzunçarşı Caddesindedir Kitabesi olmayan bu hanın 18 inci yy ait olduğu inşaat tarzından anlaşılmaktadır Mimarının Mustafa Ağa olduğu ileri sürülen bu hanın bu devirde yaşamış ve bir takım hayır eserleri olan Silahdar Abdullah veya Yahya Efendi olması muhtemeldir 29 x 27 m lik bir alanı kaplayan, 12 x 14 m lik bir avlusu ve iki katı olan bu hanın üç tarafı bitişik nizam olduğundan tek cephesi Uzunçarşı Caddesindedir Cephede tuğla hatıllı taş kullanılmıştır Tuğla hatıllı kesme taştan cephesindeki yuvarlak taş kemerli giriş beşik tonozlu bir koridorla ortadaki avluya bağlanır İki katlı revaklar son derece bozulmuş olup girişin karşısındakiler tamamen yıkılmıştır Özgün mimarisi iki katlı olan bu hana yakın bir zamanda üçüncü bir kat ilave edilmiştir Kalan izlerden revakların tuğladan ve sivri kemerli olduğu anlaşılmaktadır Kapı ve pencerelerin çoğu değişmiş ve bütün özelliklerini kaybetmişlerdir Bazı odalarda ocak izleri görülmektedir Hanın iç bölümleri çok harap olup özgün mimarisini tamamen kaybetmiştir Simkeşhane Cephesi Beyazıd’dan Laleli’ye inen Cadde üzerinde olan bu hanı Darphane ve Kalaycı Sokakları çevrelemektedir Batısında ise Hasan Paşa hanı bulunmaktadır 1463 tarihli kitabesine göre fetihten sonra İstanbulda ilk yapılan eserlerdendir Simkeşhanenin bulunduğu alan Bizans döneminde ortasında I Theodosius’a ait üç gözlü bir Zafer Takı olan Tauris Forumu idi Fetihden sonra ,harap olmuş bu alana Fatih’in Sekbanbaşısı Yakub Ağa bir cami inşa ettirmiştir Bu caminin yanına Fatih 1470-1475 sikke basılan bir darphane yaptırmış olup Fatih’in fetihden sonraki ilk altın sikkeleri burada kesilmiştir Evliya Çelebi ,Fatih’in bir rahibin evinin yıkıntıları üzerine bu darphaneyi yaptırdığını yazmaktadır 1645,1660 , 1683 yıllarındaki büyük üç yangından ve depremlerden bu bina büyük zarar görür IV Mehmet (1648-1687)’ in karısı ve III Ahmet (1703-1730) in annesi Râbia Gülnüş Sultan (ölm 1715) 1707 de bu iyice harap olmuş binayı Sarayın Başmimarı Mehmet Ağa’ya adeta yeniden yaptırtır ve adını da değiştirerek “Simkeşhâne-i Âmire” koyar Bu inşaat sırasında üst kısmını değiştirmiş bir sebil çeşme,sıbyan mektebi ve mescit ilave ederek 18 inci yy görüntüsünü kazandırmıştır Cepheye ilâve ettiği dükkanlar ve arkadaki mekânda altın ve gümüş sırma çeken esnaf toplanır Darphane ise 1726 da Topkapı Sarayı kompeksinde yapılan yeni binaya taşınarak para basma işi Simkeşhaneden çıkartılır 1826 daki bir yangında tekrar zarar gören bina 867 de yeniden onarılır 1913 yılında çok harap olmuş bina adeta tekredilirse de 1926 yılına kadar bazı yerleri kullanılır 1957-58 de ki İstanbul’un imar çalışmaları sırasında Beyazıd’dan Aksaray’a doğru inen yol bir bulvar halinde genişletilirken harap hale gelmiş olan ön cephesi kesilerek yola verilmiş ve özgün görünümü çok şey kaybetmiştir 1974-76 senelerinde Simkeşhaneden arta kalan bölümler Prof Bedii Şehsuvaroğulu’nun çalışması ile Başkanı olduğu “Şehir Kütüphanesi Kurma ve Yaşatma Derneği” Derneği tarafından İstanbul Belediyesinden 49 yıllığına kiralanarak onartılmıştır Bu çalışmalar sırasında kazılardan çıkan Tauris Forumuna ait parçalar bir Açıkhava Müzesi şeklinde yerleştirilmiş, yapının var olmayan ön kanadının bulunduğu yere de bir sıra dükkanın bulunduğu bir pasaj yapılmıştır Simkeşhane binası günümüzde İl Halk Kütüphanesi olarak kullanılmaktadır Simkeşhanenin cephesi İstanbul Hanlarının genel dış örgü yapısı gibi tuğla hatıllı taştan yapılmıştır Tuğla örgü cephe dışında revaklarda,pencere kemerlerinde ve örtü sisteminde kullanılmıştır Taş ise cephede,pencere söve ve hatıllarında,bindirmelikleri taşıyan konsollarda payelerin örgü sisteminde görülmektedir Restitüsyon plânına baktığımızda üç katlı ve avlulu olan orijinal yapının yola uyma nedeniyle cephede kırık bir hat olarak uzandığını görmekteyiz Yuvarlak taş kemerli girişin üzerinde taş konsollarla taşınan bir bindirmeliği vardır Giriş beşik tonozlu bir geçitle avluya bağlanır Bu geçidin iki yanında yer alan mekanların geçide açılan birer kapı ve penceresi ile ocak nişleri vardır Hanın batı kanadı ve sebili yola gitmiştir Sofcu Hanı Nuruosmaniye caddesi ile Tavukpazarı Sokağının birleştiği köşededir Kitabesi bulunmayan iki katlı avlulu olan bu hanın da mimarı ve yaptıranı bilinmemektedir Duvar örgüsü ve inşa tekniğine bakarak 18 inci yy a tarihlendirilir Yol ve arsa durumuna uyma mecburiyetinden ötürü yamuk bir plâna sahip olan bu hanın yuvarlak kemerli girişi üzeri beşik tonozlu bir koridorla avluya bağlanır Geçit,avlu,zemin kat ve revaklar günümüze çok harap ve dejenere edilmiş bir halde gelmiştir Revaklı avluyu üst kata bağlayan merdivenlerde orijinalliğini kaybetmiştir Avlunun altında üzeri beşik tonoz ile örtülü bir bodrum vardır Hanın ayakta kalabilmiş üst kat odalarının üzerleri beşik tonoz ile örtülü olup cephenin üst kısmını dolaşan tuğladan bir kirpi saçağın izleri görülmektedir Sorguçlu Han Kapalıçarşının güneyinde Kalpakçılar Caddesi ile İskender Boğazı arasındadır Yolgeçen ve Baltacı hanları arasındadır Kitabesi olmyan bu hanın inşa tekniğine bakarak 18 inci yy a tarihlendirebiliriz Kalpakçılar caddesindeki girişi üzeri tonoz ile örtülü bir koridorla ortadaki yamuk şeklindeki avluya bağlanır Avluda iki katlı yuvarlak kemerli revak sistemi bugün sıva ile kapatılmış ve orijinal dokusu kaybedilmiştir Kalpakçılar caddesine bakan cephesinde girişin iki yanında sonradan ilave edilmiş dükkanlar cephenin özgün durumunu bozmuştur Alt kattaki üzeri beşik tonozlu mekanlar taştan yuvarlak kemerli bir kapı ile revak altına açılır Üst kattaki odaların örtü sistemi ise tamamen değiştirilmiş ve tonoz olması gereken yerler beton plaklarla kapatılmıştır Günümüzde çok harap olup orijinal yapısından tamamen uzaklaşmıştır Süleymaniye Hanı Süleymaniye külliyesinin bir bölümünü teşkil eden bu han,Külliyenin İmaretinin arka cephesinin altında,zemin katta olup Süleymaniye İmareti sokağındadır Kanuni Sultan Süleyman tarafından külliyenin Mimarı Sinan tarafından 1555 de inşa edilmiştir Külliyenin bir bölümünü teşkil ettiği için plan şeması klasik han tipinden ayrılır Avlusu yoktur ve tek hacim halindedir Dış cephe duvarları külliye ile bütünlük gösterip 1,5 m kalınlığında kesme taş duvardır İç kısımlarda ise moloz taş kullanılmıştır Basık kemerli bir girişi olan hanın zemin kat pencereleri düz hatıllı olup sağır alınlıklı ve yuvarlak taş kemerlidir Külliyeye ait bağımsız bir plâna sahip olmamasından dolayı ayrı bir özelliği olup İstanbul’daki nadir külliye hanlarındandır Şeker Hanı Fatih’de İstanbul Caddesi ile Malta Çarşısı Sokağının kesiştiği köşededir Kitabesi olmayan bu hanın yaptıranı ve mimarı bilinmemektedir Mimari özellikleri 17 inci yy han stilini göstermektedir 29 x 32 m ebadında kareye yakın yamuk planlı, ortasında revaklı bir avlusu olan bir binadır Orijinali iki katlı olan bu hana sonradan üçüncü bir kat ilave edilmiştir Zemin katı depolara ayrılmış olduğundan dışarı açılan pencereleri yoktur Üst kattaki pencereler dikdörtgen taş söveli ve hatıllı olup muntazam bir sıra halinde her mekana iki tane gelmek üzere devam eder İki caddenin birleştiği köşede inşa edildiğinden iki cephesi vardır Ana girişi İstanbul Caddesi üzerindedir Yuvarlak taş kemerli olan bu giriş,üstü beşik tonozla örtülü olan bir geçitle avluya bağlanır Avlu her iki katta da tuğladan sivri kemerli revaklarla çevrilidir Avludan üst kata çıkan merdiven orijinalliğini kaybetmiştir Cephede birkaç sıra taş ve tuğla derzden oluşan hatıllar görülmekte olup son derece sadedir Taş Han (Sipahiler Hanı,Çukurçeşme Hanı,Katırcıoğlu Hanı) Lalelide, Fethi Bey Caddesindedir Kitabesi olmamakla birlikte III Mustafa (1757-1774)’nın yaptırtmış olduğu Lâleli Camiinin Vakıf kayıtlarında ,bu hanın camiin vakfından olduğu ve ulûfelerini almak için İstanbula gelen Sipahilerin kalmaları için yaptırıldığı yazılıdır Bu yüzden ilk yapıldığında “Sipahi Hanı” adı ile tanınmaktadır Üç avlulu olan bu hanın giriş cephesi çağdaşlarından farklı olarak tuğla hatıllı olmayıp kesme taştan inşa edildiğinden dolayı “Taş Han” adı ile anılmıştır Diğer cephelerde ve iç avluya bakan duvar örgüsünde ise taş sıraların arasında tuğla hatıllar ile klasik dokuya dönülmüştür Giriş 27 x 14 m lik birinci avluya alışılmışın dışında bir plân şemasıyla uzun bir bina koluyla bağlanır Avluya geçişi de içine alan bu kısım tek başına bir bölüm meydana getirmekte olup üzerinde iki katlı dar odalar bulunmaktadır Bu geçit ayrıca uzun bir koridor ile ana avluya da bağlanmakta olup iki yanında üst kata çıkışı sağlayan merdivenler vardır Girişin üzerinde biri büyük diğer ikisi küçük olmak üzere üç taş kemer hafif bir çıkıntı yapan taş payelere oturur Bu kemerlerin üzerinde zemin kat ile üst katı ayıran taş bir silme devam edere Esas avlu bodrumlu olup diğerlerinden oldukça büyüktür Bir rampa inilen avludaki bu bodrum atların barınması için yapılmıştır Yuvarlak revak kemerleri tuğladandır Bu revakların arkasında kalan odaların bazıları yuvarlak taş kemerli kapı ve dikdörtgen taş hatıllı pencerelerle bazıları da sadece sadece kapı ile revaklara açılmaktadır Günümüzde bakımsız ve bazı yerleri harap olmakla beraber eski karakterini muhafaza edebilmiş olan bu yapı İstanbul’daki askeri hüviyetli tek handır |
| | |
| | #13 (permalink) |
| | İstanbul Kütüphaneleri Ayasofya Sultan I Mahmut Kütüphanesi (Eminönü) İstanbul ili Eminönü ilçesinde, Ayasofya Müzesi’nin içerisinde bulunan kütüphaneyi Sultan I Mahmut (1730–1754) 1736 yılında yaptırmıştır Kütüphane çinileri, sedef kakmalı dolap kapakları, Edirnekâri bezemeleri, yazı frizleri, tunç şebekeleri ile kendine özgü bir yapıdır Çiçek bezemeli tunç şebeke ile Ayasofya’nın iç mekânından ayrılan, dışarıda da iki büyük Osmanlı payandasının arasına yerleştirilen kütüphane okuma salonu, hazine-i kütüp (kitap muhafaza salonu) ve her ikisini birbirinden ayıran koridordan meydana gelmiştir Kütüphanenin 5 30x7 60 m ölçüsünde dikdörtgen planlı okuma salonunun duvarları XVI -XVIII yüzyıla tarihlendirilen çinilerle bezenmiştir Bu çini panoların üzerlerine çivit mavisi zemine beyaz celi-sülüs yazı ile Besmele, Haşr suresinin 22 ayeti, Haşr suresinin 23 ayetinin baş kısmı ve Esma-i Hüsna yazılmıştır Bu yazının ortasına da Kelime-i Tevhit ve altına da yeşil çinilerle bordür içerisine alınmış yedi renkli somakiden Sultan I Mahmut’un tuğrası yerleştirilmiştir Ayasofya ana mekânından mukarnas başlıklı dört tam, iki yarım sütunun taşıdığı camekânla ayrılan okuma odası küçük avluya bakan üç pencere ile aydınlatılmıştır Yakın tarihlerde yapılan onarımla da üzeri ahşap bir tavanla örtülmüştür Okuma odası ile hazine-i kütüpü birleştiren koridor XVI -XVIII yüzyılın çini ve dua yazılı frizleri ile bezenmiştir Ancak buradaki yazılar onarım sırasında çinilerin yer değiştirmesinden ötürü bütün olarak okunamamıştır Hazine-i Kütüp, 9 70x5 80 m ölçüsünde dikdörtgen planlı olup, ikisi duvarlara yapışık stalaktit başlıklı yarım, ikisi de tam olmak üzere dört mermer sütun ve üst örtü ile ayrılan iki bölümden meydana gelmiştir Koridordan demir bir kapı ile içerisine girilen hazine-i kütübün üzerinde Besmele yazılıdır Bu kapıdan içeriye girildiğinde 6 00x5 80 m ölçüsündeki mekânın ortasına ahşap kütüphane yerleştirilmiş ve üzeri de kubbe ile örtülmüştür Kubbe kasnağındaki siyah zeminde sarı renkli celi yazılı Fıtr suresinin 29–35 ayeti kerimeleri bulunmaktadır Sultan I Mahmut’un giriş kapısı üzerindeki tuğrasının altına da on beş beyitlik, yeşil zeminli talik yazılı yapım kitabesi yerleştirilmiştir Hazine-i Kütübün kubbeli, beşik tonozlu mekânları alçı kabarma çiçeklerle bezenmiştir Duvarlardaki yedi gömme kitap dolabı ince tel örgü kapaklıdır Bunun üzerinde de Sultan I Mahmut devri bezemelerini yansıtan motifler bulunmaktadır Sultan I Mahmut Kütüphanesi’ndeki çiniler İznik, Kütahya ve Tekfur Sarayı çinileri olup, bunlar bir arada karışık olarak kullanılmıştır Kütüphanenin yapımında çini fırınlarına sipariş verilmesi yerine piyasada bulunan çiniler toplanmış ve buraya yerleştirilmiştir Koridorda ise XVI yüzyıl çini sanatında çok sık kullanılan bahar açmış çiçek dalları ve karşılıklı panolarda da iki selvi ağacı görülmektedir Bu çini panolar bilinmeyen bir tarihte yerlerinden sökülmüş ve buraya benzeri taklit panolar yerleştirilmiştir Sultan I Mahmut Kütüphanesi’nin yapımı tamamlandıktan sonra Saray-ı Hümayun’daki kitaplardan bir bölümü buraya gönderilmiştir Muzaffer Gökman buradaki 4863 yazma eserin Sultan I Mahmut, 113’ünün Şeyhülislâm Sadeddin Efendi ve 22’sinin de vakıflarının belli olmadığını belirterek 4998 kitap olduğundan söz etmiştir Ayasofya Kütüphanesi’ndeki kitaplar belirli dönemlerde tasnif edilmiş ve iki fihrist defteri ile bir basılı fihrist kitabı ortaya çıkarılmıştır Günümüzde Ayasofya Kütüphanesi’ndeki kitaplar Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir Sultan III Ahmet Kütüphanesi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Topkapı Sarayı Müzesi üçüncü avlusunda, Arz Odası’nın arkasında bulunan Sultan III Ahmet Kütüphanesi, Sultan III Ahmet (1703–1730) tarafından yaptırılmıştır Daha önce kütüphanenin bulunduğu yerde Havuzlu Bahçe Köşkü bulunuyordu Kütüphanenin yapımına 1719 yılında başlanmış, giriş kapısı üzerindeki Arapça kitabesinden öğrenildiğine göre de aynı tarihte tamamlanmıştır Kütüphanenin kuruluşu ile birlikte düzenlenen vakfiyesinde kitapların nerelerden toplandığı ve hangi günlerde bunlardan yararlanılacağı belirtilmiştir Buradaki görevlilerde aranacak vasıflar ile ödenecek ücretler de belirtilmiştir Vakfiyede kütüphaneden dışarıya kitap çıkarılmasını yasaklayan hükümler de bulunmaktadır Kütüphanede Fatih Sultan Mehmet döneminden beri sarayda toplanmış yazma eserler, Hıristiyan el yazmaları ile basılı kitaplar da bulunmaktadır Sultan II Abdülhamit 1877’de Macaristan Budapeşte Üniversitesi Kütüphanesine hediye edilen bir katalog hazırlatmıştır Ayrıca kütüphaneye sonraki yıllarda çeşitli bağışlar da yapılmıştır Kütüphane mimari olarak kesme taş ve mermerden yararlanılarak dikdörtgen planlıdır Tüm cephe mermer kaplıdır İçerisindeki kitapların rutubetten zarar görmeleri önlenebilmesi için yapının altına yüksek pencereli bir bodrum yapılmıştır Havalandırmayı sağlanması için de bunların etrafı açık bırakılmıştır Kütüphanenin merdivenli girişinden sonra Hadis-i Şerif okunmasına mahsus çıkıntılı bir yer bulunmaktadır Ortadaki sofa basık ve penceresiz, kasnaklı, kurşun kaplı büyük bir kubbe ile örtülmüştür İkişer sütunla ayrılan ana mekânın yanındaki bölümler aynalı tonozla örtülüdür Kütüphanenin her cephesinde bulunan altlı üstlü pencerelerden içerinsin bol ışık alması sağlanmıştır Üst sıra pencereler renkli cam şebekelidir Kubbe ve tonozların içleri malakâri nakışlarla bezenmiş, duvarların büyük bir bölümü çinilerle kaplanmıştır Bu çiniler XVI -XVII yüzyıla tarihlendirilmektedir Çiniler Boğaziçi’ndeki Kara Mustafa Paşa Yalısı’ndan ve diğer köşklerden sökülerek buraya getirilmiştir Kütüphanenin sedef bağa ve fildişi kakmalı zengin bir de ağaç işçiliği vardır Günümüze gelen kitap dolapları XIX yüzyılda yapılmıştır İstanbul Arkeoloji Müzeleri Kütüphanesi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesinde, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin bir bölümünü oluşturan kütüphane müze binası ile birlikte dönemin ünlü mimarlarından Sanayi-i Nefise Mekteb-i Âlisi hocalarından Mimar Aleixandre Vallaury tarafından yaptırılmıştır Yeni yapılan müze binada, antik yapıların cephe görünümlerine benzemesine özen gösterilmiştir Özellikle dış cephenin Ağlayan Kadınlar Lahdinden ilham alınarak yapıldığı da söylenmiştir Müze içerisinde teşhir ve düzenleme için geniş salonlara yer verilmiştir Böylece ilk özgün müze olan bu yapının ilk bölümü 1891’de, diğer bölümleri de Sultan II Abdülhamit’in izni ile 1903 ve 1907’de açılmıştır Müzenin bir bölümünü oluşturan ve İmparatorluk Kütüphanesi olarak nitelenen müze kütüphanesi U şeklindeki müze binasının girişinin sağındaki bölümün üst katında Hazine Dairesi’nin yanında yer almıştır Geniş bir salondan içerisine girilen kütüphane tavana kadar ahşap ve iki katlı olarak düzenlenmiştir Kütüphane yaklaşık 500 m2’lik bir alanı kaplamaktadır Kütüphanenin büyük bir kısmı Osman Hamdi Bey’in satın alma ve bağışlarla sağladığı kitaplardan oluşmuştur Açılışından itibaren gittikçe artan yazma ve basma eserler burada büyük bir yekûn tutmuştur Çeşitli dillerde bilimsel, arkeoloji, sanat tarihi ve tarih ağırlıklı kütüphane uzmanlık kütüphanesi sınırlarını aşmıştır Günümüzde süreli arkeolojik yayınların da yer aldığı kütüphanede uzmanlık dalı dışında çeşitli kitaplar bulunmaktadır Ayrıca burada bağışlardan da önemli koleksiyonlar bulunmaktadır Bunların başında Ahmet Cevat Paşa Koleksiyonu, Mehmet Şakir Paşa Koleksiyonu, Sultan V Mehmet Reşat Koleksiyonu, Diyarbekirli Sait Paşa Koleksiyonu, Recaizade Ekrem Koleksiyonu, Murtaza Hocazade Hatice Hanım Koleksiyonu, Zeki Megamiz Koleksiyonu, Karman Büyükkaya Koleksiyonu ve H Turhan Dağlıoğlu’nun koleksiyonu gelmektedir Kütüphanede çalışmak, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nden alınacak özel izne tabidir Osman Hamdi Bey Yokuşu 34400 Gülhane Tel: (212) 520 77 40 – 41 Faks: (212) 527 43 00 Beyazıt Devlet Kütüphanesi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Beyazıt Meydanı’nda bulunan Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Devlet eli ile kurulan ilk kütüphane özelliğini taşımaktadır Kütüphanenin ilk binası 1506’da yapılan Beyazıt Külliyesi imaretinin bir bölümüdür Maarif-i Umumiye Nizamnamesinin 1869’da çıkarılmasından sonra İstanbul’da genel kapsamlı bir kütüphane kurulması için Sadrazam Sait Paşa ve Maarif Nazırı Mustafa Nuri Paşa Beyazıt imaretini Maarif Nezareti’ne devredilmesini sağlamışlardır Bundan sonra imaretin kütüphaneye dönüştürülmesi için çalışmalara 1882 yılında başlanmış, 1884 yılında da tamamlanmıştır Bu arada Sultan II Abdülhamit de özel bütçesinden katkıda bulunmuştur Kütüphane, Kütüphane-i Umumi Osmani adıyla 24 Haziran 1984’te ziyarete açılmıştır Balkan Savaşı (1912–1913) sırasında savaş bölgelerinden kaçırılan çok sayıdaki kitap da bu kütüphaneye getirilmiştir Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Beyazıt Umumi Kütüphanesi ismini alan kütüphaneye imaretin bir bölümünün daha eklenmesi ile depo durumuna getirilen kütüphanedeki sıkışıklık giderilmiştir Basma Yazı ve Resimleri Derleme Kanunu’nun 1934’te yürürlüğe girmesinden sonra Türkiye’de yayınlanan her eserden bir nüshanın bu kütüphaneye gelmesinden ötürü koleksiyonları hızla büyümüş ve yeniden yer darlığı baş göstermiştir Bunun üzerine 1946’da yapı onarılmış, kullanım alanı genişletilmiş ve 1974’te bitişiğindeki eski Dişçilik Mektebi de kütüphaneye tahsis edilmiştir Böylece Beyazıt Devlet Kütüphanesi 1984’te yeniden hizmete girmiştir Türkiye’deki uluslar arası formlara göre ilk katalog çalışması 1939’da burada başlamış, yazar ve kitap isimlerine göre düzenlenen iki katalog 1944’te tamamlanmıştır Maarif Vekâleti de ilk Türk kataloglarının kurallarını içeren kılavuzlar yayınlamıştır 1950 yılında Dewey Onlu Tasnif Sisteminin kabul edilmesi ile birlikte kataloglama sistemleri yeniden düzenlenmiştir Kütüphanede Kitap Okuma Salonundan ayrı olarak “Nadir Eserler”, “Gazete ve Dergi”, “Harita-Afiş”, “Para-Pul”, “Müzik Dinleme”, Video ve Film İzleme”, “Görme Özürlüler”, “Atatürk ve İnkilapları”, “Gazte Okuma” bölümleri bulunmaktadır Ayrıca kütüphanede bir de lisan laboratuarı açılmıştır Aynı anda 400 kişinin yararlanmasını sağlayan okuma salonunun yanı sıra eğitici ve kültürel etkinliklere açık konferans salonu, cilt atölyesi, personel yemekhanesi, okuyucu kantini, fotokopi servisi, mikrofiş sistemi ile çağın kütüphanecilik alanındaki tüm yenilikleri burada bulunmaktadır Kütüphane içerisinde 600 000 civarında kitap, 11 000’i aşkın yazma, 25 000 kadar da süreli yayın bulunmaktadır Turan Emeksiz Sokak No: 6 Beyazıt Tel: (0212) 522 31 67 Köprülü Kütüphanesi (Eminönü) İstanbul ili Eminönü ilçesi, Divanyolu Caddesi’nde Sultan II Mahmut Türbesi’nin karşısında bulunan kütüphane, Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’nın oğlu Fazıl Ahmet Paşa (1635–1676) tarafından babasının vasiyeti üzerine yaptırılmıştır Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa da 1678’de düzenlediği bir vakfiye ile kütüphanenin kuruluşunu tamamlamıştır Kütüphane 1678’de üç kütüphaneci, bir ciltçi ve bir kapıcı kadrosu ile hizmete açılmıştır Köprülü Kütüphanesinin il nüvesi, Köprülü ailesinin bağışları ile atılmış, daha sonra bağış ve satın almalarla kitap sayısı artmıştır Kütüphaneye yapılan bağışların başında Köprülü Mehmet Paşa, Fazıl Ahmet Paşa, Hacı (Hafız) Ahmet Paşa, Mehmet Asım Bey bağışları gelmektedir İlk kuruluşunda 2000’in üzerinde kitap bulunan bu kütüphanede bugün Türkçe, Arapça ve Farsça dillerinde 3 000’e yakın yazma, 1 500’e yakın basma eser bulunmaktadır Kütüphanedeki yazma ve basma eserler için yazar, kitap ve konu fihristleri Dewey Onlu Sistemine göre düzenlenmiştir Köprülü Kütüphanesi tasarım olarak İstanbul’daki ilk bağımsız kütüphanelerden bir örnektir Günümüzde üç tarafı yol ile çevrili bahçe içerisindeki bu yapı taş ve tuğlanın almaşık düzenlemesi ile kurulmuştur Kare planlı yapının üzeri pandantifli, dıştan sekizgen kasnak üzerine oturtulmuş bir kubbe ile örtülmüştür Batı yönünde dört basamakla çıkılan revaklı bölüm öne alınarak buraya T şeklinde bir düzenleme getirilmiştir Altı mermer sütun üzerine baklava başlıklı, sivri kemerli revakın üzeri dört kubbe ile örtülmüştür Revakın orta eksenindeki basık kemerli bir kapıdan kütüphaneye girilmektedir İç mekân yanlarda altta birer, üstte ikişer, girişin karşısında altlı üstlü üçer pencere ile aydınlatılmıştır Pencerelerin üzerlerinde sivri boşaltma kemerleri bulunmakta olup dikdörtgen sövelidirler Pencereler dıştan köfeki taşından, içten de yalnızca alt pencereler mermer sövelidir Kubbenin içerisi ve pandantifler kapı üzeri kalem işleri ile bezenmiştir Burada kahverengi, siyah ve kırmızı renklerdeki bezemeler arasında “C” ve “S” kıvrımları dikkati çekmektedir Pandantiflerde kırmızı zemin üzerine yapılmış çiçek motiflerinin altına Maşallah yazısı ile h 1181 (1667–1668) tarihi yazılıdır Bunun yanı sıra iç kapı üzerinde de yine Maşallah yazısı ile h 1289 (1872) ve h 1327 (1911) tarihleri yazılıdır Buna dayanılarak kütüphanenin 1872 ve 1911 yıllarında onarıldığı anlaşılmaktadır Atıf Efendi Kütüphanesi (Eminönü) İstanbul ili Eminönü ilçesi, Vefa Semti, Vefa Caddesi üzerinde bulunan Atıf Efendi Kütüphanesi Sultan I Mahmut (1730–1754) döneminde üç kez Başdefterdarlık yapmış olan divan sahibi şair Atıf Mustafa Efendi tarafından 1741 yılında kurulmuştur Kütüphanenin giriş kapısı üzerinde “Dârü’l-Kutüb-i Atıf “ yazılı h 1289 (1872) tarihli bir kitabesi, okuma salonu girişinin sağ tarafındaki duvarda bulunan mermer levha üzerinde de kabartma sülüs yazı ile vakfiyesinin özeti yazılıdır Kütüphanenin vakfiyesinden öğrenildiğine göre gelir kaynakları ve yönetimi belirlenmiş üç hafız-ı kütüb, bir şeyhü’l-kurra, bir suyolcu, bir mücellit, bir marangoz ve bir de ferraş (temizlikçi) burada görevlendirilmiştir Kütüphanenin yanına yapılmış olan üç meşruta evin de hafız-ı kütüblerin oturmaları ve haftanın beş günü kütüphane ile ilgilenmeleri vakfiyede belirtilmiştir Ayrıca hafız-ı kütübler kütüphanede cemaatle birlikte kılınacak namazlarda imamlık ve müezzinlik yapmakla da yükümlendirilmişlerdir Kütüphane Salı ve Cuma günleri dışında açık olacak, çalışmalar güneşin doğuşundan bir saat sonra başlayacak ve güneş batımından iki saat önce de bitecektir Atıf Efendi’den sonra oğulları Mehmet Emin, Ömer Vahit, torunları Ömer Hüsameddin ve Abdülkadir Efendiler de buraya kitap vakfetmişlerdir Bunların yanı sıra Atıf Efendi’nin kayın biraderleri Darphane-i Amire Başkatibi Hacı Ömer Efendi’nin kitapları da ölümünden sonra 1743’te Atıf Efendi Kütüphanesi’ne devredilmiştir Kuruluşunda 2857 kitapla hizmete giren kütüphanedeki kitaplar çeşitli kişi ve kurumdan gelen kitaplarla çoğalmıştır Günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı yönetiminde Kütüphaneler Genel Müdürlüğü’ne bağlı olan kütüphanede 3228 yazma, 25 000’e yakın eski ve yeni basma kitap olmak üzere toplam 30 000’e yakın eser bulunmaktadır Kütüphane mimari yapısı ile dikkati çeken bir binadır İstanbul’un eski Türk sivil mimarisini yansıtan bir plan düzeni bulunmaktadır Kütüphane yanındaki meşruta evlerin oldukça yüksek dış cepheleri olup, bunlar üç kat halindedir Meşruta evlerin üst katları konsollarla dışarıya taşırılmıştır Evlerin orta avlusunda yer alan kütüphanenin 13 50x9 50 m ölçüsünde bir zemin katı bulunmaktadır Kesme taş ve tuğladan yapılmış olan kütüphanenin dış cephe görünümüne tuğladan şeritler yerleştirilmiştir Yuvarlak kemerli bir kapıdan bir dehlize, oradan da avluya geçilmektedir Buradaki esas kütüphane binası kemerlerle dışarıya açılmış bir bodrum üzerine oturtulmuştur Bodrumdan altı basamakla bir sekiye çıkılmakta olup, buradan namaz kılmak üzere düşünülmüş mihraplı küçük bir sekiye çıkılmaktadır Bu sekiden bir sundurmanın altından da kütüphanenin okuma salonuna girilmektedir Kare planlı olan bu bölüm aynalı tonozlarla örtülü olup, üç tarafı tonozlu beş hücre ile çevrelenmiştir İlk yapıldığı dönemde burasının etrafının sedirlerle çevrili olduğu izlerden anlaşılmaktadır Bu bölümlerden üçü sofadan iki sütunun taşıdığı üç kemerle ayrılmıştır Sofanın arkasında da kitapların yaldızlı, kafesli ahşap dolapları bulunuyordu Günümüzde bu bölüme hava sirkülâsyonunu sağlamak amacı ile pencereler açılmıştır Vefa Caddesi No:44 Beyazıt Tel: (212) 527 38 07 Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Laleli semtinde, Ordu Caddesi üzerinde bulunan Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi’ni Koca Ragıp Paşa (1699–1763) 1762 yılında külliye olarak yaptırmıştır Yapı topluluğu kütüphane, sıbyan mektebi, sebil, iki çeşme, türbe, hazire, dükkânlar ve mahzenlerden meydana gelmiştir Bu yapılardan türbenin önünde bulunan sebil günümüze ulaşamamıştır Yapı topluluğunun ana cephesi Ordu Caddesi üzerinde olup, alt katta dükkânlar, üst katta da sıbyan mektebi bulunmaktadır Kütüphane ve yapı topluluğunun diğer bölümleri yuvarlak kemerli bir kapıdan girilen avlu içerisinde yer almaktadır Külliyenin ana cephesi Laleli Caddesi’nin 1957 yılında yükseltilmesi ile çukurda kalmıştır Girişin hemen karşısında bulunan ve yapı topluluğunun ana binası olan kütüphane avlunun ortasında bulunmaktadır Ayrıca burada çeşme ve Ragıp Paşa’nın açık türbesi ile bir hazireye yer verilmiştir Kütüphane kesme taş ve tuğladan zemin ve bodrumdan meydana gelmiştir İçeriye iki yönlü merdivenlerle çıkılan, üzeri küçük kubbe ile örtülü bir revaktan girilmektedir Giriş revağından iki tarafta iki kubbeli oda bulunan ve ayna tonozlu bir ön mekâna, buradan da okuma salonuna geçilmektedir Günümüzde bu bölümler camekânlarla bölünmüş ve özelliğinden kısmen uzaklaşmıştır Okuma salonu 14 40x14 40 m ölçüsünde kare planlı olup, üzeri duvarlara dayalı yuvarlak plasterlerin taşıdığı 5 95 m çapında, 12 30 m yüksekliğinde ana kubbe ile örtülüdür Kubbenin örttüğü alanlar dışında kalan bölümlere dört küçük kubbe ile aralarına dört aynalı tonoz yerleştirilmiştir Ana kubbeyi taşıyan kolonlar 3 50 m yüksekliğinde demir parmaklıkla çevrelenmiş olup, bu bölüm orijinalinde kitap deposudur İçerisine camlı ve tel örgülü kapakları olan üç ahşap kitap dolabı yerleştirilmiştir Okuma salonu iki sıra halinde 39 pencere ile aydınlatılmıştır Bu pencerelerden alt sıradakiler ahşap doğramalı, dövme demir kepenklidir Üst sıradakiler ise alçı ve revzen pencerelerden meydana gelmiştir Kütüphanenin içerisi oldukça sade klasik üslupta bezemelidir Duvarlar üst pencerelerin altına kadar mavi, gri ve beyaz renklerde çiçeklerin oluşturduğu XVIII yüzyıl çinileri ile kaplanmıştır Alt pencerelerin üzerinde yeşil zemin üzerine sarı yaldızla yazılmış bir ayet frizi çepeçevre tüm salonu dolaşmaktadır Ana kubbede ise ayetlere yer verilmiştir Günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı yönetiminde olan kütüphane hizmete kapalıdır Süleymaniye Kütüphanesi (Eminönü) İstanbul ili Eminönü ilçesi, Süleymaniye Mahallesi’nde Süleymaniye yapı topluluğunun bir bölümünü oluşturan Süleymaniye Kütüphanesi cami içerisinde, galerinin sütunları arasındaki parmaklıklı özel bir bölümde yer almaktadır Sultan I Mahmut’un (1730–1754) isteği üzerine 1751–1752 yılında Sadrazam Mustafa Bahir Paşa tarafından düzenlenen kütüphanede beş kütüphaneci, iki de yardımcı görevlendirilmiştir Kütüphane haftada iki gün kapalı tutulmuş ve dışarıya kitap verilmemiştir Günümüzdeki Süleymaniye Kütüphanesi, Süleymaniye külliyesinin birinci ve ikinci medreseleri ile sıbyan mektebinde bulunmaktadır Bu kütüphane Osmanlı Vakıf Kütüphanesinin yazma ve eski baskı derlemesinin bir araya getirilmesi ile meydana getirilmiş ve 1918 yılında açılmıştır Süleymaniye Kütüphanesi’nin kuruluş çalışmaları I Dünya Savaşı’na kadar sürmüş, İstanbul Vakıf Kütüphanelerindeki on bine yakın yazma 1914’te savaştan korunmak için Yavuz Sultan Selim’deki Medresetü’l Mütehassısi’ne gönderilmiştir Daha sonra Süleymaniye Umumi Kütüphanesi ismi ile açılan bu kütüphaneye nakledilmişlerdir 1924’te eğitim ve öğretim birliğini sağlamak amacıyla çıkarılan Tevhit-i Tedrisat Kanununun kabul edilmesi ile birlikte 1925’te tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması ile yazma ve basma koleksiyonlar da buraya taşınmıştır Kütüphanede mikrofilm merkezi kurulmuş ve beş binin üzerinde mikrofilm toplanmıştır Böylece Osmanlı kültürünü yansıtan bir arşiv meydana getirilmiştir Kütüphaneye 1962’de cilt ve patoloji servisi kurulmuştur Burada geleneksel Osmanlı cilt kapakları ve ciltler yapılmıştır Ayrıca Türkiye’deki kütüphanelerin onarım, bakım ve ciltleme işlemlerini de üstlenmiştir Türkiye Yazmaları Toplu Katalogu İstanbul Şubesi de 1979’dan bu yana Süleymaniye Kütüphanesinde çalışmaktadır![]() Kütüphane girişindeki alfabetik ve Dewey Onlu konu kataloglarını kapsayan fişlikler bulunmaktadır Kütüphanede yaklaşık 115 bin dolayında kitap bulunmaktadır Bunların 67 bini yazma eserdir Kütüphanenin gelişmesinde İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi ve Bağlı Kütüphaneleri Geliştirme Vakfı’nın büyük payı bulunmaktadır Süleymaniye Kütüphanesi’ne Atıf Efendi, Hacı Selim Ağa, Köprülü, Nuri Osmaniye ve Ragıp Paşa kütüphaneleri bağlıdır Kütüphanenin iki okuma salonu, mikrofilm okuma ve fotokopi üniteleri bulunmaktadır Esat Efendi Kütüphanesi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Yerebatan Caddesi üzerinde bulunan bu kütüphane Vakanüvis Mehmet Esat Efendi tarafından kendi konağının yanına 1845 yılında yaptırılmıştır Esat Efendi Müderrislik ve Kadılık görevlerinde bulunmuş, 1825’te de Şanizade Ataullah Efendi’nin yerine Vakanüvisliğe getirilmiştir Bundan sonra Takvim-i Vekayi Nazırlığına 1831’de atanmıştır Esat Efendi’nin, Esat Efendi Tarihi, Ziba-i Tevarih, Bahçe-i Sefa Enduz, Münşeat ve Divanı bulunmaktadır Esat Efendi 1848 yılında ölmüş ve kütüphanesinin bahçesine gömülmüştür Kütüphanenin mimarı bilinmemektedir Tek katlı bir yapı olup, kesme taş ve tuğladan yapılmış, üzeri sıvanmıştır Kütüphanenin içerisine önündeki yoldan dört basamaklı bir merdivenle çıkılmaktadır Asıl mekân 6 00x6 00 m ölçüsünde kare planlı olup, her iki yanından ikişer sütunla ayrılmıştır Böylece iç mekân 1 95 m daha genişletilmiştir Okuma salonu olan asıl mekânın üzeri kiremitli bir çatı ile örtülü, yarım yuvarlak kubbelidir Yandaki kanatların yarım tonozlu çatısının 1 60 m üzerinde, kubbe gövdesinde bulunan yarım yuvarlak pencerelerle iç mekân aydınlatılmıştır Ayrıca yan kanatlarda da dörder penceresi vardır Esat Efendi Kütüphanesinin tarih ve edebiyat ağırlıklı zengin kitapları 1914 yılında Sultan Selim ve Süleymaniye Kütüphanesine nakledilmiştir Uzun süre matbaa olarak kullanılan yapı bugün halıcı dükkânı olarak hizmet vermektedir Hakkı Tarık Us Kütüphanesi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Beyazıt’ta Beyazıt Külliyesi’nin bir bölümünü oluşturan sıbyan mektebi yapı topluluğu ile birlikte 1505 yılında yapılmıştır Sıbyan mektebi caminin kıble tarafında ve hazirenin biraz ilerisinde bulunmaktadır Sıbyan mektebi 22 Temmuz 1507’de faaliyete geçmiştir Zamanla harap bir durumda olan bu yapı İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğü tarafından 1960 yılında onarılmış ve burada Hakkı Tarık Us Kütüphanesi açılmıştır Sıbyan mektebinde kurulmuş olan bu kütüphane Hakkı Tarık Us’un kitap ve gazete koleksiyonlarını kapsıyordu Kütüphane gazeteci ve Giresun Milletvekili Hakkı Tarık Us’un (1889–1956) vasiyeti doğrultusunda kurulmuş ve 21 Ekim 1965’te ziyarete açılmıştır Sıbyan mektebinin önünde dört sütunlu ve iki yan duvara dayalı bir sundurması bulunmaktadır Kesme taş ve tuğla hatıllı olarak üzerleri kubbeli birbirine bitişik iki kare mekândan meydana gelmiştir Bu mekânlardan sol taraftaki geniş bir eyvanla da dışarı açılmaktadır Buradan ikinci kubbeli mekâna geçilmektedir Asıl mektep görevini üstlenen bu mekânda bir ocak bulunmaktadır Eyvanlı kanat Orta Asya Türk mimarisi örneklerini yansıtmaktadır Yapı günümüze iyi bir durumda gelmiş olup, kütüphanenin kitapları Bayezid Devlet Kütüphanesi’ndedir Nuru Osmaniye Kütüphanesi (Eminönü) İstanbul ili Eminönü ilçesinde, Kapalı Çarşı girişinde, Çemberlitaş’ta bulunan Nuruosmaniye Külliyesi Sultan I Mahmut (1730–1754) döneminde 1749 yılında yapımına başlanmış, ölümünden bir yıl sonra Sultan III Osman (1754–1757) tarafından tamamlanmıştır Mimarı Sinan Kalfa’dır Barok üsluptaki bu külliye cami, medrese, imaret, kütüphane, türbe, çeşme, sebil ve dükkânlardan meydana gelmiştir Nuruosmaniye Kütüphanesi Barok üslubun kendine özgü bir örneğidir İki bölümden meydana gelen kütüphanenin ortası dört sütunun taşıdığı bir kubbe ile örtülmüş ve bu kubbenin çevresinde revaklı bir koridor oluşturulmuştur Kubbe iki yandaki yarım kubbelerle desteklenmiştir Revakların üzeri aynalı tonozlarla örtülüdür Kütüphanenin 30 adet olan pencereleri barok üslubunun başlıca özelliği olan plasterlerle takviye edilmiştir Kütüphanenin altında bir de bodrum katı vardır Karmaşık bir plan düzeninde olan kütüphaneye dış avludan merdivenlerle çıkılmaktadır Kütüphanenin alt katına neme karşı bodrum yapılmış, üst katı ise okuma salonu ve depoya ayrılmıştır Kütüphanenin iki kapısı olup, bunlardan biri hümayun kapısıdır Bu kapının üzerine “Beşikten mezara kadar ilim talep ediniz” anlamında Arapça bir kitabe yerleştirilmiştir Kütüphane ilk açıldığında bir Nazır-ı Kütüb, altı Hafız-ı Kütüb, altı Mustahfız, üç Bevvab, bir Mücellid-Müzehhib ve bir Ferraş olmak üzere on sekiz görevlisi bulunuyordu Kütüphanenin Sultan III Osman adına düzenlenmiş vakfiyesi bugün Topkapı Sarayı Müzesi’ndedir Kütüphanede I Mahmut ve III Osman’ın kitapları ile Bayram Paşa’nın 79 yazma eseri başta olmak üzere yazma eserleri kapsamaktadır Ayrıca kütüphanenin yeni eserler koleksiyonu da bulunmaktadır Kütüphanedeki kitaplarda yazar ve eser adlarına göre ve Dewey Onlu tasnif sistemi uygulanmıştır Feyzullah Efendi Kütüphanesi (Fatih) İstanbul ili Fatih ilçesi, Macar Kardeşler Caddesi ile Feyzullah Efendi Sokağı’nın kesiştiği noktada bulunan bu kütüphane, Feyzullah Efendi Medresesi’nin kitabesinden öğrenildiğine göre; Sultan II Mustafa’nın (1695–1703) hocası Şeyhülislâm Feyzullah Efendi kitaplık, mektep ve çeşme ile birlikte adeta küçük bir külliye konumunda 1700 yılında yaptırılmıştır Mimarının kim olduğu bilinmemektedir Ancak Şeyhülislâm Feyzullah Efendi döneminde Mimarbaşı olarak görev yapan Kayserili Mehmet Ağa tarafından planının tasarlandığı düşünülmektedir Dikdörtgen planlı olan medresenin avlusunun kuzeydoğusuna dershane-mescit ile kitaplık, güneydoğu ve güneybatı kenarlarına da L şeklinde on medrese hücresi yerleştirilmiştir Kitaplık ve hücrelerin kuzey kenarları giriş yönündeki bahçe duvarı ile birleştirilmiştir Kitaplık ve dershane bölümleri ortak bir ana mekânın iki yanına yerleştirilmiş ve böylece Osmanlı mimarisinde çok ender görülen bir plan tipi ortaya çıkarılmıştır Dershane-mescit ile kitaplık avludan biraz yüksek olup, kare planlı iki ayrı yapıdır Eyvan niteliğindeki açık bir sofanın yanında yer almışlardır Üç basamakla çıkılan giriş sahanlığındaki basık kemerli bir kapıdan sonra sekiz basamakla dershane ve kitaplığa ulaşılmaktadır Her iki bölüm arasındaki dikdörtgen planlı bu ara mekânın merdiven ve geçitlerden arta kalan bölümleri sekiler halindedir Bu mekânın oturma ve okuma amaçlı kullanıldığı sanılmaktadır Geniş bir saçakla güneyden gelecek güneş ışıklarından korunmuştur Dört demir eliböğründe ile desteklenen bu saçağın altı ahşap kaplamalıdır Buradaki açık sofanın altı sütun ve duvarlara dayanmış kubbe ve tonozlarının almaşık düzeni ile farklı bir mimarisi vardır Kütüphanede Osmanlı tarihleri, Yemen tarihleri, padişah divanları, şuara tezkireleri, fermanlar, levhalar ile matematikten tıbba kadar çeşitli kitaplar bulunmaktadır Bunların arasındaki en önemli koleksiyon Feyzullah Efendi’nin 1699’da vakfettiği 2000’den fazla kitaptır Ayrıca Ali Emiri Efendi, Veliyüddin Carullah Efendi, Hekimoğlu Ali Paşa, Pertev Paşa, Reşit Efendi kütüphanelerindeki eserleri de buraya getirtmiştir Kütüphanedeki kitaplar Dewey Onlu katalogu ile düzenlenmiştir Bunların yanı sıra eski koleksiyonlara ait yazma ve baskı fihristleri de bulunmaktadır Günümüzde Feyzullah Efendi Medresesi ve Kütüphanesi restore edilmektedir İçerisindeki kitaplar ve yönetim birimi geçici olarak Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndedir Amcazade Hüseyin Paşa Kütüphanesi (Fatih) |
| | |
| | #14 (permalink) |
| | İstanbul Sıbyan Mektepleri Sıbyan Mekteplerinin Osmanlı eğitim düzeninde önemli bir yeri bulunmaktadır Bu okullarda 5-6 yaşlarındaki çocuklara okuma, yazma ve dini bilgiler ile matematik dersleri verilirdi İslamiyet’in ilk yüzyılında Küttap ismi ile tanınan bu okullara Karahanlılar ve Selçuklular döneminde Sıbyan Mektebi ismi yakıştırılmıştır “Sıbyan” Arapça bir sözcük olup, Sabi anlamına gelen çocuk sözcüğünün çoğuludur Sıbyan Mektebi de çocuklar için açılmış okul anlamına gelmektedir Osmanlılarda sosyal ve eğitim nitelikli Sıbyan Mektepleri vakıflar şeklinde kurulmuştur Osmanlı İmparatorluğu’nun her tarafında eğitim amacı ile kurulmuş Sıbyan Mektepleri ile onları düzenleyen vakıfları bulunmaktadır Çok sayıdaki sıbyan mektepleri İmparatorluğun bütün bölgelerine yayılmıştır Nitekim Evliya Çelebi İstanbul’da 1933 sıbyan mektebi bulunduğunu belirtmiştir Sıbyan mektepleri Osmanlı eğitim düzeninde Cumhuriyet dönemine kadar yaşamını sürdürmüştür Osmanlılar Sıbyan Mektebi ismini kullanmakla beraber değişik dönemlerde bu okullara “Dâru't-tâlim”, “Mektep”, “Tas Mektep”, “Mahalle Mektebi”, “Mektephâne” ve “Mekteb-i Ibtidâiye” isimleri de verilmiştir Osmanlılarda Sıbyan Mektebinde ders veren hocaya Muallim, yardımcısına da Kalfa veya Halife deniliyordu Bu konuda bazı vakfiyeler de düzenlenmiştir Örneğin Süleymaniye Vakfiyesi’nde külliyenin sıbyan mektebine atanacak hoca ve yardımcısının özellikleri belirtilmiştir: “Ve mekteb-i mezbûrda bir ehl-i tecvid, hâfiz-i Kelâm-i Mecid (Kur'an), ilm-i kiratta ferîd ve salâh u siyânette resîd, sevâyib-i maayib-i töhmetten (saibe ve ayiplar töhmetinden) ma'sûm ve zühd ü felâh ile mevsûm ilm-i fikha vâkif ve vâcibât-i sünen-i salâta ârif kimesne muallim olup, sibyân-i fukara (fakirlerin çocuklari) ve fukara-i sibyâna ta'lim-i Kur'an-i Azîm ve salâta müteallik mesaili tefhim edüp sibyan otuz adetten eksik olmaya ve ücret almaya ve vazife-i yevmiyesi sekiz akça ola Ve bir sâlih u mütedeyyin, salâh u zühd ile ma'ruf u müteayyin, ehl-i Kur'an kimesne dahi mekteb-i mezburda halife olup atfal u sibyâna ta'lim-i heca ve Kur'an eyleye ve muallime halef olup huzur u magibinde ikamet-i hizmet edicek vazife-i yevmiyesi üç akça ola ” Sıbyan Mekteplerinde ayrıca Bevvab denilen temizlikçi hademe, çocukları evlerinden alıp getiren, okulda çocukların birbirleri ile ilişkilerini düzenleyen Mubassır isimli görevliler de bulunuyordu Ders veren Hoca ve Kalfalar mahallenin en güvenilir ve bilgili kişileri arasından seçilmekte idi Osmanlı eğitiminde Sıbyan Mekteplerinde verilen derslerin zaman zaman müfredat programları günün koşullarına uygun olarak değiştirilmiştir Bu tür değişiklikler Fatih Sultan Mehmet ve Sultan II Beyazıd döneminde başlayarak değişik zamanlarda da devam etmiştir Nitekim Sultan I Mahmud’un annesinin Galata’da yaptırdığı bir sıbyan mektebi ile ilgili vakfiye de buna bir örnektir: “Fenn-i kitabette mahareti müsellem ve ta'lim-i mesk-i hatta a'lem bir kimesne hâce-i mesk olup" denilmektedir Keza Sultan I Abdülhamid'in vakfiyesinde de "bir hattat üstad ta'lim-i hatta sahib-i itiyad kim ise mekteb-i serife müdavemet eden sibyâna hâce-i mesk olup edâet ve sinaat-i hat ile eday-i hizmet eyleye ” Ayrıca Sultan I Mahmud’un 4 Aralık 1739 tarihli vakfiyesinde de buraya çocuklara güzel yazı öğretmek üzere bir hat hocası atadığı belirtilmektedir Sultan II Mahmud 1824 tarihli fermanı ile de çocuklara Kur’an talimi, Tecvid ve İlmihal okutulmasını istemiştir Sultan II Mahmud döneminden önce çocukları okula göndermeyen velilerin cezalandırılacağına dair bir ferman ilan edilmiştir Böylece ilköğretim Osmanlılarda Sultan II Mahmud’un Tanzimat Fermanı’ndan sonra mecburi hale getirilmiştir İstanbul’da 1863 yılında “Daru’l Muallim-i Sıbyan” ismi altında ilkokullara öğretmen yetiştirecek bir de okul açılmıştır Sultan II Abdülhamid devrinde de Kanuni Esasi hükümlerine göre ilköğretim zorunlu hale getirilmiştir 1879’da Maarif Teşkilatı’nda yapılan değişiklerle “Mekatib-i Sıbyaniye Dairesi” kurulmuştur Böylece ilköğretim Osmanlılarda ciddi olarak ele alınmış ve ilköğretim “Mekatib-i Sıbyaniye” ve “Usu-ü Atika” olarak ikiye ayrılmıştır Sıbyan Mekteplerinde öğrenciler ders veren hocanın etrafında, başlangıçta halka düzeninde yerlere oturmaktadırlar Bu okullarda eğitim süresi için kesin bir tarih verilememektedir Büyük olasılıkla öğrencilerin zekâsının, çalışkanlığının ön plana alınarak bir tarih saptanmaktadır Bununla beraber 1846 tarihli bir tezkireden Sıbyan Mekteplerinde eğitimin dört yıl olduğu anlaşılmaktadır 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nde de bu süre korunmuş okula devam zorunluluğu erkekler için 7, kız çocukları için de 6 yaş olarak tesbit edilmiştir Osmanlı mimarisinde Sıbyan Mektepleri iki ayrı grupta olup, bunlardan bazıları külliyelerin bir bölümünü oluşturmaktadır Sıbyan Mekteplerinin bazıları da mahalleler içerisinde ayrı yapılar halinde idi Bu yapılar kesme taş ve tuğladan yapılmış olup, çoğunlukla iki katlı, üzerleri tonoz ve kubbe ile örtülüdür Yapıların alt katlarında mutfak, tuvaletler, üst katlarında da çoğunlukla üzeri kubbe veya tonozla örtülü, kare planlı dershane bölümü, onun yanında da küçük bir hocanın odası bulunmaktadır Sıbyan Mekteplerinin bazılarında, alt katlarında dükkânlara da yer verilmiştir Ayasofya Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesinde, Ayasofya Müzesi’nin avlusunda bulunan Sıbyan Mektebini Sultan I Mahmud 1740 yılında yaptırmıştır Sıbyan Mektebinin duvar işçiliği bir sıra taş, bir sıra tuğladan örülmüş olup, iki katlı, kare planlı bir yapıdır Üst örtüsü kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür Sıbyan Mektebi’nin caddeye bakan zemin katına iki kemerli mekânın ne amaçla yapıldığı bilinmemektedir Günümüzde bu mekân Ayasofya Müzesi’nin Kütüphanesi olarak işlev görmektedir Bunun yanındaki dışa bir kapı ile açılan bölümün Bevvab odası olduğu sanılmaktadır Yan taraftaki bir merdivenle çıkılan üst kat iki bölümden meydana gelmiştir Bunlardan kare planlı üzeri kubbeli bölüm dershanedir Bu mekân dışarıya üç cephesinde üçer tane olmak üzere dikdörtgen söveli dokuz pencere ile açılmıştır Giriş merdiveninin yanındaki, üzeri ayna tonozla örtülü küçük oda ise ders veren hocaya aittir Cevri Kalfa Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Sultanahmet Meydanı’nda, Divanyolu Caddesi üzerinde bulunan Cevri Kalfa Sıbyan Mektebi, kitabesinden öğrenildiğine göre Sultan II Mahmud tarafından 1819’da Osmanlı sarayı Haremi’nden Cevri Kalfa’nın anısına yaptırılmıştır Buradaki kitabenin tarih manzumesinin son mısraında “Merhume Usta’nın ruhiyçün âb-ı zemzem 1235 (1819)” yazılıdır Cevri Kalfa 1808 Yeniçeri İsyanı’nda, Topkapı Sarayı içerisinde merdiven başında durarak Şehzade Mahmud’u (Sultan II Mahmud) öldürmeye gelenlerin gözlerine kızgın kül serpmiş ve şehzadenin kurtarılmasına yardımcı olmuştur Sultan II Mahmud padişah olduktan sonra Cevri Kalfa’yı Hazinedarbaşı yapmış, ölümünden sonra da bu sıbyan mektebi ile yanındaki çeşmesini Onun anısına yaptırmıştır Cevri Kalfa Sıbyan Mektebi, İstanbul sıbyan mektepleri arasında en büyük ölçüdeki yapıdır XIX yüzyıl ampir üslubunda yapılan bu mektep iki kattan meydana gelmiştir Geniş ön cephesi ve on odalı olarak yapılmasından ötürü de 1858 yılında Kız Sanat Mektebi olarak kullanılmış, Cumhuriyet’in ilanından sonra 1929–1930 yılları arasında Devlet Basımevi’nin Matbaacılık Okulu olmuştur Adliye Sarayı’nın 1932’de yanmasından sonra da Adliye tarafından kullanılmıştır 1945-1946’da 59 İlkokulu olarak hizmet vermiş ve 1955–1956 yıllarında da Cevri Kalfa İlkokulu olarak kullanılmıştır Cevri Kalfa İlkokulu’nun Sultanahmet’te ayrı bir binaya taşınmasından sonra da 1985 yılında Türk Edebiyat Vakfı’na tahsis edilmiştir Cevri Kalfa Sıbyan Mektebi’nin girişi yapının solunda olup, ortasında yer alan iki katlı yapının üzeri beş mermer konsol üzerine oturmuş bir çıkma şeklinde dışarıya taşmıştır Bu bölümün üzeri kurşun kaplı ayna tonozla örtülmüştür Tonozun üzerine de bir alem yerleştirilmiştir Bu yapının sağ tarafına kademeli yuvarlak kemerli bir çeşme eklenmiştir Çeşmenin hemen yanı başında üç katlı, pencere araları yassı plasterlerle birbirlerinden ayrılmış ikinci bir yapı bulunmaktadır Bu bölüm Sultan II Abdülhamid (1876–1909) döneminde buraya eklenmiştir Cevri Kalfa Sıbyan Mektebi Osmanlı devri mimarisinde yapılmış olan örneklerin sonuncusudur Sultanahmet Yapı Topluluğu Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesinde, Sultanahmet’te, Sultan I Ahmed’in (1603–1617) 1609–1619 yıllarında yaptırmış olduğu yapı topluluğunun bir bölümünü oluşturan sıbyan mektebi Sedefkâr Mehmet Ağa tarafından h 1026 yılında tamamlanmıştır Sıbyan Mektebi caminin dış avlu duvarının köşesinde yer almaktadır Köfeki taşından yapılmış olan mektebin zemin katında bir çeşme ile dükkânlar, üst katında da kare planlı dershane bölümü bulunmaktadır Dershanenin dışa kapalı olan kuzey duvarının ortasına iki yanında birer niş bulunan ocak yerleştirilmiştir Yapı güneydoğu ve güneybatı cephelerinde üçü altta, üçü de yukarıda olmak üzere altı pencere ile aydınlatılmıştır Sultanahmet’te 1912 yılında çıkan yangın sırasında harap olmuş, daha sonra restore edilmiştir Günümüzde içten tavan, dıştan da kurşun kaplı kırma bir çatı ile örtülüdür Orijinal durumunda yangın geçirmesinden ötürü kubbeli olup olmadığı bilinmemektedir Zeynep Sultan Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Alemdar Caddesi üzerinde, Gülhane Parkı’nın karşısında Sultan III Ahmed’in (1703–1730) kızı Zeynep Sultan tarafından Mimar Mehmet Tahir Ağa’ya 1769’da yaptırmış olduğu camisinin yanında sıbyan mektebi de bulunmaktadır Caminin batısında bulunan sıbyan mektebi, yanındaki medresenin bitişiğinde olup, önünde de XVIII -XIX yüzyıllara ait bir hazire bulunmaktadır Sıbyan mektebi 1970 yılında yanındaki medrese ile birlikte yanmış, 1983 yılında da İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğü tarafından onarılmış, bu arada cadde üzerindeki avlu duvarının içerisine alınmıştır Uzun süre harap bir halde bulunan bu yapının içerisinde1988’den önce bazı kişiler barınıyordu Onarımdan sonra Zeynep Sultan İlkokulu’nun dershanesi olarak kullanılmıştır Sıbyan mektebi barok üslupta bir yapı olup, önünde üç sütunlu, yuvarlak kemerli bir revak bulunan kare planlı bir yapıdır İki katlı olan yapının alt katında onarım sırasında kırık mezar taşları ve serpuşlar çıkarılmıştır Bugün burası Türkiye Anıtlar Derneği’ne tahsis edilmiştir Sıbyan mektebi ile yanındaki medrese arasındaki avlunun yuvarlak kemerli kapısı üzerinde de bir ayet yazılı kitabe bulunmaktadır Sıbyan mektebinin ikinci katı kare planlı olup, giriş dışında kalan duvarları yuvarlak kemerli üçer pencere ile aydınlatılmıştır Üzeri ahşap çatı ile örtülüdür Hacı Beşir Ağa Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Alemdar Mahallesi’nde, İstanbul Valiliği’nin karşısında bulunan Hacı Beşir Ağa Külliyesi Sultan III Ahmed (1703–1730) ve Sultan I Mahmud (1730–1754) dönemlerinde Darüssaade Ağalığı yapmış olan Hacı Beşir Ağa tarafından 1744–1745 yıllarında yaptırılmıştır XIX yüzyılın ilk yarısında onarılan bu külliyenin sıbyan mektebi caminin doğusunda yer almaktadır Oldukça geniş ve yuvarlak kemerle avluya açılan bu yapı kare planlı olup, üzeri ayna tonozla örtülüdür Güney ve doğuya doğru dörder pencere ile aydınlatılan dershane içerisinde bir de ocağı bulunmaktadır Önündeki giriş eyvanının ise dershane olarak kullanıldığı sanılmaktadır Gedik Paşa Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Mimar Hayrettin Mahallesi, Gedik Paşa Caddesi ile Cami Sokağı’nın birleştiği köşede bulunan Gedik Paşa Camisi ve Sıbyan Mektebi Divan Kâtibi Ali Efendi tarafından XVII yüzyılda yaptırılmıştır Yanında bulunan Gedik Ahmet Paşa’nın hamamından ötürü de Gedik Paşa Camisi ve Sıbyan Mektebi olarak tanınmıştır Cami ve sıbyan mektebi 1724 Gedik Paşa yangınında harap olmuş ve sonra Bedestani Hacı Ali tarafından onarılmıştır Sıbyan Mektebi caminin karşısında kesme taştan, kare planlı ve iki katlı olarak yapılmıştır Alt kısmında dükkânlar bulunmakta olup, üst kat bütünüyle mektep olarak kullanılmıştır XIX yüzyıl mimari üslubunu yansıtan bu yapının alt katı dükkân, üst katı da imam evi olarak kullanılmaktadır Üsküplü Yahya Paşa Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Kadırga Karakolu karşısında bulunan bu sıbyan mektebini Üsküplü Yahya Paşa h 912 yılında yaptırmıştır Sıbyan mektebi iki katlı, kesme taştan yapılmış olup, günümüze çok harap durumda gelebilmiştir Kare planlı yapının üzeri sekizgen kasnaklı, tromplu bir kubbe ile örtülüdür Sıbyan mektebinin kenarlarında altta dikdörtgen söveli, üstte de yuvarlak kemerli ikişer penceresi bulunmaktadır Uzun süre basımevi olarak kullanılmış ve içerisi orijinal durumundan uzaklaşmıştır Kapı Ağası Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Kapı Ağası Camisi’nin yanında bulunan sıbyan mektebini Kapı Ağası Mahmud Ağa 1553 yılında yaptırmıştır Sıbyan mektebi iki katlı, kare planlı olup, kesme taştan yapılmıştır Kesme taş dizilerinin arasına tuğla hatıllar yerleştirilmiştir Üzeri çatı ile örtülü olan sıbyan mektebi harap bir durumdadır Kâtip Sinan Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesinde, Gedik Paşa Akarçeşme Caddesi üzerinde bulunan bu yapının kitabesi bulunmadığından yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır İsmine dayanılarak Kâtip Sinan tarafından XVI yüzyılda yaptırıldığı sanılmaktadır Sıbyan mektebi iki katlı olup, alt katı yuvarlak kemer ve tonozlar üzerine oturan ikinci katı taşımaktadır Günümüze gelen üst kat sonradan yenilenmiş olduğundan orijinal şekli hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır Avlu içerisindeki sıbyan mektebinin içerisi alt katında dikdörtgen söveli ikişer, üst katta da yuvarlak kemerli dörder penceresi ile aydınlatılmıştır Silahtar Ahmet Ağa Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Gedik Paşa’dan Kadırga’ya inen Akarçeşme Caddesi üzerinde bulunan bu yapıyı Sultan Mustafa’nın silahtarı Mehmet Ağa 1671 yılında yaptırmıştır Yapı kesme taş ve tuğla hatıllı olarak dikdörtgen planlıdır Arazi konumundan ötürü katlar önündeki eğimli yola uydurulmuştur Sıbyan mektebinin uzun kenarlarında, alt sırada dikdörtgen söveli dörder, üst sırada da yuvarlak kemerli dörder pencereye yer verilmiştir Kısa kenarlarında da aynı şekilde ikişer pencere dizisi bulunmaktadır Üzeri ahşap çatı ile örtülü olan sıbyan mektebine yanındaki bahçeden basit bir kapı ile girilmektedir Atik Ali Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Divanyolu Caddesi üzerinde Atik Ali Paşa Camisi’nin avlusunda bulunan bu yapıyı Hadım Ali Paşa h 902 (1509) yılında Atik Ali Paşa Külliyesinin bir bölümü olarak yaptırmıştır Atik Ali Paşa Hadım, Tavaşi, Şehit, Eski unvanları ile tanınmış, iki kez sadrazam olmuş ve 1511 yılında Şah Kulu İsyanı sırasında şehit edilmiştir Ali Paşa’nın İstanbul, Edirne ve Mora’da çeşitli vakıfları bulunmaktadır Atik Ali Paşa Sıbyan Mektebi dikdörtgen planlı olup, aralarındaki bir sıra tuğla dizisinden meydana gelmiştir Yapının Divanyolu Caddesi’ne bakan cephesine iki dükkân yerleştirilmiştir Avlu içerisinden girilen sıbyan mektebinin üst katına bir merdivenle çıkılmaktadır İkinci kat iki bölüm halinde olup, üzeri tonozlu bir kubbe ile örtülmüştür Ancak, İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğü tarafından bir süre lojman olarak kullanılmış ve içerisinin planı değiştirilmiştir Günümüzde iyi bir durumdadır Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Çarşıkapı’da Divanyolu Caddesi üzerinde bulunan külliye, Sultan IV Mehmet dönemi (1648–1687) Kaptan-ı Derya ve Sadrazamı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından 1683–1690 yıllarında yaptırmıştır Külliyenin dershanesi üzerindeki kitabeden öğrenildiğine göre, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın oğlu Ali Bey tarafından Mimar Hamdi’ye yarıda kalan külliyeyi yaptırmıştır Sıyan Mektebi yapı topluluğunun medresesinin güneyinde bulunmaktadır Kesme köfeki taşı ve tuğladan dikdörtgen planlı olarak yaptırılmıştır İki sıra tuğla dizisi ve bir sıra kesme köfeki taşından oluşan bir duvar işçiliği vardır Üzeri ahşap çatı ile örtülmüştür Sıbyan mektebinin güneydeki girişi önünde küçük bir avlusu vardır Buradaki eğik durumdaki avlu duvarı üzerinde basık kemerli küçük bir kapı ile içeriye girilmektedir Ayrıca sıbyan mektebinin avlu duvarı köşesi ile yapı topluluğunun avlu duvarı arasında tuğladan yuvarlak kemerli bir bağlantı yapılmıştır Sıbyan mektebinin güney ve doğu yönünde çift sıra pencerelere yer verilmiştir Medrese avlusuna bakan batı cephesinde üç sıra kemerli pencere vardır Alt sıra pencereler dikdörtgen söveli olup, üzerlerine tuğladan yuvarlak kemerler yerleştirilmiştir Üst sıra pencereler yuvarlak kemerli ve alçı şebekelidir Batı ve kuzey duvarlarında üçer dolap nişi bulunmaktadır Yapının zemini altıgen tuğlalıdır Son yıllarda medrese avlusuna bakan batı cephesinin ortasına da bir kapı açılmış olup orijinalinden uzaklaşmıştır İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğü tarafından restore edilen sıbyan mektebi özel kişilere kiraya verilmiştir Çorlulu Ali Paşa Medresesi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Divanyolu Caddesi üzerinde bulunan sıbyan mektebi Sultan II Mustafa (1695–1703) ve Sultan III Ahmed (1703–1730) döneminde sadrazamlık yapmış olan Çorlulu Ali Paşa tarafından 1707–1709 yılında yaptırılan külliyenin bir bölümünü oluşturmaktadır Kesme taş ve tuğladan kare planlı olan sıbyan mektebinin üzeri tonozla örtülüdür Her kenarda alt ve üstte dikdörtgen söveli ikişer pencere ile aydınlatılmıştır İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğü tarafından restore edilmiş olup, günümüzde iyi durumdadır Sokullu Mehmet Paşa Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul ili Eminönü ilçesi, Sultanahmet’ten Kadırga’ya inen yol üzerinde, Şehit Mehmet Paşa Yokuşu’nda, Su Terazisi Sokağı’nda bulunan Sokullu Mehmet Paşa Külliye’sinin bir bölümü olan sıbyan mektebi, külliye ile birlikte 1561 yılında Mimar Sinan’a yaptırılmıştır Bu yapı aynı zamanda dershane olarak da kullanılmıştır Sıbyan mektebinin ilginç bir konumu olup, külliyenin yuvarlak kemerli avlu girişi üzerindedir Sıbyan mektebine giriş avludan birkaç basamakladır Kare planlı olan yapının üzeri tromplu bir kubbe ile örtülmüştür Ön ve arka yüzlerinde, altta dikdörtgen söveli, üzerinde de yuvarlak kemerli alçı şebekeli ikişer penceresi bulunmaktadır Üçler Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul ili Eminönü ilçesi, Sultanahmet Meydanı’nda İbrahim Paşa Sarayı’nın yanında bulunan bu yapıyı Defterdar Sadık Efendi yaptırmıştır Kitabesi bulunmadığından yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır Yapı üslubundan XIX yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır Kesme taş ve tuğladan yapılan bu yapı, harap bir durumda olup, mimari özelliğini yitirmiştir Sultan II Beyazıd Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul ili Eminönü ilçesi, Beyazıt Meydanı’nda Sultan II Beyazıd’ın (1481–1512) Şeyh Hamdullah tarafından yazılmış Arapça kitabesinden öğrenildiğine göre,1500–1505 yıllarında yaptırmış olduğu Beyazıd Külliyesi’nin bir bölümünü oluşturan Sıbyan Mektebi, caminin Kıble tarafında, hazirenin de yanında bulunmaktadır Sultan II Beyazıd’ın düzenlediği vakfiyesinde “Yetim ve fakir çocuklara” şartı konulmuştur Sıbyan mektebi 22 Temmuz 1507’de faaliyete geçmiştir Zamanla harap bir durumda olan bu yapı İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğü tarafından 1960 yılında onarılmış ve burada Hakkı Tarık Us Kütüphanesi açılmıştır Sıbyan mektebinin önünde dört sütunlu ve iki yan duvara dayalı bir sundurması bulunmaktadır Kesme taş ve tuğla hatıllı olarak üzerleri kubbeli birbirine bitişik iki kare mekândan meydana gelmiştir Bu mekânlardan sol taraftaki geniş bir eyvanla da dışarı açılmaktadır Buradan ikinci kubbeli mekâna geçilmektedir Asıl mektep görevini üstlenen bu mekânda bir ocak bulunmaktadır Eyvanlı kanat Orta Asya Türk mimarisi örneklerini yansıtmaktadır Yapı günümüze iyi bir durumda gelebilmiştir Yusuf Ağa Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul ili Eminönü ilçesi, Cağaloğlu Yokuşu’nun başında, İstanbul Valiliği ile İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün karşısında bulunan bu yapıyı Tersane Emini Yusuf Efendi yaptırmıştır Günümüze gelemeyen ancak kaynaklardan öğrenildiğine göre burada bulunan bu yapı Darü’s-sıbyan olarak 1771–1773 yıllarında Hassa Başmimarı Mehmet Tahir Ağa tarafından yaptırılmıştır İki katlı, fevkani bir yapı olan sıbyan mektebinin alt katında muvakkithanesi bulunuyordu Cağaloğlu Yokuşuna bakan köşesindeki küçük hazirede bulunan Hacı Yusuf Efendi ve ailesine ait mezarlar 1956 yılında yapılan onarım sırasında ortadan kaldırılmıştır Sıbyan mektebinin ikinci katı dışarıya taşkındır İlk yapılışında taş dizileri ile desteklenen bu bölümün 1956 yılında yapılan onarım sırasında konsollarının arası doldurulmuştur Yapı, batı ve güney cephelerinde dörder tane olmak üzere düz söveli pencerelerle aydınlatılmıştır Bunların üzerinde sivri boşaltma kemerlerine yer verilmiştir Sıbyan mektebine Ankara Caddesi yönündeki cepheden küçük bir kapı ile girilmektedir Küçük bir giriş bölümünden sonra merdivenle ikinci kata çıkılmaktadır Burası kare planlı olup, oldukça sade görünümdedir Kuzey yönündeki iki adet büyük kemer eskiden var olan hazireye açılmaktadır Üzeri kirpi saçaklı çift meyilli bir çatı ile örtülmüştür Bu yapı günümüzde Milli Eğitim Bakanlığı’nın kitap satış bürosu olarak kullanılmaktadır Kanuni Sultan Süleyman Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul ili Eminönü ilçesi, Süleymaniye’de Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520–1566) Mimar Sinan’a 1553–1557 yıllarında yaptırmış olduğu külliyenin bir bölümünü oluşturan Sıbyan Mektebi’nin vakfiyesinde şunlar yazılıdır: “Sıbyan-ı fukara ve fukara-i sıbyana ikra-i Kur’an-ı mescid ve talim-i Furkan-ı Hamid maslehati içün bir mekteb-i azim-i dikleş ve darü’t-talim-i Vildan-ı mukim-i cennetveş ” Bu vakfiyeden öğrenildiğine göre de her gün imaretten iki kez yemek verildiği gibi, yetimlere de yılda iki kez elbise verilmektedir Ayrıca sıbyan mektebinde ders veren muallim (öğretmen) için “mücevvit ve mürettil-i gayri musamih (tecvit bilen, Kur’anı okuyan) vücuhu kıraate arif ve rüsun-i rivayete vakıf olacaktır” yazılıdır Bu arada vakfiyede öğrenci sayısının en az 30 kişi olacağı da belirtilmiştir Sıbyan mektebi Süleymaniye Külliyesi’nin Evvel Medresesi’nin güneydoğusunda, bugünkü Tiryakiler Çarşısı’nda olup, kesme köfeki taşından 5 87x8 86 m ölçüsünde, dikdörtgen planlıdır Üzeri tonoz ve kubbe ile örtülmüştür Ön kısmında üzeri saçaklı bir bölüme yer verilmiştir Merdivenle çıkılan dershane bölümü içerisine dolap ve ocaklar yerleştirilmiştir Sıbyan mektebinin zemin katında üzeri tonozlu bir mekân daha bulunmaktadır Sıbyan mektebinin cephesinde alt katta dikdörtgen söveli dörder, üst katta da şebekeli yuvarlak kemerli iki penceresi bulunmaktadır Ahi Çelebi Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Eminönü Unkapanı arasındaki caddenin deniz tarafında, Eski Yemiş İskelesi’nin yanında, Zindan Hanı’nın batısında, Yoğrtçu Sokağı ile Değirmen Sokağı’nın köşesindeki Ahi Çelebi Camisi’ne bitişik olan bu yapıyı Fatih Sultan Mehmet dönemi hizmetkârlarından Ahi Çelebi XVI yüzyılda yaptırmıştır Ahi Çelebi, Mehmet bin Tabib Kemal Ahi Can Tebrizi olarak tanınmıştır Fatih Sultan Mehmet, Sultan II Beyazıd, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman devirlerinde yaşamıştır Candaroğulları’nın hizmetinde bulunurken İstanbul’a gelmiş, Mahmutpaşa semtinde tabiplik yapmıştır Daha sonra Fatih Darüşşifası’nda hekimbaşılık yapmıştır Hac dönüşü 90 yaşından fazla iken 1524’te Mısır’da ölmüş ve İmam Şafi Türbesi’ne gömülmüştür Kendisinin böbrek ve mesane taşları üzerine kitapları bulunmaktadır Sıbyan mektebi XVI yüzyılda yapılmış olmasına rağmen XIX yüzyıl özelliklerini yansıtmaktadır Bu da daha sonraki yıllarda yenilenmiş olduğunu göstermektedir İki katlı, kesme taştan yapılan sıbyan mektebinin alt katında dükkânlar bulunmaktadır Üst katı çatı ile örtülü olup, caddeye yuvarlak kemerli ince uzun üçer pencere ile açılmıştır Cerrah İshak Kazgani Sadi Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul ili Eminönü ilçesi, Kumkapı’da bulunan bu sıbyan mektebini XV yüzyılda Cerrahbaşı İshak Çelebi yaptırmıştır Sıbyan mektebi kesme taş ve tuğladan tek katlı bir yapı olup, üzeri tromplu bir kubbe ile örtülmüştür Kısa kenarındaki bahçe içerisinden bir hol ve dershaneden meydana gelen ana yapıya girilmektedir Mektebin yanına bir de çeşme eklenmiştir Günümüzde harap bir durumdadır Tavşantaşı Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Kantarcılar Semti, Sabunhane Sokağı’ndaki Kepenekçi Sinan Camisi’nin yakınında bulunmaktadır Abdullah Paşa’nın yaptırmış olduğu sıbyan mektebinin yapım tarihi bilinmemektedir Yapı üslubundan XVIII yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır İki katlı sıbyan mektebi kesme taş ve tuğladan yapılmış, duvar örgüsünde bir sıra kesme taş, bir sıra tuğla kullanılmıştır İkinci kat diş kesimi silmeleri ile dışarıya taşırılmıştır Kare planlı olup, üzeri tromplu bir kubbe ile örtülmüştür Uzun süre marangoz atölyesi olarak kullanılan bu yapı bir giriş holü ve bir de dershaneden meydana gelmiştir Recai Efendi Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi Molla Hüsrev Mahallesi, Kovacılar Caddesi’nde bulunan bu sıbyan mektebini Sultan III Mustafa (1757–1774) dönemi Reisülküttaplarından Recai Mehmet Efendi 1775 yılında yaptırmıştır Sıbyan mektebi iki katlı olup, kesme taş ve tuğladan rokoko üslubunda yapılmıştır Zemin katı mermerle kaplanmış olup, bu cepheye giriş kapısı çeşmeler ve sebil yerleştirilmiştir Ayrıca birinci katta mermer söveli pencereleri olan dershaneye yer verilmiştir Giriş kapısından sonra karşılaşılan koridorun sağında tonozlu bir sebil odası ve bunun içerisinde de bir çeşme vardır Yapının üzeri tromplu bir kubbe ile örtülmüş, Kovacılar Caddesi’ne bakan cephesine de dikdörtgen mermer söveli dört pencere yerleştirilmiştir Bu pencereler üzerinde tuğladan boşaltma kemerlerine yer verilmiştir Giriş kapısı üzerinde ve sebildeki yazılar devrin ünlü hattatı Yesari Mahmud Efendi’ye aittir Üst kat yalnızca dershaneye ayrılmıştır Sıbyan mektebinin cephe düzeni zemin kattaki sebile göre uyarlanmıştır Sıbyan mektebi ve sebil uzun süre imalathane ve depo olarak kullanılmış, 1970 yılında restore edilmiştir Şehzadebaşı Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul ili Eminönü ilçesi, Şehzadebaşı’nda Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520–1566) oğlu Şehzade Mehmet anısına yaptırmış olduğu külliyenin yapımına 1543 yılında başlanmış ve 1548 yılında da tamamlanmıştır Külliyenin bir bölümünü oluşturan sıbyan mektebi caminin dış avlusunun güneyinde, imaretin yanında yer almaktadır Sıbyan mektebi kesme taştan, kare planlı olup, üzerini 7 50 m çapında bir kubbe örtmektedir Önündeki ahşap saçaklı, revaklı bir girişten dershane kısmına girilmektedir Dershane içerisinde bir de ocak bulunmaktadır Uzun süre İstanbul Üniversitesi matbaası olarak kullanılan bu yapının içerisinde bir takım değişiklikler yapılmıştır Giriş revakı günümüze gelememiş, giriş kapısı kapatılmış ve güney cephesinin pencere düzeni değiştirilmiştir Fotoğraf: www siyasalvakfi org adresinden alınmıştır![]() Kaptan İbrahim Paşa Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesinde, Beyazıt İstanbul Üniversitesi’nin Süleymaniye girişinin karşısında bulunan sıbyan mektebini Kaptan İbrahim Paşa 1525 yılında cami, sebil, imaret ve hamamla birlikte yaptırmıştır Kesme taş ve tuğladan kare planlı olarak yapılan sıbyan mektebi iki katlı idi Günümüzde üst katı yıkılmış ve yalnızca alt katı kalmış, orijinalliği de büyük ölçüde değişime uğramıştır Şebsefa Kadın Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul Eminönü ilçesi, Atatürk Bulvarı’nda Hacı Kadın Caddesi üzerinde bulunan sıbyan mektebi cami ile birlikte Sultan I Abdülhamid’in (1774–1789) altıncı kadını Fatma Şebsefa Hatun tarafından 1787 yılında yaptırılmıştır Şebsefa Hatun cami ve sıbyan mektebi ilk yapılışında yüksek bir set üzerinde bulunuyordu Ancak, sonradan yapılan çevre düzenlemeleri sonucunda cadde kotunun altında kalmış ve orijinalliğinden kısmen uzaklaşmıştır Caminin avlusunda bulunan sıbyan mektebi 1805 tarihli vakfiyesine göre kız ve erkek çocukların ders gördüğü bir okuldu Uzun yıllar boş kalmış olan bina günümüzde Şebsefa Hatun Camisi Koruma ve Güzelleştirme Derneği’nce kullanılmaktadır Günümüzde cadde seviyesinin altında kalmış olan sıbyan mektebinin zemin katında dükkânlar bulunuyordu Kesme taş ve iki sıra tuğla örgülü yapı tek katlı, dikdörtgen planlıdır Taş kemerli bir kapı ile içerisine girilen girişin solunda dershane bulunmaktadır Tonoz örtülü dershane üç cepheye açılmış pencerelerle aydınlatılmıştır Cephenin sağına tuğladan bir kuş evi yerleştirilmiştir Koca Ragıp Paşa Sıbyan Mektebi (Eminönü) İstanbul ili Eminönü ilçesi, Ordu Caddesi’nde bulunan Koca Ragıp Paşa Külliyesi kütüphane, sebil, çeşme, türbe, dükkânlar, hazire ve sıbyan mektebinden meydana gelmiştir Bu yapı topluluğu Koca Ragıp Mehmet Paşa (1699–1763) tarafından 1762 yılında yaptırılmıştır Sıbyan mektebi kesme taş ve tuğladan dikdörtgen planlı olup, üzeri biri büyük olmak üzere sekiz tonozla örtülmüştür Cephe görünümünde tuğla ve taş örgüler birer sıra olmak üzere almaşık düzende işlenmiştir Külliyenin avlusundan merdivenle çıkılan sıbyan mektebi Ragıp Paşa Kütüphanesi kapanıncaya kadar okuma salonu olarak kullanılmıştır Dış cephe görünümünde ortadaki mermer söveli, yuvarlak kemerli giriş kapısının üzerine kitabe yerleştirilmiştir İki yanında yuvarlak kemerli ikişer dükkân bulunmaktadır Cephe görünümünde, ikinci katta altı adet dikdörtgen söveli penceresi olup, tuğladan yuvarlak boşaltma kemerleri bunların üzerine yerleştirilmiştir Bu pencerelerin belirli bir sistemde yerleştirilmemesi yapımından sonraki dönemlerde yenilendiğini göstermektedir![]() Ebû’s-Suud Efendi Sıbyan Mektebi (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesinde, Cami-i Kebir Caddesi üzerinde bulunan sıbyan mektebinin yapılış tarihi bilinmemektedir Önündeki hazirede bulunan en eski mezar taşı 1562 tarihlidir Buna dayanılarak sıbyan mektebinin XVI yüzyılın ilk yarısında yapıldığı sanılmaktadır Banisi Şeyhülislam Ebû’s-Suud Efendi’dir Sıbyan mektebi tuğla hatıllı kesme taştan, dikdörtgen planlı yapılmış, üzeri ahşap, geniş saçaklıklı bir çatı ile örtülmüştür Bu yapı İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğü’nce 1957 yılında Y Mimar Vasfi Egeli tarafından restore edilmiştir Hatice Sultan Sıbyan Mektebi (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesi, Ayvansaray Yavedüt Caddesi üzerinde, İstanbul surlarının önünde bulunan bu sıbyan mektebini, Sultan IV Mehmed’in kızı Hatice Sultan 1711 yılında cami, sebil, çeşme ve türbe ile birlikte yaptırmıştır Sıbyan mektebi iki katlı olup, kesme taş ve tuğladan yapılmıştır Duvar örgüsünde bir sıra kesme taş, bir sıra tuğla dizisi kullanılmıştır Dikdörtgen planlı olan mektebin üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüştür Cephesinde dikdörtgen söveli altı penceresi bulunmakta olup, bunların üzeri tuğladan sağır boşaltma kemerleri ile tamamlanmıştır Cephedeki tuğla saçağının izleri görülmektedir Arkası surlara bitişiktir İdris-i Bitlisi (Ali Ağa) Sıbyan Mektebi (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesi, İdrisköşkü Caddesi’nde, Nakilbent Hasan Ağa Türbesi ile çeşmesinin yanında bulunan bu sıbyan mektebinin kitabesi bulunmadığından yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır Kesin olmamakla beraber İdris-i Bitlisi tarafından yaptırılmıştır İdris-i Bitlisi Sultan IV Murad (1623-1640) dönemi Mirahur-ı Evveli olup, 1626 tarihinde attan düşerek ölmüştür Ali Ağa ve ailesinin mezarları sıbyan mektebinin arkasında yer almaktadır Kemerli bir kapıdan girilen avludan merdivenle sıbyan mektebine çıkılmaktadır Kesme taştan dikdörtgen planlı olarak yapılan sıbyan mektebinin üzeri ahşap çatı ile örtülmüştür İki katlı yapının alt pencereleri dikdörtgen mermer şebekelidir Üst sıra pencereleri yuvarlak kemerlidir İskender Bey Sıbyan Mektebi (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesinde, Zal Paşa Caddesi’nde Mihrişah Sultan Türbe ve mektebinin arasındaki set üzerinde idi Günümüze gelemeyen sıbyan mektebi 1800 yılında yıktırılmış ve önüne Mihrişah Sultan mektep ve sebili yaptırılmıştır Mihrişah Valide Sultan Mektebi (Eyüp) İstanbul Eyüp ilçesi, Bostan İskelesi Sokağı’nda Pertev Paşa Türbesi ile Mihrişah Valide Sultan Türbesi’nin karşısında bulunan bu sıbyan mektebi günümüzde mezarlığın içerisinde kalmıştır Sıbyan mektebi karşısındaki imaret, türbe ve sebil ile birlikte 1795 yılında yaptırılmıştır![]() Sıbyan mektebinin giriş kapısı Ferhat Paşa Haziresinin arkasında olup, kemerli kapısı üzerinde kitabesi bulunmamaktadır Bu yapı içerisinde barınan bir ailenin 1970 yılında neden olduğu bir yangında yanmıştır Günümüzde harap bir durumdadır Kare planlı, tek katlı olan sıbyan mektebi bir sıra kesme taş, bir sıra tuğladan yapılmış olup, üzeri ahşap çatı ile örtülü idi Cephesinde dikdörtgen söveli demir parmaklıklı beş penceresi bulunmaktadır Sıbyan mektebi içerisinde bulunan kitaplığı Eyüp Hüsrev Paşa Kütüphanesi’ne, 1965 yılında da Süleymaniye Kütüphanesi’ne götürülmüştür İslam Bey Sıbyan Mektebi (Eyüp) İstanbul Eyüp ilçesi, İslam Bey Mektebi Sokağı ile Ayten Sokağı arasındadır İslam Bey Camisi ile birlikte 1519–1520 yıllarında İslam Bey tarafından yaptırılmıştır Sıbyan mektebi yığma taş ve tuğla hatıllı olarak tek katlı bir yapıdır Üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüştür Ön tarafında küçük bir avlusu bulunan bu yapı günümüzde harap bir durumdadır La’lizade Abdülbaki Efendi Sıbyan Mektebi (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesi, Kalenderhane Caddesi üzerinde bulunan bu yapının kitabesi bulunmamakla beraber La’lizade Abdülbaki Efendi tarafından türbe ile birlikte 1743’te yaptırıldığı bilinmektedir Türk musikisinin ünlü bestekârlarından Zekai Dede Efendi eğitimini bu mektepte yapmış, babası İmam Süleyman Efendi de burada Hüsn-ü Hat dersleri vermiştir Zekai Dede’nin amcası Hoca İbrahim Zühtü Efendi de burada ders vermiştir Sıbyan mektebi kesme taş ve tuğladan kare planlı bir yapı olup, üzeri sekizgen kasnaklı kiremitli bir kubbe ile örtülmüştür Sıbyan mektebinin üç cephesinde dikdörtgen söveli üçer penceresi bulunmaktadır Kıble tarafına bir de mihrap yerleştirilmiştir Sıbyan mektebinin önünde küçük bir de haziresi vardır Ramazan Ağa Sıbyan Mektebi (Eyüp) İstanbul Eyüp ilçesi, Zal Paşa Caddesi üzerinde bulunan bu sıbyan mektebini Sekbanbaşı Ramazan Ağa 1586 yılında yaptırmıştır Sıbyan mektebi kare planlı olup, iki katlıdır Üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüştür Bir sıra kesme taş ve bir sıra tuğladan meydana gelen bir duvar işçiliğine sahiptir İçerisinde haziresi de bulunan bir avludan taş bir merdivenle doğrudan doğruya ikinci kattaki dershane bölümüne çıkılmaktadır Sıbyan mektebinin kitabesini Sâ’i Mustafa Çelebi yazmıştır: “Hamdülillâh Ramazan Ağa Ser sekbânân İtdi bu cây ola nâlan ü kıraat Mekteb ve meşhedi târihin didi Sâ-i Yaydı bu mekteb-i bâlâyı Ser Sekbânân Fatiha 994 (1586) ” Rami Mehmet Paşa Sıbyan Mektebi (Eyüp) İstanbul Eyüp ilçesi, Eyüp Nişancası’nda, Nişanca Mustafa Paşa Camisi’nin yanında bulunan sıbyan mektebini Sadrazam Mehmet Paşa yaptırmıştır Rami Mehmet Paşa’nın 1701 tarihli vakfiyesi bulunduğundan kitabesi olmayan bu sıbyan mektebinin de bu tarihten önce yapıldığı sanılmaktadır Sıbyan mektebi bir sıra kesme taş ve bir sıra tuğladan iki katlı olarak yapılmıştır Zemin katında yuvarlak kemerli iki dükkân ile bir de çeşmesi bulunmaktadır Yapının cadde tarafında dört, sağ tarafında bir, sol tarafında da mermer dikdörtgen söveli iki penceresi vardır Bu pencerelerin üzerleri tuğla sağır kemerlerle tamamlanmıştır Üzeri ahşap çatı ile örtülmüştür Restore edilen bu yapı çocuk kütüphanesi olarak kullanılmaktadır Şah Sultan Sıbyan Mektebi (Eyüp) İstanbul ili Eyüp ilçesi, Defterdar Caddesi üzerinde, Şah Sultan Türbesi’nin yanındaki sebilin üzerindedir Bu sıbyan mektebinin bulunduğu yerde daha önce İskender Bey’in sıbyan mektebi ile mescidi bulunuyordu Bugünkü yapı 1800 yılında yaptırılmıştır İki katlı olan sıbyan mektebi kesme taş ve tuğladan yapılmıştır Alt kısımdaki bir galeri üzerine kemerler üzerine oturtulmuştur Daha sonra sıbyan mektebi yanındaki avluya doğru genişletilmiş ve dışarıya taşkın kısımları mermer sütunlar üzerine oturtulmuştur Yan taraftan taş bir merdivenle doğrudan doğruya ikinci kattaki dershane kısmına çıkılmaktadır Alt kısımda ise türbedar ve hizmetlilerin odaları bulunmaktadır Sıbyan mektebinin caddeye ve Zal Mahmut Paşa Haziresi’ne bakan cephelerinde mermer dikdörtgen söveli dörder penceresi vardır Ayrıca cadde tarafındaki pencerelerin üzerine bir de kuş köşkü yerleştirilmiştir Amcazade Hüseyin Paşa Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul ili Fatih ilçesi, Saraçhanebaşı’nda, Mimar Ayas Mahallesi’nde Sultan II Mustafa (1695–1703) devri sadrazamı Amcazade Hüseyin Paşa’nın 1697–1702 yılları arasında yaptırmış olduğu dershane-mescit, kütüphane, on altı medrese hücresi, sebilden meydana gelen külliyesinin bir bölümünü de sıbyan mektebi oluşturmaktadır Sıbyan mektebi tuğla hatıllı kesme taştan dikdörtgen planlı bir yapıdır Cadde üzerindeki dört dükkân üzerine fevkâni olarak yapılmıştır Külliyenin diğer yapıları ile bağlantısı bulunmayan sıbyan mektebinin avluya bakan kısmı yekpare köfeki taşındandır Orijinal yapımı ile günümüze gelemeyen sıbyan mektebi 1896 depreminde yıkılmış ve yeniden yapılmıştır Sıbyan mektebine cephedeki dükkânların ortasında bulunan yarım daire kemerli bir kapıdan, üzeri basık tonozlu bir dehlize girilmektedir Buradaki iç avludan 18 basamaklı bir merdiven ile teras şeklindeki bir sahanlığa çıkılmaktadır Amcazade Hüseyin Paşa Külliyesi’nin diğer yapılarına bakan bu sahanlıktan yuvarlak kemerli bir kapı ile sıbyan mektebinin birinci bölümüne geçilmektedir Son onarım sırasında tamamen yenilenen bu bölümün bir köşesinde dikkati çeken başlangıç kemerlerine dayanılarak üzerinin kubbe ile örtülü olduğu anlaşılmaktadır Bu bölüm ikisi sahanlığa, ikisi de önündeki sokağa açılan dört pencere ile aydınlatılmıştır Buradan bir bölme duvarındaki kapıdan diğer bölüme geçilmektedir Öğrencilerin ders gördükleri bu bölüm 6 50x6 50 m ölçüsünde kare planlı olup, üzeri sekizgen kasnağa oturtulmuş kenarları silmeli pandantifli bir kubbe ile örtülüdür Bu bölüm sokağa üç, sahanlığa da dikdörtgen söveli bir pencere ile açılmaktadır İçerisine dıştan sekiz kenarlı bacası bulunan bir de ocak yerleştirilmiştir Sıbyan mektebi depremde zarar görerek yenilendiğinden orijinal bezemesinin olup olmadığı bilinmemektedir Yalnızca iki odayı birbirinden ayıran bölme duvarı üzerinde XIX yüzyılın ikinci yarısında stilize edilmiş Muhammed yazısı bulunmaktadır Sıbyan mektebinin avluya bakan yan duvarı üzerine, burayı hareketlendirmek için iki kuş köşkü yerleştirilmiştir Mektebin zemin katındaki dört dükkân, Amcazade Hüseyin Paşa vakfiyesinde, “dört kıta kâgir dükkân” olarak belirtilmiştir Bu dükkânların her birinin altında kendilerine özgü mahzenleri bulunduğu belirtilmişse de bunlar günümüzde kullanılmamaktadır Büyük olasılıkla bunlar sıbyan mektebinin yenilenmesi sırasında kapatılmıştır Şah-ı Huban Hatun Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul ili Fatih ilçesi, Vatan Caddesi yakınında, Oğuzhan Caddesi ile Guraba Caddesi’nin kesiştiği köşede bulunan sıbyan mektebi, yanındaki türbe ile birlikte Sultan III Murad’ın (1574–1595) eşlerinden Şah-ı Huban Hatun tarafından yaptırılmıştır Mimar Sinan’ın eseridir Kitabesi bulunmadığından yapı üslubundan 1575–1580 yılları arasında yapıldığı sanılmaktadır Sıbyan mektebi kesme taştan, dikdörtgen planlı ve tek katlıdır Yan yana iki odadan meydana gelen yapının her bölümünün üzeri pandantifli birer kubbe ile örtülüdür Avlu içerisindeki sıbyan mektebinin avluya yönelik güney cephesi dışında kalan bütün duvarlarına simetrik pencereler yerleştirilmiştir Bu pencereler klasik üslupta, dikdörtgen söveli olup, üzerlerine sivri boşaltma kemerleri yerleştirilmiştir Giriş kısmında iki ahşap direğin taşıdığı düz, ahşap çatılı bir revak bulunmaktadır Sıbyan mektebinin güneybatısında Şah-ı Huban Hatun’un türbesi bulunmaktadır Zembilli Ali Efendi Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul ili Fatih ilçesi, Zeyrek İtfaiye Caddesi ile İbadethane Sokağı’nın kesiştiği yerde bulunan Zembilli Ali Efendi Sıbyan Mektebi XVI yüzyılda Zembilli Ali Efendi tarafından yaptırılmıştır İstanbul’un fethinden sonra sekizinci şeyhülislam olan Zembilli Ali Efendi’nin mezarı da mektebin haziresi içerisindedir Lahdinin yanındaki kitabeden de 1525 yılında da öldüğü anlaşılmaktadır Sıbyan mektebi kesme taştan kare planlı olarak yapılmış, üzeri sekizgen kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür Son onarım sırasında kubbe kurşun taklidi beton ile kapatılmıştır Kasnak ana duvarlardan içeriye doğru çekilmiş ve böylece yapı kademeli bir görünüm almıştır Saçak seviyesi de kalın taş silmelerle çepeçevre kuşatılmıştır Ana yapıyı örten kubbe pandantifli olup, kasnağın içerisine dört ayrı yöne açılan yuvarlak pencereler yerleştirilmiştir Yapının duvarları sivri boşaltma kemerli dikdörtgen sövelidir Bunun üzerindeki ikinci kat pencereleri alçı şebekelidir Sıbyan mektebinin giriş kapısı basık kemerli ve mermer sövelidir Giriş kapısı üzerine içerisi boş bir kitabe panosu yerleştirilmiştir İç mekânda giriş kapısının karşısına bir ocak yerleştirilmiş, duvarlara da derin nişler halinde kitap rafları yapılmıştır Sıbyan mektebi üç yönden avlu duvarlarının içerisine alınmıştır Avlunun sağ tarafında Zembilli Ali Efendinin mezarının da bulunduğu haziresi vardır Sultan Selim Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul Fatih ilçesi, Çarşamba’da Yavuz Sultan Selim Camisi’nin girişinde bulunan bu sıbyan mektebini Yavuz Sultan Selim’in babası Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1522 yılında yaptırmıştır Sultan Selim külliyesinin avlu girişinde bulunan, kesme taş ve tuğladan yapılmış olan sıbyan mektebinin duvarlarında bir sıra taş, bir sıra tuğla kullanılmıştır Kare planlı yapının üzeri sekizgen kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür Giriş kısmında üç baklava başlıklı sütunun taşıdığı ahşap bir sundurma bulunmaktadır Sıbyan mektebi altlı üstlü iki sıra pencere ile aydınlatılmıştır Alt sıradaki pencereler dikdörtgen söveli olup, üst sıradakiler yuvarlak kemerli ve alçı şebekelidir Giriş kapısının bulunduğu duvarda sundurmadan ötürü üst sıra pencerelere yer verilmemiştir Sıbyan mektebi 1918 yılında yangından zarar görmüş, 1960’lı yıllarda restore edilmiştir Haseki Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul Fatih ilçesi, Haseki semtinde bulunan bu sıbyan mektebi Haseki Hürrem Sultan tarafından 1538–1551 yıllarında yaptırılmış olan külliyenin bir bölümünü oluşturmaktadır Bu yapı külliyenin mimarı Mimar Sinan tarafından yapılmıştır Kesme taştan dikdörtgen planlı olan yapının üzeri sonraki dönemlerde kubbeden çatıya dönüştürülmüştür Avlu içerisindeki sıbyan mektebinin duvarlarına altlı üstlü dörder pencere açılmıştır Bayrampaşa Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul Fatih ilçesi, Haseki’de Cerrahpaşa ile Keçi Hatun mahalleleri arasında, Haseki Külliyesi’nin yanında yer alan bu sıbyan mektebi yapı topluluğu ile birlikte Vezir-i Azam Bayram Paşa tarafından 1634–1635 yıllarında yaptırılmıştır Yapı topluluğunun mimarı Kasım Ağa’dır Sıbyan mektebi günümüze gelememiştir Ahmet Paşa Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul ili Fatih ilçesi Cerrahpaşa ile Davutpaşa iskelesi arasında, Yokuşçeşme Sokağı’nda bulunan bu yapıyı XIX yüzyılda Ahmet Paşa yaptırmıştır İki katlı, kesme taştan, üzeri ahşap çatı ile örtülü olan bu sıbyan mektebine arazi konumundan ötürü dışarıdan taş bir merdivenle çıkılmaktadır Uzun süre polis karakolu olarak kullanılmış olup, orijinalliğinden oldukça uzaklaşmıştır Naz Perver Kalfa Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul ili Fatih ilçesi, Davutpaşa iskelesinde, Samatya Caddesi üzerinde bulunan, Sultan III Selim’in (1789–1807) kalfası olan Naz Perver Kalfa sıbyan mektebi’ni h 1207 (1792) tarihinde Naz Perver Kalfa tarafından yaptırılmış olup, günümüze iyi bir durumda gelebilmiştir Dikdörtgen planlı, iki katlı, iki sıra tuğla bir sıra kesme taştan yapılmış olan yapının üzeri tonoz bir çatı ile örtülüdür Sıbyan mektebinin birinci katı ile ikinci katı pencere kemerlerinin hizasından dışarıya taşırılmış olan düz bir silme çepeçevre yapıyı dolanmaktadır Pencerelerin üzerleri hafifletme kemerleri ile hareketlendirilmiştir Yapının kuzey cephesinin alt kısmı sağır olarak bırakılmıştır Mektebin güneydoğusunda avluya açılan barok üslupta gösterişli yuvarlak kemerli giriş kapısı ile avluya girilmektedir Giriş kapısı yanında XVIII yüzyılın sonlarına ait barok üslupta bir çeşmeye yer verilmiştir Sıbyan mektebinin tüm cephesini kaplayan bu çeşmenin üzerinde Şair Sururi Osman Efendi’nin kitabesini Sümbülzade Vehbi Efendi yazmıştır Sıbyan mektebinin batısında küçük bir de haziresi bulunmaktadır Uzun süre özel kişiler tarafından kullanılan bu yapı günümüzde Romatizma Vakfı tarafından kullanılmaktadır Yusuf Paşa Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul ili Fatih ilçesi, Aksaray’da Hekimoğlu Ali Paşa Caddesi’nin başında bulunan bu yapı h 1126 yılında Yusuf Paşa tarafından yaptırılmıştır Sıbyan mektebi kareye yakın dikdörtgen planlı olup, kesme taştan iki katlı olarak yapılmıştır Zemin katı iki yuvarlak tonoz kemer üzerinde üst katı taşımaktadır Kirpi saçaklı ve tonozla örtülü olan sıbyan mektebinin önündeki caddeye dikdörtgen söveli iki, iki yanda da birer pencere ile açılmıştır Sıbyan mektebi uzun süre depo olarak kullanılmıştır Şah-u Ban Kadın Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul ili Fatih ilçesi, Vatan Caddesi yakınında, Oğuzhan Caddesi ile Guraba Caddesi’nin kesiştiği köşede bulunan sıbyan mektebi ile yanındaki türbe Sultan III Murad’ın (1574–1595) eşlerinden Şah-ı Huban Hatun tarafından yaptırılmıştır Kitabesi bulunmadığından yapım tarihi kesinlik kazanamamış, ancak Mimar Sinan tarafından 1575–1580 yılları arasında yapıldığı sanılmaktadır Sıbyan mektebi kesme taştan, tek katlı ve dikdörtgen planlı bir yapıdır İki odadan meydana gelen yapının odaları ayrı ayrı kubbelerle örtülmüştür Avluya bakan güney cephesi dışında kalan cepheler dikdörtgen söveli simetrik olarak yerleştirilmiş pencerelerle dışarıya açılmıştır Bu pencerelerin üzerlerinde sivri boşaltma kemerlerine yer verilmiştir Sıbyan mektebinin giriş kısmında iki ahşap direğin taşıdığı, düz ahşap çatılı bir revak bulunmaktadır Bu yapı günümüzde dispanser olarak kullanılmaktadır Sıbyan mektebinin güneybatısında da Şah-ı Huban Hatun’un türbesi bulunmaktadır Pir Mehmet Çelebi Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul ili Fatih ilçesi, Hırka-i Şerif Camisi’nin karşısında bulunan bu sıbyan mektebi Pir Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır Yapının yapım tarihi bilinmemektedir XIX yüzyılın ikinci yarısında yaptırıldğı sanılmaktadır Sıbyan mektebi iki katlı bir yapı olup, diğer sıbyan mekteplerinden ahşap oluşu ile ayrılmaktadır Dikdörtgen planlı yapının üzeri ahşap bir çatı ile örtülüdür Uzun süre konut olarak kullanılmasından ötürü orijinalliğini büyük ölçüde yitirmiştir İsmail Efendi Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul ili Fatih ilçesi, Çarşamba Tevhi-i Cafer Mahallesi Manyasi Caddesi’nde bulunan bu sıbyan mektebi İsmail Efendi Camisi’nin giriş kapısı üzerinde yer almaktadır Şeyhülislâm İsmail Efendi’nin 1723 yılında yaptırdığı bu yapı kesme taş ve tuğladan yapılmıştır Giriş kapısı üzerinden taş konsollarla dışarıya taşırılmış olup, kare planlı ve ahşap çatılıdır Cadde üzerine mermer söveli, tuğladan boşaltma kemerleri ile açılmaktadır Günümüzde restore edilmiş olan yapı meşruta olarak kullanılmaktadır Tercüman Yunus Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul Fatih ilçesi, Draman semtinde, Derviş Ali Mahallesi, Draman Caddesi, Tercüman Yunus Sokağı’nda bulunan bu sıbyan mektebi, Draman Külliyesi’nin bir bölümünü oluşturmaktadır Bu yapı topluluğu Kanuni Sultan Süleyman döneminde saray tercümanlarından Yunus Bey tarafından 1541 yılında yaptırılmıştır Sıbyan mektebi caminin kıble yönünde yer almaktadır Kare planlı küçük bir yapı olup, üzeri içten pandantifli, dıştan sekizgen kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür Düzgün kesme taştan yapılan sıbyan mektebinin camiye yönelik cephesinde dörder penceresi vardır Giriş kapısı önünde bulunduğu sanılan ahşap sundurma günümüze gelememiştir Yapıda 1970’li yıllarda caminin onarımı sırasında bazı tadilatlar yapılmış ve orijinalliğinden uzaklaşmıştır Balâ Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul Fatih ilçesi, Silivrikapı’da Veliedi Karabaş Mahallesi’nde, Tekke Maslağı ile Balâ Sokağı’nda bulunan bu sıbyan mektebi, İstanbul’un fethine katılmış Topçubaşı Balâ Süleyman Ağa tarafından 1453–1457 yıllarında yaptırmış olduğu külliyenin bir bölümünü oluşturmaktadır İki katlı yapı değişik dönemlerde yapılan onarımlarla özelliğini büyük ölçüde yitirmiştir Ampir üslubunda yapılmış olan ve oldukça sade cephe tasarımını yansıtan sıbyan mektebi moloz taş ve tuğladan yapılmıştır Dikdörtgen kesme taş söveli pencerelerinin üzerinde basık hafifletme kemerleri bulunmaktadır Cephesi üzerinde Sultan II Abdülhamid’in onarımını gösteren 1905 tarihli bir kitabeye yer verilmiştir Uzun süre yanındaki ilkokulun dershanesi olarak kullanılmıştır Gazi Ahmet Paşa Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul ili Fatih ilçesi, Topkapı’da Gazi Ahmet Paşa Camisi’nin yanında bulunan bu mektebi Sadrazam Kara Ahmet Paşa h 979 yılında yaptırmıştır Moloz taş ve tuğladan, dikdörtgen planlı ve üzeri çatı ile örtülü olan bu yapının cephesinde dikdörtgen söveli dört penceresi bulunmaktadır Yanındaki bahçeden içerisine girilen sıbyan mektebi uzun süre Topkapı Spor Kulübünün lokali olarak kullanılmış ve yapılan değişikliklerle orijinalliğinden oldukça uzaklaşmıştır Ebubekir Ağa Sıbyan Mektebi (Fatih) İstanbul ili Fatih ilçesi, Aksaray İnebey Mahallesi’nde, Namık Kemal Caddesi üzerinde bulunan bu sıbyan mektebi yanındaki çeşme ve sebil ile birlikte Divan-ı Hümayun Başçavuşu Ebubekir Ağa tarafından 1723–1724 yılları arasında yaptırılmıştır Sıbyan mektebi fevkâni bir yapı olup, kare planlıdır Duvarları kesme taş ve iki sıra tuğlanın almaşık olarak işlenmesi ile meydana getirilmiştir Yapının üzeri kirpi saçaklıklı bir tonoz ile örtülmüştür Doğusunda küçük bir avlusu bulunmakta olup, buraya ikinci bir kapı açılmıştır Aynı zamanda üst kattaki dershaneden revaklı bir balkon bu avluya bakmaktadır Sıbyan mektebinin kuzey cephesi sağır bırakılmış, giriş batı cephesindedir Bu girişin solundaki sebil sonraki yıllarda dükkâna dönüştürülmüştür Giriş kapısı kemeri üzerinde talik yazı ile banisinin ismi ve yapım tarihi yazılıdır Girişten sonraki koridorun sağında yanındaki hazireye bakan iki küçük penceresi vardır Koridorun sonunda ise biri avluya, diğeri de hazireye açılan iki kapısı bulunmaktadır Koridorun sonunda, sol taraftaki kesme taş merdivenlerle ikinci kata çıkılmaktadır Buradaki revak basık tuğla kemerli, baklava başlıklı bir sütunla meydana getirilmiştir Dershane dikdörtgen planlı olup, batı ve güney duvarlarında üçer, revaka açılan kapısının yanında da iki penceresi bulunmaktadır Bu pencereler dikdörtgen kesme taş söveli olup, üzerlerine hafifletme kemerleri yerleştirilmiştir Saliha Sultan Sıbyan Mektebi (Beyoğlu) İstanbul ili Beyoğlu ilçesi, Azapkapı’da Atatürk Köprüsü’nün başında bulunan sıbyan mektebi Sultan II Mustafa’nın (1695–1703) eşi ve I Mahmud’un (1730–1754) annesi Valide Saliha Sultan tarafından yaptırılmıştır Çeşme Meydanı ismi ile de tanınan bu sıbyan mektebinin yanında sebil ve çeşmeleri de bulunuyordu Sıbyan mektebinin üzerinde de 1733–1734 tarihli bir kitabesi vardı Mimarı bilinmemektedir Kare planlı, iki katlı ve üzeri ahşap çatı ile örtülü olan sıbyan mektebi her iki cephesindeki üçer pencere ile dışarıya açılıyordu Bu pencerelerin üzerinde birer boşatma kemerine yer verilmişti Bu sıbyan mektebi 1957 yılında yapılan imar faaliyetleri sırasında yıkılarak ortadan kaldırılmıştır Abdülbaki Efendi Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul ili Üsküdar ilçesi, Servilik Caddesi’nde Abdülbaki Efendi Camisi’nin son cemaat yerinin önünde bulunan bu sıbyan mektebinin kitabesi günümüze gelemediğinden yapım tarihi kesin olarak bilinmemektedir Bununla beraber, cami ile birlikte 1644 yılında, Halep Mollası Abdülbaki Efendi tarafından yaptırıldığı sanılmaktadır Kesme taş ve tuğladan yapılmış olan sıbyan mektebi meyilli bir arazide olduğundan caddeye bakan tarafı tek, avluya bakan tarafı da iki katlıdır Değişik zamanlarda yapılan onarımlarla orijinalliğinden kısmen uzaklaşmıştır Günümüzde Abdülbaki Efendi Camisi’nin meşrutası olarak kullanılmaktadır Ali Ağa Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul Üsküdar ilçesi, Doğancılar Camisi ile birlikte Sümbülzade Sokağı’nda 1702 yılında yaptırılan bu sıbyan mektebi günümüze gelememiştir Banisinin kimliği bilinmemekle beraber, karşısındaki Ahmet Paşa Türbesi’nden ötürü Onun tarafından yaptırıldığı düşünülmektedir Atik Valide Sultan Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul ili Üsküdar ilçesi, Toptaşı semtinde, Valide-i Atik Mahallesi’nde, Kartal Baba Caddesi ile Valide İmareti Sokağı'nın birleştiği köşede bulunan bu mektep, Sultan III Murad’ın (1574–1595) annesi Nur Banu Valide Sultan tarafından 1570–1579 yılları arasında yaptırılan külliyenin bir bölümünü oluşturmaktadır Mimarı Koca Sinan’dır XVIII yüzyılda Feridun Ağa isimli bir kişi tarafından kütüphaneye dönüştürülmüştür Sıbyan mektebinin kitabesi bulunmamaktadır Kesme taştan, kare planlı bir yapı olup, üzeri pandantifli kasnaksız bir kubbe ile örtülmüştür Külliyenin kemerli taş söveli kapısından ayrı küçük bir avluya girilmektedir Sıbyan mektebi de bu avlunun içerisindedir Doğudan kesme taş basamaklı bir merdivenle sıbyan mektebinin sahanlığına çıkılmaktadır Bu bölümün ilk yapıldığında revak ile örtülü olduğu sanılmaktadır Yapının girişinde ve güney ile batı cephelerinde de pencereler sıralanmıştır Kuzey cephesi ise sokağa yönelik olduğundan iç mekânı gürültüden arındırmak için duvar sağır olarak bırakılmıştır Sıbyan mektebi değişik zamanlarda onarım geçirmiş, 1928 yılında Toptaşı Cezaevi’nin Jandarma Bölüğü emrine verilmiştir Bu dönemde yapının içerisinde bir takım değişiklikler yapılmıştır Günümüzde meşruta olarak kullanılmaktadır Ayşe Hatun Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul Üsküdar ilçesinde, Alemdağ Caddesi üzerinde bulunan bu sıbyan mektebi günümüze gelememiştir Yapım tarihi ve banisi ile ilgili kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır Sıbyan mektebinin Rodoslu Hasan Efendi’nin kızı Ayşe Hatun tarafından yaptırıldığı sanılmaktadır Ayşe Hatun’un aynı zamanda Karacaahmet Mezarlığı yakınında, Tunusbağı Caddesi’nde ampir üslubunda 1794–1795 tarihli bir de çeşmesi bulunmaktadır Sıbyan mektebi 1930’lu yıllarda bilinmeyen bir nedenle yıkılarak yok olmuştur Ayazma Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul Üsküdar ilçesi, Şemsi Paşa ile Salacık semtleri arasında, Kız Kulesi’nin karşısına gelen yerde bulunan Ayazma Camisi’nin 1760–1761 yıllarında Sultan III Mustafa (1757–1774) tarafından annesi Mihrişah Emine Sultan ile ağabeyi Şehzade Süleyman adına yaptırıldığı kitabelerinden anlaşılmaktadır Ayazma Camisi’nin bir bölümünü oluşturan sıbyan mektebi hamam ve muvakkithane ile birlikte yıkılarak yerine bugünkü bina yapılmıştır Aziz Mahmud Hüdai Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul Üsküdar ilçesi, Kapıcı Çıkmazı ile Aziz Mahmut Efendi Sokağı arasında bulunan sıbyan mektebi 1594–1595 yıllarında Aziz Mahmud Hüdai Külliyesi ile birlikte yaptırılmıştır Sıbyan mektebi 1850 yılında cami ile birlikte yanmış ve Sultan Abdülmecid (1839–1861) tarafından ampir üslubunda yeniden yaptırılmıştır Cevri Usta Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul Üsküdar ilçesi, Nuhkuyusu Caddesi ile Toptaşı Caddesi’nin birleştiği yerde bulunan Cevri Usta Camisi’nin avlusu içerisinde bulunan bu yapı 1810 yılında Cevri Kalfa (Usta) tarafından yaptırılmıştır Sıbyan mektebi yığma moloz taş ve tuğladan bir yapı idi 1966 yılında önünden geçen yolun genişletilmesi sırasında yıkılmıştır Çinili Cami Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul ili Üsküdar ilçesi, Murat Reis Mahallesi’nde, Çavuşdere Caddesi ile Çinili Mescit Sokağı’nın birleştiği yerde bulunan Çinili Külliyesi, Sultan İbrahim’in (1640–1648) döneminde Kösem Valide Sultan tarafından yaptırılmıştır Mimarı Kasım Ağa’dır Cami medrese, sebil, su havuzu ve hamamdan meydana gelen bu külliyenin bir bölümünü de sıbyan mektebi oluşturmaktadır Sıbyan mektebi caminin kuzeybatısında yer almakta olup, yanındaki çeşmeye ait su hazinesinin üzerinde fevkâni olarak yapılmıştır Kare planlı yapının üzeri kasnaksız bir kubbe ile örtülmüştür Sıbyan mektebi kuzey ve batıdan bir avlu ile çevrilmiştir Bu avluya biri güneyden, diğeri de kuzeyden basık kemerli iki kapı ile geçilmektedir Sıbyan mektebine batısında düzgün köfeki taşı korkuluklu on beş basamaklı bir merdivenle çıkılmaktadır Batı yönündeki dikdörtgen söveli kapının yanında bir penceresi olup, diğer cephelerde de dikdörtgen söveli ikişer pencereye yer verilmiştir İç kısmında, kuzeyde ocak, diğer duvarlarda da birer niş bulunmaktadır Bu nişlerin üzerinde sivri kemerli tuğladan birer pencereye de yer verilmiştir İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğü tarafından 1964 yılında restore edilmiş olup, bugün Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Çinili Çocuk Kütüphanesi ismi ile hizmet vermektedir Fatma Hanım Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul ili Üsküdar ilçesi, Küçük Çamlıca Tepesi’nin güneyinde Şeyhülislâm Bodrumî Ömer Lütfi Efendi tarafından 1891–1892 yıllarında yaptırılan caminin karşısında bulunan bu sıbyan mektebi, Ömer Efendi’nin eşi Fatma Hanım tarafından 1893–1894 yılında yaptırılmıştır Şair Refet Efendi’nin yazmış olduğu sıbyan mektebinin kitabesi bugün Bodrum Cami Sokağı’ndaki su haznesinin üzerindedir Kitabe: “Hazreti Lütfi Efendi kim odur Şeyhülislâm ol eb-i fazl ü kemal Zevce-i ismetpenâhı Fatıma Hanım al saliha ve huri misal Fî-sebîlillâh bu zîba mektebi Eyledi inşa zehi Cennet misal Padişahın ömrün efzûn ide Hakk Hacı Hanım da ola mesrûr-i bâl Cevherîn tarihi yazdım Re'fetâ Dâr-i feyz ü mekteb-i zîba vü âl 1311 (1893–1894) ” Sıbyan mektebi yığma taştan, kareye yakın dikdörtgen planlı olarak yapılmıştır 1925 yılına kadar okul olarak kullanılmış, daha sonra caminin meşrutasına dönüştürülmüştür Gülfem Hatun Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul ili Üsküdar ilçesi, Hakimiyeti Milliye Caddesi, Gülfem Sokak’ta bulunan Sıbyan mektebi, Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520–1566) cariyelerinden Gülfem Hatun XVI yüzyılda yaptırmış olduğu camisinin bir bölümünü oluşturmaktadır Gülfem Hatun bu camisinin yapımını tamamlayamadan (h 969) 1561–1562 tarihinde ölmüş, sıbyan mektebi de cami ile birlikte bir süre sonra tamamlanmıştır Caminin ve sıbyan mektebinin mimarının Mimar Sinan olduğu ileri süsülmüşse de bu kesinlik kazanamamıştır Sıbyan mektebi 1930 yılına kadar harap bir durumda kalmış, 1940 yılında yıkılmıştır Gülfem Hatun’un mezarı da caminin yanına nakledilmiştir Hacı Ahmet Paşa Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul Üsküdar ilçesi, Doğancılar Mahallesi’nde Çakırcı Hasan Paşa Camisi’nin yakınında bulunan sıbyan mektebi XVI yüzyılda yapılmıştır Kaynaklarda Mimar Sinan’ın eseri olduğu belirtilen bu yapı bilinmeyen bir tarihte yıkılmış ve günümüze gelememiştir Kemeraltı Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul ili Üsküdar ilçesi, Atpazarı semtinde, Valide-i Atik Çeşmesi Sokağı’ndaki bu sıbyan mektebi, Darü's-saâde Ağası Mehmet Ağa tarafından 998 (1589–1590) tarihinde Kemer Altı Camii ve Çeşmesi ile beraber yaptırılmıştır Sıbyan mektebinin kitabesi bulunmamaktadır Mehmet Ağa’nın 1587 tarihli bir çeşmesi, namazgâhı ve bir de su terazisi vardı Sıbyan mektebi kesme taştan, tuğla hatıllı olarak kare planlı yapılmıştır Üzeri kirpi saçaklı, ahşap çatılıdır İki katlı olan mektebin alt katında helâ ve bir odaya yer verilmiştir Taş bir merdivenle çıkılan üst kattaki dershanenin yanında bir de küçük oda bulunmaktadır Mihrimah Sultan Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul ili Üsküdar ilçesi, Üsküdar Meydanı’nda Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520–1566) kızı Mihrimah Sultan’ın 1548 yılında yaptırmış olduğu Mihrimah Sultan Külliyesi’nin bir bölümünü sıbyan mektebi oluşturmaktadır Yapı topluluğu ile birlikte sıbyan mektebi de Mimar Sinan’ın eseridir Sıbyan mektebi caminin kıble tarafında, camiden küçük bir yolla ayrılan küçük bir yapıdır Yokuş üzerinde yapıldığından ötürü dikdörtgen planlı sıbyan mektebinin altına bir de dükkân eklenmiştir Buradaki yoldan merdivenle sıbyan mektebinin önündeki eyvana çıkılmaktadır Mektep kesme taştan iki ayrı kare mekânın birleşmesinden meydana gelmiştir Rumi Mehmet Paşa Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul Üsküdar ilçesi, Şemsi Paşa Camisi’nin üst tarafında Boğaz’a hâkim tepe üzerinde bulunan Rum Mehmet Paşa Camisi’ni Sadrazam Rum Mehmet Paşa XV yüzyılın ortalarında yaptırmıştır Caminin avlu kapısının üzerinde bulunan bu yapı günümüze gelememiştir Kaynaklardan bu yapının ahşap olduğu öğrenilmektedir Ayrıca Üsküdar’da yapılan ilk sıbyan mektebinin de bu mektep olduğu ileri sürülmüştür Selimiye Sıbyan Mektebi (Üsküdar) İstanbul Üsküdar ilçesi, Selimiye’de, Selimiye Kışlası’nın yanında bulunan Selimiye Külliyesi Sultan III Selim (1789–1807) tarafından yaptırılmış olup, cami, muvakkithane, sebil, çeşme ve sıbyan mektebinden meydana gelmiştir Yapı topluluğu 1804–1805 yıllarında yaptırılmıştır Mimarı bilinmemektedir Sıbyan mektebi fevkâni olarak yapılmıştır Alt katı kesme taş, üst katı ahşaptandır Mektebin yuvarlak kemerli kapısı cami avlusuna açılmaktadır Sıbyan mektebi yaklaşık 120 yıl hizmet vermiş, 1915 yılında karakol olarak kullanılmıştır Günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Selimiye Çocuk Kütüphanesi olarak hizmet vermektedir |
| | |
| | #15 (permalink) |
| | İstanbul Mevlevihane ve Dergâhları Galata Mevlevihanesi (Kulekapısı Mevlevihanesi) (Beyoğlu) İstanbul Mevlevihaneleri arasında günümüze en iyi biçimde ulaşan Galata Mevlevihanesi Beyoğlu’ndan Yüksekkaldırım’a inen Galip Dede Caddesi’nin hemen başındadır Theophile Gautier, Edmondo de Amicis gibi İstanbul’a gelen batılı gezginlerin Beyoğlu Mevlevihanesi, Kulekapısı Mevlevihanesi diye sözünü ettiği Mevlevihane’nin bulunduğu yerde Bizans’ın St Theodore Manastırı vardı Ağaçlarla kaplı ıssız bu yeri, Sultan II Beyazıd Bostancıbaşılık ve Beylerbeylik yapan İskender Paşa’ya vermiş, O da burada bir av çiftliği kurmuştu Mevlana’nın torunlarından Sema-i Mehmet Dede, Paşa’dan mevlevi dergâhı yapmak için arazisinin bir bölümünü istemişti İskender Paşa da bu dileği kabul etmiş ve Galata Mevlevihanesi’nin 1491’de yapımına başlanmıştır Galata Mevlevihanesi kuruluşundan kısa bir süre sonra halveti zaviyesine dönüşmüş, XVII Yüzyıl başlarında Kasımpaşa Mevlevihanesi’nin kurucusu Sırrı Abdi Dede’nin çabasıyla yeniden Mevlevihane’ye dönüşmüştür Galata Mevlevihanesi Sultan III Mustafa zamanında 1765-1766’da Tophane yangını sırasında yanmışsa da padişahın emriyle o yıl yeniden yapılmıştır Mevlevihane’yi Sultan III Selim, Sultan II Mahmut ve Sultan Abdülmecid birkaç kez onartmıştır Ancak bunlardan Sultan III Selim’in yaptırdığı onarım, diğerlerinden biraz farklı olmuş ve Divan Edebiyatında iz bırakmıştır O yıllarda Galata Mevlevihanesi’nin post makamında Şeyh Galip bulunuyordu Divan Edebiyatına yenilik getiren şeyh Galip harap olmaya başlayan, suyu akmayan Mevlevihane’nin onarımını devrin sadrazamına yazdığı ve buna eklediği bir kaside ile istemiştir Sadrazam da bu durumu padişaha arz ederken Şeyh Galip’in kasidesini de ona eklemiştir Sultan III Selim bu kasideyi çok beğenmiş Mevlevihane’nin onarımının yanı sıra uzak bir kaynaktan suyunu da getirtmiştir Bundan sonra padişah, Mevlevihane’nin açılışına katılmış, bu olaydan birkaç gün sonra da Kaptan Paşa Akdeniz seferinden başarı ile dönünce Mevlevihane’nin uğurlu geldiği düşünülmüştür Galata Mevlevihanesi mimari olarak ilgi çeken bir yapıdır Avlu girişinin yuvarlak kemeri üzerinde Sultan II Mahmut’un tuğrası ile şair Lebib’in talik yazılı onarım yazıtı yer alır Kapının iç yüzünde ise Sultan III Selim’in yapmış olduğu bu onarımı dile getiren Şeyh Galip’in dizeleri bulunmaktadır Mevlevihane’nin girişinde XIX Yüzyıla tarihlenen Halet Efendi’nin Kütüphanesi, Sultan Abdülmecit’in onardığı 1649 tarihli Hasan Ağa çeşme ve sebili yer almaktadır Avluda, üzerinde Mevlevi sikkesinden ilginç bir alemi olan Şeyh Galip’in türbesi vardır Bu türbeyi Hüseyin Ayvansarayî’den öğrendiğimize göre, Bağdat seferi dönüşünde (1810) Halet Efendi yaptırmıştır Semahane, selamlık ve derviş hücrelerini bir araya getiren ahşap yapı avlunun sonundadır Arazi konumundan ötürü, ön tarafı iki, arka tarafı da üç katlıdır Semahanenin kapısı üzerine Sultan Abdülmecit’in tuğrası ile 1895 tarihli onarım yazıtı yerleştirilmiştir Semahanenin içerisi sekiz ahşap sütunun ve bunların arasındaki korkulukların yardımıyla sekizgen plana dönüştürülmüştür Girişin karşısında mihrap ile minber, ikinci katta kafeslerle ayrılmış mahfiller, şeyh dairesi, Konya Postnişini hücresi ile hünkâr mahfili yer almaktadır Girişin üzerindeki balkon mıtrip heyetine ayrılmıştır Sol taraftaki Bacılar Dairesinde de yabancı misafirler sema ayinini izlerlerdi Mevlevihane’nin hamam, mutfak ve kilerleri avlunun ayrı bir köşesinde yapılmışlarsa da bunlar günümüze gelememiştir Dergahların kapatılmasından sonra bir süre Mevlevihane kendi yazgısıyla baş başa kalmış; haziresinin bir bölümüne Beyoğlu Evlendirme Dairesi yapılmış, semahane Vakıflar’ca lojman olarak kullanılmış, Halet Efendi Kütüphanesi de polis karakoluna dönüşmüştür Mevlevihane’nin bu perişanlığını önleyebilmek için İstanbul’u Sevenler Cemiyeti 1947’de onarımını yaptırmış, ardından Milli Eğitim Bakanlığı’na, sonra da Kültür Bakanlığı’na devredilmiştir Kültür Bakanlığı Mevlevihane’nin yeniden onarımını yapmış ve burada Mevlevi kültürü ile divan edebiyatı eserlerini bir araya getiren “Divan Edebiyatı Müzesi”ni açmıştır (26 Aralık 1975) Kasımpaşa Mevlevihanesi (Beyoğlu) ![]() Kasımpaşa Mevlevihanesi, Kasımpaşa Sururi Mahallesi Mevlevihane Sokağında bulunuyordu Uzun yıllar harap ve perişan bir halde kalan, kendisine uzatılacak bir yardım elini bekleyen bu tarihi yapı ilgisizlikten yok olup gitmiş, günümüze yalnızca avlu kapısı gelebilmiştir Eski İstanbul yaşantısında isminden sık sık söz edilen Kasımpaşa Mevlevihanesi’nin kurucusu Fırıncızade Sırrı Apti Dede’dir Onun bu Mevlevihane’yi kurmasının özel bir nedeni vardır; Galata Mevlevihanesi’nin şeyhlik makamı boşaldığında kendisinin o makama getirileceğini ummuştu Ne var ki şeyhlik makamı Mesnevî Sârihi Ankaralı İsmail Rusûhi Dede’ye verilince buna çok üzülmüş ve Kasımpaşa’da babadan kalma bostanlar içerisine kendisini sevenlerin yardımıyla bu Mevlevihane’yi yaptırmıştır Kasımpaşa Mevlevihanesi harem ve selamlık olmak üzere bir birini tamamlayan iki ayrı bölümden meydana gelmiştir Yapımına 38 000 kuruş harcanmış, kerestesi özel olarak Romanya’dan getirilmiştir Mevlevi muhibbi olarak bilinen Sultan III Selim, Sultan II Mahmut ve Sultan III Ahmet Mevlevihane’ye maddi yardımlarda bulunmuş, çeşitli dönemlerde onarımlarını yaptırmış, fırsat buldukça da ziyaret etmişlerdir Kasımpaşa Mevlevihanesi de diğerleri gibi ahşap, üç katlı bir yapı idi Semahane, selamlık, dedegân hücreleri, harem, hünkâr dairesi, mutbakdan oluşmuş iki bloğun birleşmesiyle bir konak görünümünde idi Kareye yakın bir planı olan semahanenin çevresini iki katlı mahfiller kuşatıyordu Üst örtü Sultan II Mahmut döneminin sevilen ve çok sık uygulanan ampir üslubunda ahşap kubbeliydi Buradaki bezemeler arasına Mevlevi musikisinin vazgeçilmez enstrümanları olan ney, kudüm, halile, def, rebab, ud ile nota defteri ve bir de Mevlevi sikkesi resmedilmişti Kasımpaşa Mevlevihanesi yakın tarihlere kadar çevredeki fakir fukaranın işgaline uğramıştı Mevlevihane sonunda son direnme gücünü yitirmiş, ahşap parçaları çevrede yaşayanlarca odun niyetine yerlerinden sökülmüş ve sonunda da yanmıştır Günümüzde burası Sururi İlköğretim Okulu’nun bahçesinin bir bölümü olup, ayakta kalan iki taş merdiven ile bir Mevlevi mezarı dışında Mevlevihane’yi anımsatacak başkaca iz bulunmamaktadır Beşiktaş Mevlevihanesi (Bahariye Mevlevihanesi) (Eyüp) İstanbul’da günümüze ulaşamayan Mevlevihanelerden birisi de kötü yazgının peşini bırakmadığı, birkaç kez yeri değişen Beşiktaş Mevlevihanesidir Beşiktaş Mevlevihanesini XVII Yüzyılın önde gelen devlet adamlarından Sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa 1613 yılında yaptırmıştır Mevlevihane’nin ilk şeyhi, aynı zamanda Gelibolu Mevlevihanesinin şeyhi olan Agazade Mehmet Dede’dir Bu Mevlevihane’nin kuruluşunu anlatan ilginç bir de öyküsü vardır: Kaptan-ı Derya Ohri’li Hüseyin Paşa Akdeniz seferinden dönerken Gelibolu’ya uğramış ve Gelibolu Mevlevihanesi Şeyhi Agazade Mehmet Dede’yi ziyaret etmeyi unutmuştur İstanbul’a hareketinde şiddetli bir fırtınaya tutulmuş ve geriye dönmek zorunda kalmıştır Tekrar Gelibolu’ya geldiğinde deniz sakinleşmiş, yeniden hareket ettiğinde fırtına başlamıştır Bunu bir gönül kırıklığına bağlayan Hüseyin Paşa “galiba Gelibolu erenlerinden birini ziyaret etmeyi unuttuk” diyerek sorup, soruşturmuş ve Mehmet Dede’yi ziyaret etmediğini öğrenmiştir Bunun üzerine Mehmet Dede’ye giderek kusurunun bağışlanmasını istemiştir O da donanmanın Marmara’ya açılması için dua etmiş ve Paşa’ya bir daha fırtına ile karşılaşmayacağını söylemiştir Bunun ardından da yakında Sadaret mührü ile payelendirileceğini, sonra da saraya damat olacağını müjdelemiştir Gerçekten de Ohrili Hüseyin Paşa İstanbul’a dönüşünde sadrazamlığa yükselmiş, bir süre sonra da damatlık Ona layık görülmüştür Ohrili Hüseyin Paşa, bütün bunları Agazade Mehmet Dede’nin kerametine bağlamış ve bir şükran borcu olarak da Beşiktaş Mevlevihanesini yaptırmıştır XIX Yüzyılın ikinci yarısında Sultan Abdülaziz Boğaziçi kıyılarında Çırağan Sarayını yaptırırken Beşiktaş Mevlevihanesini de yıktırmıştır Bunun üzerine Mevlevihane 1867 yılında geçici olarak Fındıklı’daki Karacehennem İbrahim Paşa Konağına taşınmış, orada iki yıl kalmıştır Maçka sırtlarında, bugünkü İstanbul teknik Üniversitesi Maden Fakültesi’nin bulunduğu yerdeki yeni Mevlevihane’nin yapımı tamamlanınca da oraya taşınmıştır Beşiktaş’taki son şeyhi Nazif Efendi’nin kemikleri Maçka’ya götürülmüşse de diğer Mevlevi mezarları Çırağan Sarayı’nın bodrumunda kalmıştır Günümüzde aynı yerde yapılan Çırağan Otelinden ötürü bu mezarların ne olduğu bilinmemektedir Mevlevihane’nin kötü yazgısı peşini bırakmamış, yapımından beş yıl sonra buraya bir kışla yapılması kararlaştırılınca Mevlevihane 1873’te Eyüp’ün Bahariye semtine taşınmıştır Günümüzde Silahtarağa Caddesi üzerinde bulunan Mevlevihane Hatapemini Hüseyin Efendi ile Mustafa Efendi’nin yalılarının bahçesine büyük bir semahane, harem, selamlık ve türbe yapılmış, sonra da bunlara bir de hazire eklenmiştir Bahariye Mevlevihanesi 1877’de okunan bir mevlit ve ardından yapılan Mevlevi ayini ile açılmıştır (18 Rebilüevvel 1294) Sultan II Abdülhamit Mevlevihane’ye 28 odalı bir harem dairesi eklemiştir Ne var ki bu yapı deniz kenarında ve ahşap olduğundan rutubetten zarar görmüştür O sırada Mevlevihane’nin başında bulunan bestekâr ve aynı zamanda neyzen olan Hüseyin Fahrettin Dede’nin yapıyı onaracak mali gücü yoktu Bu nedenle de yapı topluluğu her geçen gün biraz daha harap olmaya başlamıştı Sultan Mehmet Reşat’ın Osmanlı tahtına çıkışı Mevlevihane için hayırlı olmuş, Mevlevi muhibbi padişah, dergâhı tamir ettirmiş ve bunu belirten bir kitâbeyi de avlu kapısı üzerine koydurmuştur Bahariye Mevlevihanesi, dergâhların kapatılmasından sonra bakımsız kalmış, semahanesi 1935’te yıktırılmış, 1938-1939’da harem dairesi yanmıştır Mescit uzun yıllar depo olarak kullanılmış, Mevlevihane’nin son şeyhinin varisleri ile Şeyh Hasan Nazif Efendi, Şeyh Küçük Hasan Nazif Efendi, Yenişehirli Avni Bey ve Sikkezanbaşı ailesinin gömülü olduğu türbe çökmüştür İki fabrika duvarı arasında kalan avlu kapısı ise 1970 yılının başlarında arkasındaki ahşap selamlıkla birlikte yıktırılmıştır Haziresindeki 20’ye yakın mezardan bazıları eski iplikhanenin karşısında düzenlenen mezarlığa, bazıları da Edirnekapı Şehitliği’ne nakledilmiştir Günümüzde Eyüp Belediyesi Mevlevihane’yi yeniden canlandırmaya çalışmaktadır Yenikapı Mevlevihanesi (Zeytinburnu) Yenikapı Mevlevihanesi, Topkapı surları dışında, Merkez Efendi Caddesi ile Mevlevi Tekkesi Sokağı arasındaki parselde bulunmaktadır İstanbul’daki Mevleviliğin merkezi konumundaki bu Mevlevihane semahanesi, selamlığı, haremi, türbesi, somathanesi, muvakkithanesi, hünkâr mahfili, matbah-ı şerifi, sarnıçları ve müştemilât bölümleri ile tam bir yapı topluluğudur Yenikapı Mevlevihanesi’nin kurucusu Kâtip, Kocayazıcı, Yeniçeri Efendisi unvanları ile tanınmış Yeniçeri Ocağı Başhalifesi Malkoç Mehmet Efendi’dir Malkoç Mehmet Efendi’nin bu Mevlevihane’yi kurmasını, atlatmış olduğu bir ölüm tehlikesine bağlayanlar olmuştur Hafız Paşa’nın yanında Bağdat ve Revan seferlerine (1635) katılmış, dönüşte Yeniçerilerle aralarında anlaşmazlık çıkmış ve öldürülmek istenmiştir Bu badireyi atlattıktan sonra dönüşte Konya Mevlâna Dergâhı’nı ziyaret etmiş “İstanbul’a sağ salim gitmek nasip olursa, orada bir Mevlevi dergâhı yaptıracağım” diye dua etmiştir İstanbul’a dönüşünde de dergâhın yapımını başlatmış, 1597’de Mevlevihane’yi açarak Sinan Mevlevi’nin oğlu Kemal Ahmet Dede’yi şeyh yapmıştır ![]() Yenikapı Mevlevihanesi, kuruluşundan tekke ve zaviyelerin kapanışına kadar geçen 350 yıl içerisinde 20 Mevlevi büyüğü burada şeyhlik yapmıştır Yenikapı Mevlevihanesi başlangıçta semahane, mescit, harem, sebil, türbe ve 18 derviş hücresinden meydana gelmişse de kısa sürede gelişmiştir Sonraki yıllarda bu yapılar yıkılmış ve yerlerini daha büyükleri almıştır Sultan II Mahmut 1818’de 33 474 kuruş vererek semahane, türbe, harem ve müştemilat binalarını yenilemiştir Ayrıca bunlara hünkâr mahfili, sarnıç, türbedar odası, matbah ve taamhane eklemiştir Abdurrahman Nafiz Paşa buraya bir kütüphane, yanına da kendi türbesini yaptırmıştır Bu yenilemeler yapılırken semahane kapısına da İzzet Molla 1816 tarihli kitabeyi, kubbe çevresine de Nuri Dede talik yazı ile bazı beyitler eklemiştir Ayrıca, Sultan IV Murat, Mihrişah Sultan, Sultan Abdülmecit, Maliye Nazırı Abdurrahman Nafiz Paşa, Devlet Kethüdası Halet Efendi ve Mısır Valisi Zuval Paşa da buraya bağışlarda bulunmuştur Ne yazık ki Mevlevihane’nin kütüphanesi altındaki mahzende bulunan odunlar 1903 yılında tutuşarak kütüphaneyi yakmıştır Bunun üzerine Sultan Mehmet Reşat 1910’da Mevlevihane’yi yeni baştan onarmıştır Bu onarım işlerini Mimar Kemalettin Bey üstlenmiş ve bu kez dergâh neo-klasik üslupta yapılırken yanına bir de minare eklenmiştir Yenikapı Mevlevihanesinin bazı bölümleri bilinmeyen bir nedenle 1961 yılında yeniden yanmış arta kalan yapılara Mevlânakapı Çocuk Yetiştirme Yurdu taşınmıştır Yakın tarihlerde Mevlevihane bir kez daha yanmış, mezarlar ve yapının duvarları dışında ortada hiçbir şey kalmamıştır Üsküdar Mevlevihanesi (Üsküdar) Üsküdar, İmrahor semtinde Doğancılar’ın batısında yer alan Mevlevihane âstâne olmayıp, bir zaviyedir Son yıllarda yapılan onarımlar sonunda bir bölümü camiye dönüştürülmüş ve yapı tüm özelliğini yitirmiştir Bu Mevlevihane’nin diğerlerinden farklı bir konumu vardır İstanbul’dan Anadolu’ya giden dervişlerin konaklamaları için kurulmuştur Galata Mevlevihanesi Postnişini Yeğen Ali Paşa’nın oğlu Numan Bey kendi evini semahaneye dönüştürmüş, bahçesine de diğer yapıları ekleyerek Mevlevihane’yi kurmuştur (1794) Sultan II Mahmut Mevlevihane’yi yeni baştan yaparcasına onarmış (1834-1835), Sultan Abdülmecit’te yapı topluluğunun eksiklerini tamamlamıştır Semahane, selamlık, harem, matbah-ı şerif, derviş hücreleri ve türbeden oluşan Mevlevihane iki katlı bir yapıdır Zemin katı türbeye, üst katı da semahaneye ayrılmıştır Bu Mevlevihane’de türbenin semahane altında oluşu tarikat mimarisinin tek örneği olarak nitelenir Yapının bu plân düzeninde oluşu yer kısıtlığından kaynaklanmaktadır Mevlevihane içerisinde sanat tarihi yönünden değerli bezemelere rastlanmamıştır Günümüzde Mevlevihane hem cami hem de konuyla ilgili bir dernek tarafından kullanılmaktadır |
| | |
| | #16 (permalink) |
| | İstanbul Köprüleri İstanbul ile ilgili eski kaynaklardan öğrenildiğine göre şehirde ilk köprüyü Fatih Sultan Mehmet Haliç’te kurdurmuştu Yalnızca beş kişinin yan yana geçebildiği bu ahşap köprü yapılan ilaveler ve onarımlar ile 1836 yılına kadar işlevini sürdürmüştür Oysa o dönemlerde Osmanlılar Rumeli’de ve Anadolu’da fetihler akınlar düzenlediklerinde orduların geçebilmeleri için taş köprüler yapıyorlardı 1502-1503 yıllarında Galata ile İstanbul arasında bir köprü kurulması için Leonardo da Vinci İstanbul’a davet edilmiştir Onun hazırladığı krokiye göre köprü tek gözlü ve her iki ucu ayaklı olacak ve uzunluğu 350 m yi, genişliği de 34 m yi geçmeyecekti Ancak bu proje teknik yönden olanaksız olunca bu kez Michel Angelo İstanbul’a köprü yapmak üzere davet edilmişse de sanatçı İstanbul’a gelmemiştir Bundan sonra İstanbul’un köprü projesi XIX yüzyıla kadar askıya alınmıştır Bu arada Leonardo da Vinci’nin Boğaz’ın iki yakasını birbirine bağlayan bir projesi olduğundan da söz edilmektedir Sultan II Mahmut Unkapanı ile Azapkapı arasında bir köprü yapımını istemiş ve bunun için de Kaptan-ı Derya vekili Fevzi Ahmet Paşa’yı görevlendirmişti 3 Eylül l836’da açılan bu köprü birbirine bağlı sallar üzerinde kurulmuştur F Flandin, T Allom ve W H Barlet’in yapmış olduğu gravürlerde köprünün taşıyıcı sisteminin sal biçiminde olduğu ve iki yerinde de küçük gemi ve kayıkların geçebilmesi için gözler açıldığı görülmektedir Uzunluğu 600 arşından fazla, genişliği de iki araba yüklü at ile insanlara dokunmadan geçilebilecek genişlikte idi İstanbul’da Kadir Gecesi’ni izleyen gün açılan köprünün açılışında Sultan II Mahmut bir irade çıkararak kimseden para alınmamasını istemişti Bu iradede; “ Zinhar kimseden akça alınmayacak ve herkes meccanen gelip geçecek” demişti Bu yüzden de İstanbul’da yapılan bu köprüye “Hayratiye” ismi verilmiştir Ne var ki, bir süre sonra padişahın bu iradesini dinlemeyenler köprüden geçme parası olarak “Mururiye” ismi altında para almaya başlamışlardır Bu köprü 1839 ve1840 yıllarında onarılmış ve döşemeleri yenilenmiştir Kesin olmamakla beraber bu köprü 1862’de yanmıştır İstanbul’da bu köprülerden sonra üçüncüsünü Sultan Abdülmecit 1845 yılında aynı yerde “Cisr-i Cedid” ismi ile kurdurmuş ve köprüden önce kendisi geçmiştir Açılış nedeniyle halkın üç gün ücretsiz geçmesini ve sonra da paralı olmasın istemiştir Daha sonra bu köprü Unkapanı ile Azapkapı arasına getirilmiş buraya George Vals isimli bir İngiliz demir dubalar üzerine yeni bir köprü yaptırmıştır Büyükçekmece Köprüsü (Büyükçekmece) İstanbul Büyükçekmece ilçesinde bulunan Büyükçekmece Köprüsü, uzun yıllar Büyükçekmece- Mimar Sinan Köyü arasındaki bağlantıyı sağlamıştır Aynı zamanda da bu köprü Büyükçekmece Gölü ile Marmara Denizi arasında bir geçit niteliğindedir Köprünün bulunduğu yerde Bizans döneminde de bir köprü olduğu kaynaklardan öğrenilmektedir Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) Zigetvar seferine çıkarken bu köprünün yapımına başlanmış, Sultan II Selim Zamanında (1566-1574), bir yıl içerisinde de tamamlanmıştır Mimar Sinan’ın eserlerinin listesini veren Tuhfetü’l-Mimarin ve Risale-i Tezkiretü’l-Ebniye’de bu köprünün Mimar Sinan’ın eseri olduğu yazılıdır Bostancı Köprüsü’nün bulunduğu yerde Osmanlı döneminde bir de Bostancı Ocağı bulunuyordu Bu ocak Anadolu’dan İstanbul’a gelenlerin kontrolünü yapar, işsiz güçsüz veya şüpheli kişilerin şehre girmesini engellerdi Aynı şekilde Büyükçekmece’de bulunan Bostancı Ocağı da Rumeli’den İstanbul’a gelenlerin kontrolünü yapar, şehre girip, giremeyeceklerine karar verirdi Mimar Sinan köprünün yapımında yüzlerce neccar, senktraş çalıştırmış, gölün suları büyük tulumbalarla çekilmiştir Temellerinde iki-üç insan boyunda kazıklar çakılmış, bunların aralarına kurşun akıtılarak kazıklar birleştirilmiştir Büyükçekmece Köprüsü 635 57 m uzunluğunda, 7 17 m genişliğinde dört ayrı köprünün birleştirilmesinden meydana gelmiştir Çevresine de geniş rıhtımlar yapılmış olan köprü inişli çıkışlı olup Büyükçekmece yönündeki ilk iki bölümü yedişer, üçüncüsü beş, dördüncüsü de dokuz gözlüdür Ancak bu gözlerin yükseklikleri birbirlerine eşit değildir Orta gözlerin kemerleri diğerlerinden daha yüksektir ve onun dışındaki gözler köprünün iniş ve çıkışlarına uyum sağlayarak alçalıp yükselmektedir Köprüyü oluşturan bölümlerin birleştikleri yerlere de sulardan köprünün zarar görmemesi için selyaranlar yapılmıştır Köprünün yapımında 35 000-40 000 m3 taş kullanılmış ve bunlar birbirlerine eritilmiş kurşunlarla bağlanmıştır Büyükçekmece Köprüsü’nün mimari yönden en ilginç noktalarından birisi de taş konsollar üzerine oturtulan kitabeli balkon-köşkleridir Bu balkonlar Osmanlı köprülerinde dinlenme veya sohbet yeri olarak yapılmışlardır Köprünün dördüncü bölümünde karşılıklı iki kitabe bulunmaktadır Devrin ünlü hattatlarından Derviş Mehmet’in eseri olan bu kitabenin dört beyitlik manzum metnini Şair Hüdai yazmıştır Bu kitabelerden birisinde; “Hazret-i Sultan Süleyman kim ana Şâhirâh ola Sırat-ı müstakim Başladı bu hayrı olmadın temam Kıldı azm-ı sâ-yı cennet-ün naim Geldi anı zıll-i Hak Sultan Selim Etti tekmil oldu bir cisr-i azim Dedi tarihin Hüdâyi ol zaman Yaptı âb üzre bu cisri şeh selâm Ketebehu Derviş Muhammed” Yazılıdır Bu kitabenin sağındaki köfeki taşından babanın üzerindeki 0 33x0 47 m ölçüsündeki mermer bir levhaya Kelime-i Şahadet, solundaki babada da Mimar Sinan’ın “Abdullah oğlu Yusuf” olarak Mimar Sinan’ın imzası bulunuyordu Bu kitabede bulunan Mimar Sinan’ın imzası 1961-1962 yıllarında yerinden sökülmüş ve nerede olduğu da bilinmemektedir Köprü l970 yılında onarılırken bu imzanın bir benzeri yazılarak yerine konulmuştur Ayrıca köprünün diğer taraftaki tarih köşkünde de 2 36x0 83 m ölçüsünde Hattat Derviş Mehmet’in nesih yazılı, Sultan II Selim zamanında tamamlandığını belirten bir diğer Arapça kitabe daha bulunmaktadır Bu Arapça kitabenin mealen anlamı: “Tanrı onu ve bizzat çalışanlara mağfiret etsin Bu güzel köprünün ve değerli geçidin temelini Allah-ı Teâlanın rızası için Selim Hanın oğlu Sultan oğlu Sultan, Sultan Süleyman attı (Yarabbi onu sırat ve mizanın tehlikesinden koru) Bunu müteakip merhum mağfur deni dünyadan canibi rahmet ve cennete intikal etti Sonra en büyük Sultan, Ulu Hâkan Arab ve Acem’in meliklerinin efendisi, dünyada ve âhirette Allah’ın gölgesi ve Sultan Osman’ın oğlu Sultan Orhan’ın oğlu Sultan Murad’ın oğlu Sultan Bayezid’in oğlu Sultan Selim’in oğlu Sultan Süleyman’ın oğlu Sultan oğlu Sultan Selim onun tahtı saltanatına câlis oldu ve 975 senesinde o köprüyü tamamladı Zamanın sonuna kadar devletini ebedi kılsın ve saltanatını idame etsin Tanrı Kur’anın hürmetine ikisinin hayratlarını kabul etsin ” İstanbul-Edirne karayolu üzerinde yeni bir köprünün yapılmış olmasından ötürü bugün Büyükçekmece Köprüsü kullanılmamakta ve korunması gereken tarihi bir eser ve ilçenin simgesi olarak iyi bir durumda bulunmaktadır Silivri Köprüsü (Silivri) İstanbul Silivri ilçesinde Silivri Çayı üzerinde bulunan bu köprü eski İstanbul-Edirne yolunun önemli bir geçit noktasında bulunmaktadır Köprünün kitabesi bulunmamakla berber ne zaman ve kimin tarafından yapıldığını açıklık kazanamamıştır Bununla beraber Mimar Sinan’ın yapmış olduğu yapıların listesini veren Tuhfet’ül Mimarin’de Mimar Sinan eserleri arasında ismi geçmektedir Ayrıca mimari yapısı da XVI yüzyılda yapıldığını göstermektedir Silivri Köprüsü 348 00 m uzunluğunda 32 gözden meydana gelmiştir Alçak bir vadide oldukça uzun oluşundan ötürü de köprü gözleri mimar Sinan’ın diğer eserlerinde olduğu gibi sivri kemerli olmayıp hafifçe basık kemerlidir Yapımında köfeki ve kalker cinsi taş kullanılmış, tampon duvarları büyük bloklarla örülmüştür Köprünün selyaranları memba ve mansapta üçgen şeklindedir Bunlar sivri olarak başlayıp kısa bir yükselmeden sonra köprünün tempan duvarları ile birleşerek kaynaşmaktadır Bunun da nedeni köprünün fazla su tazyiki ile karşılaşmamasıdır Köprünün her iki yanındaki korkuluklar birbirlerine demir bağlantılarla, kamalarla kuvvetlendirilmiştir Köprünün her iki yanında ikişer tane baba taşı bulunmaktadır Bu taşlar birbirinin eşi olup son derece sanatkârane işlenmişlerdir Köprü Dalgıç Ahmet’in Başmimarlığı sırasında h l114 (1605) yılında yeni baştan onarılmıştır Silivri Girişi Köprüsü (Silivri) İstanbul Silivri ilçesi girişinde bulunan bu köprünün ne zaman yapıldığı bilinmemektedir Mimar Sinan köprüleri ile yakınlığı olduğu göz önüne alınırsa XVI yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır Bununla beraber değişik zamanlarda yapılan onarımlarla özelliğini büyük ölçüde yitirmiştir Kemerleri de özelliğini bütünüyle yitirmiştir Köprü köfeki ve kalker taşından iki göz olarak yapılmıştır Baba taşları Silivri Köprüsü ile işçilik yönünden büyük benzerlik göstermektedir Harami Dere Kapıağası Köprüsü (Büyükçekmece) İstanbul Büyükçekmece, Yakuplu’da bugün çevre yolları arasında kalmış olan Kapıağası Köprüsü eski İstanbul-Edirne kervan yolunun üzerinden geçtiği bir köprü idi Sancak Tepelerin doğusunda Harami Derenin üzerinde yapılan köprü Mimar Sinan’ın eseri olup yapım tarihi kitabesi olmadığından belli değildir Bununla beraber yapı üslubu ve Mimar Sinan tarafından yapılmış oluşundan ötürü XVI yüzyıl köprülerindendir Köprü 69 00 m uzunluğunda olup 6 20 m eninde, sivri kemerli üç gözden meydana gelmiştir Orta göz 8 79 m yüksekliğinde, iki yanındaki gözler de 7 37 m yüksekliğindedir Korkuluk duvarları da 65 cm yüksekliğindedir Bu küçük gözlerin yanında daha küçük ve su tahliye gözü denilen tahliye gözlerine yer verilmiştir Köfeki taşından muntazam sıralar halinde köprü duvarları işlenmiştir Köprünün giriş ve çıkışında dört köşe yuvarlak başlıklı ikişer baba taşı bulunmaktadır Çobançeşme Köprüsü (Bahçelievler) İstanbul, Silivri-Topkapı yolunda Halkalı Deresi üzerinde bulunan Çobançeşme Köprüsü Bizans döneminde, IV yüzyılda yapılmış, Osmanlı döneminde de kullanılmıştır Kitabesi bulunmamaktadır Bugün Sefaköy yonca yaprağı içerisinde kalmıştır Köprü 37 67 m uzunluğunda, 5 00 genişliğinde, 6 gözlü olarak yapılmıştır Bu gözlerin en büyük kemer açıklığı 4 35 m dir Köprü gözlerinin oluşturan kemerler yuvarlaktır ve tek sıra halinde kesme taştan yapılmıştır Kemerlerin kilit taşları üzerinde bazı rölyefler bulunmaktadır Bunlar Bizans ve daha sonraki dönemlerde tılsım niteliğinde yapılmışlardır Köprünün gözleri yanlara doğru alçalmakta ve daralmaktadır Kemerlerin üzerine kabartma kornişler yerleştirilmiş, bunların üzerine de iri kesme taştan korkuluklar oturtulmuştur Köprü zaman zaman onarılmış ve bu onarımlar köprünün orijinalliğini olumsuz yönde etkilemiştir Son olarak da 1972 yılında Karayolları tarafından onarılmıştır Kemerli Köprü (Beşiktaş) İstanbul Beşiktaş ilçesinde Dolmabahçe Sarayı’nı Yıldız Sarayı bahçesine bağlayan köprünün altından günümüzde Dolmabahçe-Beşiktaş yolu geçmektedir XIX yüzyılda Sultan Abdülaziz tarafından Balyan ailesinden Sergis Balyan’a yaptırılmıştır Dolmabahçe ve Yıldız Saraylarını birbirine bağlamak amacıyla yapılan köprü köfeki taşındın yuvarlak kemerlidir Muntazam taş işçiliği olup köprü kemerinin kenarlarında kabartma kornişler ve bir de kilit taşı bulunmaktadır Günümüzde iyi bir durumda korunmuştur Odabaşı Köprüsü (Büyükçekmece) İstanbul Halkalı-Hadımköy yolu üzerinde bulunan bu köprü XVI yüzyılda Mimar Sinan tarafından yapılmıştır Büyük kesme taşlardan yapılan köprü 39 00 m uzunluğunda, 5 35 m genişliğindedir Üç yuvarlak gözden meydana gelen köprünün ortadaki gözü 4 75 m genişliğinde olup, diğerlerinden daha büyüktür İki yandaki gözler daha küçüktür Ayaklardaki selyaranlar memba tarafında üçgen, mansap tarafında yuvarlak olarak yapılmıştır Köprü yanlara doğru eğimli olarak yol seviyesine inmektedir Bu gözler tempan duvarları ile aynı düzeydedir Yalnızca büyük kemerin kilit taşı dışarıya çıkıntılıdır ve üzerinde de haça benzer bir rölyef yerleştirilmiştir Büyük kemer üzerindeki korkuluk taşları yıkılmıştır Küçükçekmece Köprüsü (Küçükçekmece) İstanbul Kücükçekmece ilçesinde Küçükçekmece Gölü’nün zamanla dolan kenarında, yol ile kaynaşmış durumdadır Küçükçekmece Köprüsü’nün yapımına XVI yüzyılın ikinci yarısında, Kanuni Sultan Süleyman döneminde başlanmış, Sultan II Selim zamanında da tamamlanmıştır Kitabesi bulunmadığından kesin yapım tarihi bilinmemektedir Büyük olasılıkla Büyükçekmece Köprüsü ile birlikte yapılmıştır Mimarı Acem Alisi’dir Ancak bugünkü köprü 1950 yılında eski köprünün üzerine yeniden yapılmış, eski köprüden yalnızca bir kemeri kalmış ve orijinalliğinden uzaklaşmıştır Köprünün tek gözü olup, günümüze gelen kemerinin açıklığı 12 00 m, yüksekliği de 5 00 m dir Bostancı Köprüsü (Kadıköy) İstanbul, Kadıköy ilçesi Bostancı Mevkiinde bulunan Bostancı Köprüsü, Bostancı Deresi üzerinde 1523-1524 tarihinde yapılmıştır Osmanlı döneminde şehrin en uç, çıkış noktasında bulunan bu köprünün bulunduğu yerdeki Bostancı Derbendi aynı zamanda şehre giriş ve çıkışları kontrol ederdi Bu Derbentten ötürü de köprüye “Cisr-i Derbend” ismi verilmişti Köprü 1709’da bir su taşkını ve fırtınadan ötürü yıkılmış, ardından Bostancı Ali Ağa tarafından yeniden yaptırılmıştır Kaynaklardan öğrenildiğine göre ilk köprünün ortasında bir kitabe köşkü bulunuyordu Ancak bu köşkün nasıl olduğu konusunda bir bilgi bulunmamaktadır Köprünün kitabesi de kaybolmuştur Köprü kesme taştan yapılmış, orta bölümü diğerlerinden daha yüksek tutulmuştur Köprünün uzunluğu 37 50 m genişliği 6 00 m olup, korkuluklarının yüksekliği 0 50 m dir Ortadaki göz 6 40 m genişliğinde ve sivri kemerlidir Bunun iki yanında da 4 00 m genişliğinde birer küçük sivri kemerli göz daha bulunmaktadır Ortadaki gözün her iki yanında, büyük ölçüde selyaranlar bulunmaktadır Ayrıca eski köşkün olduğu yere 1 30x0 35 m ölçüsünde bir niş yerleştirilmiştir Bu nişin olduğu yerde eski köşkün bulunduğu sanılmaktadır Köprünün her iki başında ikişerden kavuk şeklinde başlıkları olan dört baba taşı bulunmaktadır Ancak bunlardan yalnızca ikisi günümüze gelebilmiştir Köprü 1987 yılında onarılmış, bu arada çevredeki dükkanlara yer kazandırmak amacıyla köprünün her iki yan gözü doldurulmuş ve zemin yükseltilmiştir Böylece köprü orijinal durumundan büyük ölçüde uzaklaşmıştır Galata Köprüsü (Eminönü-Beşiktaş) İstanbul’da Unkapanı ile Azapkapı arasında 1836’da yapılan Hayratiye köprüsünden sonra Karaköy ile Eminönü arasında 1845’de ahşap malzeme ile dubalar üzerinde bir köprü daha yapılmıştır Cisr-i Cedid isimli bu köprünün uzunluğunun yaklaşık 500 m olduğu sanılmaktadır Köprü 1853 yılında yenilenmiştir Kaptan-ı Derya Ateş Mehmet Paşa tarafından yaptırılan köprünün malzemesi yine ahşaptı ve köprüyü 96 duba taşıyordu Bu dubalar çıpa ve zincirlerle birbirine bağlanmış ve demirlenmişti Köprünün uzunluğu 504 m genişliği de 14 00 m idi Deniz seviyesinden 5 00 m yüksekliğinde küçük tonajlı gemilerin geçebilmesi için de altında gözler bulunuyordu Bu köprünün maketi 20 Şubat 1863’de Paris’te açılan Sergi-i Umumi-i Osmani’de sergilenmiştir 1860’lı yıllarda bu yeni köprünün de yenilenmesi gündeme gelmiş, bu kez tersane olanakları dışında ahşaptan olmayan demir bir köprü gündeme gelmiştir Bunun için yabancı şirketler devreye girmiş, 24 Eylül 1869’da “Forges et Chantiers de la Mediteranee” isimli Fransız şirketi ile anlaşma imzalanmıştır Bu sırada İngiliz “Georges Wells” şirketi de aynı yerde köprü yapmak üzere teklif getirmiştir Bu arada köprünün birkaç kez yer değiştirmesi söz konusu olmuş, bu arada Azapkapı’ya kaydırılması da düşünülmüştür XIX yüzyıl sonunda tramvayların kent ulaşımında etkinlik kazanması ile eski köprünün yıprandığı ve bu ağırlığı kaldıramayacağı düşünülmüş, bu arada yabancı şirketler de teklifler getirmiştir Alman “Man Şirketi” ile l907’de anlaşma yapılmışsa da II Meşrutiyetin ilanı ile bu mukavele geçersiz kalmıştır Bunun ardından aynı firma ile 14 Ekim l909’da ikinci bir mukavele yapılarak işe başlanmıştır Tramvay hattıyla birlikte 237 000 altın liraya çıkan köprünün yerine yerleştirilmesi ile eski köprünün sökülmesi işlemi birlikte yürütülmüştür Çağın ileri bir teknolojisi ile yapılan köprünün 27 Nisan 1912’de açılışı yapılmıştır Köprü 466 6 m uzunluğunda ve 25 m genişliğinde olup derinliği ortalama 3 00 m dir Köprüyü 28 duba taşımaktadır Köprünün altındaki bekleme salonları ve dükkanlarının cepheleri, iç bölümleri değiştirilmiştir Ayrıca köprü dubaları arasındaki açıklığın dar oluşunun Haliç’in kirlenmesine neden olduğu da ileri sürülmüştür Bu nedenle 1980’li yıllarda köprünün yerine kazıklar üzerine oturan yeni bir köprü yapılması gündeme gelmiştir Yapımını “STFA-THYSSEN” Konsorsiyumu’nun üstlendiği ve Karayollarının denetiminde sürdürülen çalışmalar devam ederken de eski köprü 16 Mayıs 1992’de yanmıştır Böylece yapım çalışmaları 47 000 000 dolara keşif bedeli, daha sonra 59 000 000 dolara yükselmiştir Bundan sonra 12 Haziran l992’de köprü ulaşıma açılmıştır Köprü 80 m boyunda 2 00 m çapında 114 kazık üzerine oturtulmuş ve 80 m lik genişliği ile de dünyanın en geniş ikinci köprülerinden biri olmuştur Unkapanı Köprüsü (Atatürk Köprüsü) (Fatih) XIX yüzyılın sonlarında Haliç’te bulunan köprülerin değiştirilmesi gündeme gelmiş ve Osmanlı tersanelerinin olanakları el vermeyince burada demir bir köprü yapılması düşüncesi ön plana çıkmıştır Bu konuda yabancı şirketler konuya yaklaşmışlardır “Forges and Chantiers de la Mediterranee” isimli bir Fransız şirketi Galata’ya; “Wells and Taylor” isimli bir İngiliz Şirketi’de Unkapanı’na demir konstrüksiyonlu köprüler yapması için anlaşılmıştır Ancak bilinmeyen bir nedenle bu düşünce değiştirilmiş ve Fransızlara yaptırılacak köprünün Mahmudiye Köprüsü yerine konulması uygun görülmüştür Sökülen Mahmudiye Köprüsünün yerine yapılan Unkapanı Köprüsü’nün Eylül l872’de açılışı yapılmıştır Mahmudiye Köprüsü’nün sökülen parçaları da mezatta satılmıştır Böylece İstanbul’da ilk demir köprü Unkapanı ile Azapkapı arasında açılmıştır Bu köprü 504 m boyunda, ortasında iki parçadan oluşan 30 m açıklığı olan bir de kapısı vardı Bu kapının iki yanında gemi ve kayıkların geçmesi için 12 m genişliğinde bir açıklığı bulunuyordu Köprüyü 24 demir duba taşıyordu Bu köprü 11 Şubat 1936 yılına kadar hizmet vermiştir O tarihte çıkan bir fırtınaya dayanamayarak parçalanmış ve batmıştır Bunun üzerine yeni bir köprünün yapımı için çalışmalara başlanmıştır Yeni köprünün projesini Fransa Yollar ve Köprüler Müfettişi M Pigeaud hazırlamış ve 1 585 665 liraya ihale edilmiştir Vali Muhittin Üstündağ zamanında köprünün yapımına başlanmış, 29 Ağustos 1936’da temeli atılmıştır Temel atma merasiminde eski Türk altınları ile yeni Türk paraları serpilmiştir Köprü Cumhuriyetin kuruluşunun 16 yıldönümünde 29 Ekim 1939 ‘da zamanın İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Dr Lütfü Kırdar tarafından törenle açılmıştır TBMM’nin daha önceden almış olduğu karar ile köprünün isminin “Gazi Mustafa Kemal Paşa Köprüsü” olması kararlaştırılmıştır Günümüzde Atatürk Köprüsü ismi ile tanına köprü, çelik konstrüksiyonlu olup, 24 adet çelik duba ile taşınmaktadır Bu dubaların her biri 600 ton yük taşıyabilecek kapasitededir Uzunluğu da 453 m, genişliği 25 m dir Gemilerin giriş ve çıkış gözleri 17 75 m dir Köprü 1939 fiyatlarına göre 2 300 000 liraya mal olmuştur Köprü zaman zaman onarılmış, l950’li yıllarda ahşap parkeli yolu asfaltlanmıştır Boğaziçi Köprüsü İstanbul Boğazında, Asya ile Avrupa’yı birleştiren Boğaziçi Köprüsü, Beylerbeyi ile Ortaköy arasındadır Boğaziçi Köprüsü’nün yapımı için Freeman,Fox and Partners isimli İngiliz firması ile 1968 yılında anlaşma yapıldı Yapımı gerçekleştirecek firmayı seçmek için açılan ihaleyi “Hochtief AG” isimli Alman firması ile “Cleveland Bridge and Engineering Company” isimli İngiliz firmalarının oluşturduğu konsorsiyum kazanmıştır Boğaziçi Köprüsü, Boğazın iki yakasında birer taşıma kuleleri ve bunların arasında gerilmiş iki ana kabloya askı kabloları ile asılmış olarak tabliye (araçların geçtiği köprü zemini) yerleştirilmiştir Kulelerin kutu kesitli iki düşey ayağı vardır ve bunlar üç noktada kutu kesitli üç yatay kiriş ile birbirlerine bağlanmıştır Oldukça yumuşak, yüksek dirençli çelikten yapılmış olan köprü kuleleri 165 m yüksekliğindedir Köprünün orta noktası ile deniz arası 64 m yüksekliğindedir Kulelerin içerisinde yolcu ve servis asansörleri bulunmaktadır Köprünün iki yanında 2 70 m eninde konsollar bulunmaktadır Köprü üçü gidiş, üçü de geliş olmak üzere altı şeritlidir Köprünün uzunluğu 1 560 m, iki kule arası da 1 074 m dir Köprünün yapımına 1970’te başlanmış, Cumhuriyetin 50 yılında 29 Ekim 1973’de açılmıştır Köprünün maliyeti 21 774 283 49 $ dır Fatih Sultan Mehmet Köprüsü İstanbul Boğazı’nda Asya ile Avrupa’yı birleştiren ikinci köprü olan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü Kavacık ile Rumelihisarı, Hisarüstü arasındadır Köprünün yapımına l985 yılında başlanmış, 1 Temmuz 1988’de açılmıştır Köprünün projesini “İngiliz Freeman Fox and Partners” firması hazırlamıştır Yapımını da Ishikawajima Harima Heavy Industries Co Ltd” , “MitsubishiHeavy Industries Ltd” ve “Nippon Kokan K K “ isimli Japon şirketleri ortaklaşa yapmıştır Köprünün maliyeti 125 000 000 $ dır Köprü her iki kıyı arasında birer taşıma kuleleri ile bunların arasına gerilmiş iki ana kabloya askı kabloları ile asılmış tabliyeden (araçların geçtiği zemin) meydana gelmiştir Taşıyıcı kuleler zeminde 4 00x4 00, en üst noktada 3 00x4 00 ölçülerinde kutu kesitli iki düşey ayaktan meydana gelmiştir Bunlar iki düşey ayakla birbirlerine bağlanmışlardır Kuleler dirençleri yüksek olan berkitmeli çelik panellerin bulonları ile birbirleri ile birleştirilmiştir Kuleler içerisine servis asansörleri konulmuştur Kuleler 102 10 m yüksekliğindedir Tabliyeler 39 40 m genişliğinde 62 kutu kesitlidir Tabliyelerin taşıyıcı kabloları diğer köprüde olduğu gibi eğik değil, dikey düzenlenmiştir Tabliyelerin üzerinde dördü gidiş, dördü de geliş olmak üzere sekiz yol bulunmaktadır Ayrıca yandaki konsollar üzerinde de yaya yolları yapılmıştır Köprü 1 510 m uzunluğunda, iki kule arası da 1 090 m dir Taşıyıcı teller yüksek dirençli galvanizli çelik tellerdir Taşıyıcı ana kabloların çapları 77 cm, kenar açıklıkları da 80 cm dir |
| | |
| | #17 (permalink) |
| | İstanbul Dikilitaşları Gotlar Sütunu (Eminönü) Sarayburnun’da, Gülhane Parkı’nın içerisinde bulunan Gotlar Sütunu’nun ne zaman ve kimin adına dikildiği kesinlik kazanamamıştır Bizans tarihçilerinden Nikeforos Giegoras, kentin kurucusu Byzans’ın heykelinden söz etmişse de kaidesindeki Latince yazı, onların yazdıkları ile çelişkilidir Bu yazıtta “mağlup olan Gotlardan dolayı bu sütun dikildi ” Sözleri bulunmaktadır Prof Dr Semavi Eyice, yazıtın Latince olduğunu belirttikten sonra, sütunun Romalı bir imparatorun Gotlara karşı kazandığı zaferin ardından dikildiği düşüncesindedir Sonraki yıllarda anıtın üzerine Byzans’ın heykelinin konulmuş olabileceği gibi, zamanla gerçek kimliği unutulmuş bir heykelin halk arasında Byzans sanılması da olasıdır Got Kıran unvanı almış Roma İmparatoru II Claudius’un (268 - 270) Gotlara karşı Sırbistan’ın Niş Şehri yakınında kazandığı zafer anısına dikildiği de düşünülmelidir; ancak II Claudies’ İstanbul’a hiç gelmemiş, kent ile de hiçbir bağlantısı olmamıştır Bu bakımdan sütunun O’nun adına dikildiği düşünülmemelidir Prof Dr Semavi Eyice, bu sütunun Gotlara karşı savaşan I Theodosius’a (379 - 395) ait ve yazıttaki harf şekillerinin I Constantinus (324 - 337) dönemi ile bağlantılı olabileceğini sözlerine eklemektedir IV yüzyılda yapıldığı sanılan sütun üç basamaklı bir kaide üzerinde yekpare gövdelidir Korint üslubunda bir başlıkla sonuçlanan sütun 15 m yüksekliğindedir Ayrıca başlığın üzerinde bir kartala ait izler de görülmektedir Kaidenin üzerinde bazı kabartmalar olduğu ve taşçı kalemi ile kazındığı izlerden anlaşılmaktadır Hipodrom Dikilitaşı (Theodosius Dikilitaşı) (Eminönü) İstanbul’un en eski dikilitaşı Hippodrom’daki spinanın üzerindedir Yekpare mermerden olan bu anıt M Ö 1500 yıllarında III Tutmosis adına aşağı Mısır’da Hiyeropolis’deki bir mabedin önüne dikilmişti Bu anıtı I Constantinus’un (337-361) İskenderiyelilere yazdığı mektupla bu taşın İstanbul’a gönderilmesini istemiştir “Gemileriniz Karadeniz’e çıkarken sizleri cömertçe karşılayan ve beslenmesine yardımcı olduğunuz bu şehrin güzelleşmesine katkınız olması için bu yekpare taşı yollamanız yerinde olur” Obeliskin İskenderiye’den ne zaman getirildiği kesin olmamakla beraber, büyük olasılıkla 390 yılı üzerinde durulabilir İmparator Iulianus’un ölümünden sonra, uzun süre yerde kalmış ve kenti yeni baştan imar eden I Theodosius zamanında (379-395) İstanbul’a getirilerek Portus Novus (Kadırga Limanı) veya Vlanga (Langa) limanlarından birisine bırakılmıştır Bizanslı ustalar limandan Hippodroma kadar bir yol hazırladılar ve üç günlük bir çalışma ile obelisk getirildi, 32 günde bugünkü yerine dikildi İmparator I Theodosius’un (379-395) hazırlattığı 2 75 x 2 20 m ölçüsünde, dört yüzünde de kabartmalar olan kaide üzerindeki dört bronz ayak üzerine obelisk oturtulmuştur Bugün 19 59 m yüksekliğinde olan taşın eski halinden daha uzun olduğu sanılmaktadır Obeliskin alt kısmı düzeltilirken hiyorogliflerden biri tam ortasından kesilmiştir Günümüze gelemeyen bu parçanın taşıma sırasında veya yerine dikilirken kırıldığı düşünülebilir Ayrıca tepesindeki çam kozalağı şeklindeki tepeliği 869 depreminde düşmüştür Eski Mısır’ın milli kahramanı olarak nitelenen, 18 sülale firavunlarından III Tutmosis kazandığı zaferlerin bir bölümünü obeliske şiirsel bir dille kazıtarak ölümsüz olmayı istemiştir Kuzey cephe: ”Gizli ve mukaddes ismin her tecellisini her feyzini mazhar olan Amor mabuduna nezrini büyük bir aciz içinde sunarak ve ondan yardımlar dilenerek güneyin dostu, dinin nuru, iki kutrun sahibi kudretli, melik memleketinin hududunu Mezopotamya’ya kadar götürmeyi azmetti ” Güney-Batı cephe: ”Güneşin doğduğu sırada malik olduğu altın renkleri aleme yayan Horis’in verdiği kuvveti, serveti, şiddetli, mehabeti taşıyan yukarı ve aşağı Mısır hükümetlerinin tacına sahip olan ve bizzat güneş tarafından seçilmiş bulunan Melik bu eseri babası Ra için yaptırdı ” Güney cephe: ”Mabud Horis’in lütfuna mazhar olan ve güneşin oğlu lakabını taşıyan aşağı ve yukarı Mısır’ın hükümdarı bulunan Melik kudret ve adaletle bütün ufuklara nur saçtı Ordusunun önüne geçti Akdeniz’de dolaştı, bütün dünyayı mağlup etti Hudut memleketi Naharin’e kadar tevsi etti Mezopotamya’ya azimle gitti, büyük savaşlar yaptı ” Kuzey-Batı cephe: “XVIII sülaleden III Tutmasis Amon mabuduna nezrini takdim ettikten sonra Horis’in yardımı ile bütün denizleri, nehirleri hükmü altına alarak saltanatının 30 yılı bayramında bu sütunu daha nice zamanlara ve bayramlara vasıl olması için yaptırıp diktirdi” Obeliskin mermer kaidesinin iki yüzünde, o dönemde Roma imparatorluğunun doğu eyaletlerinde adet olduğu gibi Grekçe ve Latince kitabeler yazılmıştır Grekçe kitabede konuşan üçüncü bir kişi olup “Devamlı bir suretle yerde duran bu taşı dikme cesaretini imparator Theodosius gösterdi ve yardımına da Proclus çağırıldı ve bu şekilde otuz iki günde yerine dikildi ” denilmektedir Latince kitabe ise diğerinden biraz farklı olarak obeliskin kendisi konuşmaktadır: “Önceleri direnmiştim; fakat yüce efendimizin emirlerine itaat ederek, yenilen tiranlar üzerinde zafer çelengini taşımam gerekti, her şey Theodosius ve onun kesintisiz sülalesine boyun eğiyor, bana da galip geldiler ve reis Proclus’un idaresi altında, otuz günde yükselmeye mecbur oldum ” Obeliskin kuzeybatı cephesindeki kabartmalar Kuzeybatı cephe: İmprator Theodosius’un, eşi ve oğullarıyla birlikte elçileri kabulünü gösteren sahne bir parmaklıkla ikiye bölünmüştür Üst kısımda bir kemer içerisinde imparator ailesi uzun kollu giysiler içerisinde olup üzerlerindeki pelerinler sağ omuzlarından tutturulmuştur Buradaki figürlerin saç kesimleri birbirinin benzeri olup düz kesilmiş ve kulakları açıkta bırakacak şekilde başı çevrelemiştir Kemerin sağında iki figür ile dört asker görülmektedir, sol tarafta da yine iki figür ile arkasında üç asker bulunmaktadır Alt kısımda ise simetrik görünümde elçiler diz çökerek imparatora hediyelerini sunmaktadır Bunlardan soldan üçü uzun kollu kürk mantolar içerisinde olup uzun pantolonları ve uzun kollu elbiseler içerisindedir Sol yandan da yine hediyeler sunan üç Asyalı ile uzun saçlı iki figür görülmektedir Bu kişilerin hangi toplumdan oldukları konusunda Bizans sanat tarihçileri tam bir yargıya varamamışlardır Ayrıca imparatora hediye mi yoksa vergi mi verdikleri de aydınlığa kavuşamamıştır Kuzeydoğu cephesi: Hippodromdaki imparator locası olan katizma burada gösterilmiştir Locanın ortasında İmparator Arkadios ile eşi Theodosya Gaynas, bazı figürler ve askerler görülmektedir Ayrıca saray halkının buradan hippodromdaki oyunları izledikleri sanılmaktadır Bu kompozisyonunun altında ise obeliskin dikilişi tasvir edilmiştir Güneybatı cephesi: İmparator I Theodosius yanında II Valentianus, Arkadios ve Honorios ile birlikte (Hippodromda) araba yarışlarını izlemektedir Buradaki kompozisyon yine bir korkuluk ile ikiye ayrılmıştır İmparator locasının kendisine özgü baklava motifli parmaklıkları, yuvarlak kemeri ilk bakışta dikkati çekmektedir Ayrıca özel Bizans saray giysileri içerisinde figürler ve askerler kompozisyonu tamamlamaktadır Kaidenin diğer bölümünde araba yarışlarına yer verilmiştir Yarışların yapıldığı alan, spina, üzerindeki dikilitaşlar, arabaların önünde kısa pelerinli, sağ elinde kırbaç, sol elinde bir çelenk tutan bir kişi koşmaktadır Diğer bir figür de yarışın başlama işaretini vermek üzeredir Ayrıca bir kenarda da yarışı kazananlara zafer çelengi veren, ellerinde palmiye dalları tutanlar görülmektedir Güneydoğu cephesi: Bu bölümde diğerlerinde yer alan imparator locası yerine saraydan bir mekana yer verilmiştir İmparatorun bulunduğu kısım korkuluk levhası ile üçe bölünmüştür İmparator I Theodosius elindeki çelenk ile kazananlara mükafatlarını vermektedir Kompozisyonun boş kalan yerleri askerler ve gruplar halindeki saray halkı ile doldurulmuştur Bunun altındaki bölümün ana noktası dans sahneleridir Seyirciler, çalgıcılar ve dansözler gruplar halinde sıralanmışlardır Osmanlı döneminde, Sultanahmet Camisi’nin yapımından sonra Hippodromun zemini yükseltilmiş ve spinadaki dikili taşların alt kısımları toprağa gömülmüştür İngiliz araştırmacı C T Newton burasını temizlemiş, ardından da sütunlar demir parmaklıklarla koruma altına alınmıştır Bu arada Ceride-i Havadis gazetesi bu eserlerin değerli olduklarını, koruma altına alınmalarının önemini halka duyurmuştur Türkiye’deki ilk müzecilik hareketi olarak nitelenen bu çalışmalardan sonra eski eserlere olan ilgi gün geçtikçe önem kazanmıştır Burmalı Sütun (Yılanlı Sütun) (Eminönü) I Constantinus (324-227) imparatorluğun çeşitli yerlerinden ve diğer ülkelerdeki bazı anıtları sökerek İstanbul’a getirmiştir Bunlardan biri olan Burmalı sütun (Yılanlı sütun) Hippodromun spinası üzerinde günümüze ulaşmıştır Yunanistan’daki küçük krallıklar, memleketlerini istila eden Perslere karşı birleşerek Salamis (M Ö 480) ve Platea‘da (M:Ö: 479) kazandıkları zaferlerden sonra ellerine geçirdikleri savaş ganimetleri eriterek bir zafer anıtı yapmış ve bunu Delphi’deki Apollon mabedi önüne dikmişlerdir Bu anıtta birbirine sarılmış üç büyük yılan başları üzerinde altından bir kazanı taşıyordu Birbirlerine sarılmış, 8 metre yüksekliğinde, 29 boğumlu, içi boş anıtta yılanların başları 36-32 kıvrımdan sonra birbirlerinden ayrılarak üç ayrı yöne bakıyorlardı Gövdeleri üzerine de savaşa katılan Yunan krallıklarının isimleri yazılı olup bugün bunlar yılanların kıvrımları üzerinde okunabilmektedir Platea savaşı kahramanı Sparta Kralı Pausanias önce buraya kendisinden söz ettiren bir kitabe yazdırmışsa da karşılaştığı tepki üzerine bunu sildirerek yerine krallıkların ismini yazdırmak zorunda kalmıştır İmparator I Constantinos tarafından bu anıt İstanbul’a taşınırken üzerindeki üç ayaklı tütsü kazanı kaybolmuştur Günümüze yalnızca 5 30 m’lik kısmı ulaşan anıt, 6 50 m çapında 3 m derinliğinde, yanları duvarla örülmüş bir çukurun içerisindedir Evliya Çelebi, bu anıtın İstanbul’u yılan, çıyan ve akreplerden koruma gibi bir özelliği olduğunu yazmıştır Söylentiye göre bir yeniçeri bu yılanlardan birisinin başını koparmış ve o günden sonra da İstanbul’da bu tür hayvanlar çoğalmıştır Kanuni Sultan Süleyman’ın nakkaşbaşısı Osman’ın Hünername (1550-1590) isimli eserindeki minyatürlerde XVI yüzyılda yılan başlarının ok hedefi olduğu da görülmektedir Ayasofya’nın onarımını yapan G Fossati, toprak hafriyatı sırasında bu yılanlardan birisine ait üst çene parçası bulunmuş olup günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndedir Constantininus Porphyrogenes Sütunu (Örme Sütun) (Eminönü) Constantinus Porphyrogenes sütunu (Örme Sütun), her ne kadar bir imparatorun ismini taşıyorsa da kimin tarafından yaptırıldığı açıklık kazanamamıştır Hippodromun ortasındaki spina üzerinde yer alan 32 m yüksekliğindeki bu sütun değişik ölçülerdeki taşların yontulmasıyla yapılmıştır VII Constantinus (911-959) bu sütunu tamir ettirmiş, üzerine de babası I Basileios’un (867-886) savaştaki başarılarını tasvir eden kabartmalarla kaplamıştır Mermer kaidesinin bir yüzünde “VII Constantinus Rodos şehrindeki dev abideyle rekabet edecek bir harika yaratmak istedi ” yazılıdır Mermer kaidenin diğer yüzünde de altı mısralık bir başka Grekçe kitabe daha bulunmaktadır: “Bu dört köşeli heybetli ve harika anıt, zamanla harap olmuşken, şimdi imparator Constantinus ile devletin şanı olan oğlu Romanos tarafından önceki görüntüsüne nispetle daha iyi duruma getirildi Rodos Kolosu harikulade idi, bu bronz anıt ise hayranlık yaratmaktadır ” Günümüzde kesme taştan kütlevi bir görünümü olan dikilitaşın üzerindeki kabartmaların İstanbul’a Latinlerin yapmış olduğu istila sırasında söküldüğü, para basmak amacıyla eritildiği ileri sürülmüştür Aşağıdan yukarıya doğru daralan, bir zamanlar üzerindeki tunç küreyi taşıyan taşın üzerinde çivi ve kenet izleri açıkça görülmektedir Taşlar üzerinde burada yapılan müsabakaları izleyenleri güneşten koruyan tente ve çadırların makara ipleri de dikkati çekmektedir Anıtın üzerindeki yazıtlardan, dikilitaşın M Ö IV-V Yüzyıllara tarihlendiği, zamanla harap olduğu ve imparator Constantinus ve sonra babasının yerine imparator olan II Romanos (959-963) tarafından onarıldığı anlaşılmaktadır Prof Dr Semavi Eyice, dikilitaş ile ilgili farklı bir görüşü dile getirmiştir: “Örme sütunun yüzeyine çakıldıkları anlaşılan kabartmalı tunç levhaların bu onarım sırasında konulduğu tahmin edilir Gerçek kaynağa dayanmayan bir söylentiye göre bu levhalar VII Contantinus’un dedesi Makedonyalılar sülalesi kurucusu I Basileios’un (867-886) başarılı iş ve savaşlarını tasvir eden kabartmalar vardı Yüzeyleri kabartmalı olsun veya olmasın altın kaplamalı bu levhalar, bilinmeyen bir dönemde sökülmüştür Yine bir söylenti levhaların şehrin IV Haçlı seferlerini düzenleyen batılı şövalyeler tarafından 1204-1261 arasındaki işgalleri sırasında söküldüklerini iddia eder; ancak hiç bir kaynak bu iddiayı kanıtlamaz” Osmanlı döneminde Pierre Gilles örme sütunun detaylı bir tasvirini yapmıştır Ayrıca Beyan-ı Menazil-i Sefer-i İrakeyn-i Sultan Süleyman, Hünername ve Surname isimli minyatürlü yazmalarda da bu sütun görülmektedir Sultanahmet Camisi’nin yapımından sonra yükselen toprak sevi yerinden ötürü bu dikilitaşın üç basamaklı, mermer kaidesi toprak altında kalmış ve 1856’da Charles Newton tarafından çevresi kazılarak parmaklıkla çevrilmiştir Bu arada da düşen taşların yerleri yenileri ile doldurulmuştur Constantinus Sütunu (Çemberlitaş) (Eminönü) İmparator Contantinus, kenti yeni baştan kurarken yaptırmış olduğu Constantinus Forumu’nun ortasına ismini taşıyan bir dikilitaş koydurmuştur Bu meydanı 328’de yaptırırken orada bulunan daha önceki dönemlere ait nekropolü toprakla doldurmuş ve zemini 15 m yükseltmiştir İstanbul’un 1919-1923 Yıllarındaki işgali sırasında burada kaçak bir kazı yapılmıştır Bunun ardından C Vett ile E Mamboury tarafından yapılan araştırmada forumun döşemesi ile onun 5 m altında nekropolle karşılaşılmıştır Dikilitaşın gövdesini oluşturan porfirden yontulmuş, silindirik, vişne çürüğü rengindeki taşlar Roma’dan getirilmiştir Sütun parçalarının uçları kabartma çelenkler biçiminde işlenmiş ve ek yerleri gizlenmiştir Yüksekliğinin 50 m yi bulduğu iddia edilmişse de bugün 35x37 m arasında olup dört basamaklı bir kaide üzerine oturtulmuştur Bu sütunun Romalılar tarafından Frygia’dan getirilerek Roma’daki Apollon Mabedi önünde olduğu ve üzerinde de güneşi selamlar konumda Apollon’un heykelinin bulunduğu kaynaklarda yer almıştır İmparator Constantinus, taşın üzerine Güneş tanrısı Helios’u anımsatan kendi heykelini koydurmuş, başının etrafına da yedi sembolik çivi yerleştirmiştir Heykelin sol elinde üzerinde haç bulunan altın bir küre, sağ elinde de bir mızrak tutuyordu Heykelin Hıristiyanlığı vurgulaması için daha geç devirlerde üzerine bir kitabe konulmuştur: “İsa, sen ki, dünyanın yaratıcısı ve sahibisin, senin olan bu şehre onunla birlikte Roma’nın asasını ve gücünü de sundum Onu bütün saldırılardan koru ve tehlikelerden kurtar ” Bizans tarihçilerinden Kedrenos, bu heykelin Fidyas’ın Apollon heykeline benzediğini ileri sürmektedir Th Reinach ile R Janin, Hz İsa’nın heykelinde imparatorun halka hitap ettiği görüşündedir İstanbul’u sarsan deprem ve yangınlardan bu dikilitaş büyük ölçüde etkilenmiştir Örneğin 418’de alttaki parçalardan biri yerinden düşmüş ve yıkılmasını önlemek amacıyla demir çemberler içerisine alınmıştır Ardından peş peşe gelen yangınlar taşları yakmış, heykelin elindeki mızrak 542 depreminde, diğer parçaları ile kürre 869 depreminde düşmüştür III Nikeforos Botaniates döneminde (1078-1081) yıldırım düşmüş, I Aleksios döneminde de (1081-1118) şiddetli bir fırtına heykel ile birlikte dikilitaşın üst bölümlerini devirmiş ve pek çok kişinin ölümüne neden olmuştur İmparator I Manuel Komnenos (1143-1180) anıtı yeniden tamir ettirmiş ve üzerine de korint üslubunda bir başlık ile tunçtan bir haç koydurmuştur Üzerine de “Zamanın sakatladığı bu kutsal eseri, dindar İmparator Manuel ihya etti ” Kitabesini dikilitaşın çevresine çepeçevre yazdırmıştır Bizans’ın son dönemlerinde “Haçlı Anıt” olarak tanınan bu anıt ile ilgili olarak Semavi Eyice bir de Bizans inanışından söz etmektedir: “Halkın inanışına göre, Türkler şehre girdiklerinde gökten bir melek inecek, anıtın dibindeki aciz bir adama bir kılıç vererek ona, bu kılıcı al ve Kurtarıcı’nın halkının intikamını al diyecek Bizanslılarda bunun üzerine Türkleri yalnız İstanbul önünden değil, tüm Anadolu’dan ta İran içlerine kadar püskürteceklerdi Bu hurafe halkı o derece inandırmıştı ki, Haçlı Anıt’ın ötesine geçtiklerinde her tehlikeyi atlatmış olduklarını sanıyorlardı ” Osmanlı döneminde yangın ve depremlerden yine zarar görmüş ve çevresindeki demir çemberler yenilenmiştir Ayrıca sütunun kaidesi kesme taşlarla örülerek, yüksekliği 11 m yi bulan bir kılıf içerisine alınmıştır Sultan II Mustafa (1695-1703) yeni bir yangın geçiren taşı tamir ettirmişse de taşın kararmasından ötürü de halkın söylediği “Yanık Taş” tabiri kaynaklara geçmiştir Bu nedenle günümüzde taş kaide üzerinde, silindirik porfir parçalarından yalnızca 6’sı ile korint başlığının bir parçası görülebilmektedir Yakın tarihlerde kaide içerisinde kutsal eşyaların saklandığı küçük bir odadan söz edilmiş ve Hz İsa’nın çarmıhının bir parçasının burada olduğu iddia edilmiştir Marcianus Anıtı (Kıztaşı) (Fatih) Bizans devri İstanbul’unda dördüncü tepenin batısında, onuncu mıntıkada bulunan Marcianus Anıtı Fatih’te Kıztaşı olarak isimlendirilen küçük bir meydanın ortasında günümüze ulaşabilmiştir İstanbul’un fethinden sonra kurulan ilk Osmanlı mahalleleri arasında “Kıztaşı Mahallesi” olarak ismi geçmiştir Uzun süre Saraçhanebaşı’nda Yeniçeri odalarında bir evin bahçesinde kalan bu anıt bütün çevreyi yakan Çırçır yangınından (23 Ağustos 1908) sonra yeniden yapılan düzenleme sonunda ortaya çıkarılmıştır Bizans kaynaklarının yeterince değinmediği bu anıtı şehir valisi Tatianus Decius, İmparator Marcianus (450-457) onuruna 450-452 yıllarında diktirmiştir Anıtın kitabesinde yalnızca Tatianus’un ismi bulunuyorsa da tarihi belirtilmemiştir Ancak Sanat Tarihçisi J Kollwitz 452 tarihi üzerinde durmuştur Marcianus Anıtı’nın kaidesinde Nike heykelinin bulunuşundan ötürü halk arasında Kıztaşı olarak tanınmıştır Ancak Bizans devrinde Beşinci Tepe’ye dikilen ve Süleymaniye Camisi’nin yapımında yıkılan, bir başka anıta da bu isim verilmiştir Marcianus Anıtı üç kademeli Aphrodite’nin heykelinin bulunduğu bir platformdaki mermer kaidenin üzerindedir Bugün kaidenin altındaki kademeler toprak altında kalmıştır Korint mermerinden, 2,35 m yüksekliğindeki kaide mermer kabartmalarla süslenmiştir Üç cephede de birbirinin eşi olan kabartmalarda defne yapraklarından oluşmuş bir çelenk içerisinde Hz İsa’nın monogramı olan “I” ve “X” harfleri bulunmaktadır Kaidenin kuzey cephesinde de simetrik konumda iki Nike figürü yuvarlak bir madalyonu taşımaktadır Bugün yalnızca harflerinin yuvaları kalmış Latince bir kitabede sütunun Marcianus için Tatianus Decius tarafından dikildiği belirtilmiştir Sütun 8 75 m yüksekliğinde olup Roma-Korint üslubunda bir başlıkla sonuçlanırsa da, bu kısım 1894 depreminde hasara uğramıştır Marcianus’un heykelinin ne zaman yıkıldığı bilinmemektedir Salzanberg ve Kondakoff gibi sanat tarihçiler korint başlığının üzerinde gördükleri bir heykel kaidesine değinmişlerdir Prof Dr Semavi Eyice, İtalya kıyılarında bulunan Barletta heykelinin buraya ait olacağına işaret etmektedir Ayrıca R Delbrueck’de bu heykelin İmparator Marcianus’a ait olduğunu ileri sürmektedir Üslup ve teknik olarak V yüzyıla tarihlenen 5 m yüksekliğindeki bu heykel Bari’de St Scpolone’dedir Arcadius Sütunu (Fatih) Bizans’ın 12 bölgesi olarak nitelenen 7 tepenin üzerindeki Arkadius forumunun ortasındadır Günümüzde Cerrahpaşa’da Haseki Kadın Sokağı’nda bir evin bahçesinde yalnızca kaidesi bulunmaktadır Anıtın bulunduğu alana kuru toprağından ötürü Bizanslılar Xerophos ismini yakıştırmışlardır Arcadius forumu kısa bir süre sonra “Forum Teodosiacum” ismini almışsa da sonra yeniden eski ismine dönülmüştür Tarihçi Teofanes başta olmak üzere Bizanslı tarihçiler İmparator Arcadius’un (395-408) Barbarlara karşı kazandığı zaferleri ebedileştirmek için bu anıtın yapıldığını belirtmişlerdir Arcadius zamanında sütunun yapımına başlanmış ve oğlu II Theodosius (408-450) tarafından tamamlatılmıştır Sütunun üzerine Arcadius’un heykeli konulmuş ve Temmuz 421’de açılışı yapılmıştır Arcadius sütunu dört köşe bir kaide üzerinde 35 m yüksekliğindedir Ayrıca altında 9 m yüksekliğinde, kayalardan oyulmuş kare şeklinde bir mekan bulunmaktadır P G İnciciyan, sütun içerisinde 223 basamaklı taş bir merdiven olduğunu, üzerinde de bir balkon ile imparator heykelinin yer aldığını söylemektedir Arcadius sütunun gövdesi benzeri Roma anıtlarında olduğu gibi boş yer bırakılmamacasına kabartmalarla süslenmiştir Bu bezemeler kaide de yatay, gövdede ise spiral olarak yapılmıştır Burada Arcadius’un Gotlara karşı kazandığı zaferler dile getirilmişse de günümüze bunlarla ilgili hiç bir kalıntı gelememiştir Bu sütunla ilgili bütün bildiklerimiz yalnızca eski resim ve bu kabartmalarda uçar durumda elindeki çelenk ile zafer tanrıçası Nike, yenik durumda Barbarlar ve ele geçen ganimetler en ince ayrıntısına kadar anlatılmaya çalışılmıştır Ayrıca askerlerin kalkanları üzerine de Hz İsa’nın monogramları ile haç motifleri işlenmiştir Kaide ile gövdenin birleştiği yerde de çelenk ve dal motifleri bulunmaktaydı İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde bulunan ve 1874’de Davutpaşa İskelesi civarında denizden çıkarılan, üzerinde savaş sahneleri olan kabartmaların Arcadius sütununa ait olduğu iddia edilmiştir Oldukça aşınmış olan bu kabartmalar üzerinde üç asker ile bu atın sağrısı ve arka ayakları görülmektedir Başlarında miğferleri olan kısa tunikli askerler kılıç ve kalkanları ile önlerindeki bir hedefe doğru yürümektedirler G Mendel’in sözünü ettiği böyle bir sahne Geoffroy’in çizdiği sütunun yedinci şeridine uymaktadır Ne var ki sütunun bulunduğu alanda bu sütunun evler arasında kalışından ötürü herhangi bir kazı yapılamadığından kesin bir yargıya varmak çok güçtür Arcadius sütunu Iustinianus (527-563) zamanındaki depremde bazı parçaları kopmuş, 549 yılındaki şiddetli fırtınadan etkilenmiştir Üzerindeki heykel de 740 depreminde devrilmiştir Sultan III Ahmet (1703-1730) zamanına kadar ayakta kalan sütun, deprem ve yangın gibi felaketlerde çevresine tehlikeli olacağından ötürü yıktırılmıştır Ord Prof Dr A Süheyl Ünver, Veliyüddin Efendi kütüphanesinde bir derginin köşesinde “iptidai hedmi dikilitaş” der Kurbi Cerrahpaşa fi 10 şavval 1123 (1711) kenar yazısına rastlamıştır Bu kenar yazısı sütunun XVIII yüzyıl başlarına kadar ayakta durduğunu belgelemektedir Onun yanı sıra 1711’de memleketine dönen Aubry de Lan Motraye, bir kazaya meydan vermemesi için kendisi İstanbul’dan ayrıldıktan sonra, yıktırıldığını yazmıştır Bizanslılar bu sütunun üzerindeki kabartmalarda bazı gizli kuvvetler olduğuna inanmışlardı Evliya Çelebi de bu sütunu bazı inanışlarla bağdaştırmıştır Osmanlılar zamanında İstanbul’un çeşitli yörelerinin havasını araştırmak için yüksek yerlere koyun ciğerleri asılır, en geç bozulan yerin daha sağlıklı olduğuna karar verirlermiş Nitekim bu sütuna asılan ciğer diğer yerdekilere göre çok daha geç bozulurmuş Gerçekten de Cerrahpaşa Hastanesi ve özellikle hastanenin Göğüs Hastalıkları Pavyonu bu taşın hemen yanı başında kurulmuştur İstanbul’da Günümüze Ulaşamayan Dikilitaşlar Bizanslılar kazandıkları zaferleri veya imparatorlarının isimlerini kendilerinden sonraki nesillere tanıtmak amacıyla yaptıkları anıtlardan bazıları da günümüze ulaşamamıştır Bunlardan bazılarının isimlerini ve yerlerini kaynaklardan veya eski çizimlerden öğrenebiliyoruz Veronalı Onophrinus, Hippodromda günümüze ulaşanların dışında spina üzerinde yedi sütunu daha çizmiştir İmparator I Iustinianus’un (527-565) heykelini taşıyan bir sütun da Augusteon Forumu’nun ortasında bulunuyordu Bazı kaynaklar bu sütunun XVII Yüzyılın ortalarına kadar ayakta kaldığını belirtmişlerdir Ayrıca I Constantinus’un annesi Augusto Helena’nın heykeli, ismini ebedileştirmek için Dafne Sarayı yakınında bulunuyordu Augusteon Forumu’nda bulunan ve günümüze ulaşamayan bir başka dikilitaş ta Ayasofya’nın batısındaki senato binasının karşısına İmparator I Leon (457-474) anısına dikilmiştir Vali Marcillus, İmparator Arcadius’un karısı Aelia Eudoxia anısına senatonun önüne porfir bir sütun üzerine gümüşten bir heykelini yaptırmıştır Eudoxia heykeli VI Yüzyıla kadar yerinde kalmış, İmparator Iustinianus zamanında yerine İmparatoriçe Theodora’nın heykeli konulmuştur Gümüş Eudoxia anıtının kaidesi 1848’de rastlantı sonucu bulunmuş olup bugün Ayasofya Müzesi’nin avlusunda bulunmaktadır Üzerindeki dört satırlık manzum kitabede “Burada hükümdarın hukuk işlerini görüştüğü yerdeki bu porfir sütuna ve gümüşten imparatoriçeye bak![]() ![]() Adının ne olduğunu öğrenmek ister misin? Eudoxia’dır Bunu diktiren kimdir? Büyük konsüller soyundan mükemmel şehir Profokhos’u Simplikos ” yazılıdır Kaidenin diğer yönündeki Latince yazıtta ise “Şehir Profokhos’u Clarissimus Simplicius’dan Hükümdar Aelia Eudoxia” sözleri okunmaktadır |
| | |
| | #18 (permalink) |
| | İstanbul Sarnıçları İstanbul Sarnıçları İstanbul içerisinde bir şehrin ihtiyacını karşılayacak kadar akasu bulunmamasından ötürü, şehrin suyu batıdaki Pınarhisar mevkinden Romalılar tarafından kanallar ve kemerler aracılığı ile getirilmiştir Romalıların yapmış olduğu tesisler Bizans tarafından da kullanılmıştır Ancak bunların ne şekilde ve ne zamana kadar kullanıldığı konusunda tarihi kaynaklarda yeterli bir bilgi bulunmamaktadır Buna rağmen İstanbul'un ilk su yollarının MS 123 yıllarında Roma İmparatoru Hadrianus zamanında yapıldığı ve Constantinius I tarafından da geliştirilmiş olduğu da kabul edilmektedir İstanbul'da Bizanslılar kent dışından gelen suları açık ve kapalı sarnıçlarda toplamışlardır Bunun da nedeni kentin su gereksiniminin karşılanması kadar, çeşitli kuşatmalarda da yararlanmak içindir![]() Günümüzde halk arasında Çukurbostan ismiyle anılan açık sarnıçlar surların dışındaki kaynaklardan gelen suların toplandığı ve şehre dağıldığı bir nevi havuzlar olarak nitelendirilir Burada toplanan sular, hem dinlendirilir hem de onlardan yararlanılır Burada toplanan suların duvarlara olan basıncını azaltmak için daha çok şehrin yüksek noktalarındaki çukur yerlere yapılmışlardır Roma yapım tekniğine göre yapılan açık sarnıçların duvarları blok taşlar, tuğla ve horosan harçlarla kuvvetlendirilmiştir Günümüze bu sarnıçlardan Aspar, Aitius, Hogios Mokios ve Hebdemon Sarnıcı ulaşabilmiştir![]() Bizanslıların açık sarnıçları kentin konumu itibariyle her yerde yapılamadığından su ihtiyacını kapalı sarnıçlarla da sağlamışlardır Bu sarnıçlardan büyük bir kısmı hiçbir iz bırakmadan yok olmuşsa da büyük çoğunluğu ayakta ve kullanılmaktadır Kapalı sarnıçlar genellikle dikdörtgen veya kare plan şeklindedirler Bunların üzerleri taş duvarlara dayanan sütunların taşıdığı tuğla kemerler ve tonozlar aracılığı ile örtülmüştür Bu tür sarnıçlar bir takım yapıların altında bulunarak onlara ve halka su sağlamışlardır Ancak, bu tip sarnıçları Bizanslıların mahzenleri ile de karıştırılmamalıdır![]() İstanbul Açık Sarnıçları: Aspar Sarnıcı (Fatih) Yavuz Sultan selim Camisi’nin güneybatısında, Sultan Selim ve Yavuz Selim Caddeleri arasında uzanan bu sarnıca Bizans kaynakları, kare bahçe anlamına gelen “Xerokipion” ismini vermişlerdir Sarnıç, Leon I (457-474) zamanında Bizans İmparatorluğu’nun hizmetine giren got generali Aspar tarafından inşa edilmiş ve bundan dolayı da onun ismiyle tanınmıştır Aspar, 471’de Leon I’in emriyle idam edildiğinden, sarnıcın inşa tarihini bundan daha evvelki bir tarihe, büyük olasılıkla 459 veya 460 yıllarına indirmek mümkündür Bizans kaynaklarına göre, bu sarnıcın civarında Manuel Sarayı, Kaiouma ile St Théodosie ailesinin manastırları bulunmaktadır Aspar sarnıcının yeri hakkında, dört ayrı fikir ileri sürülmüştür Chevalier, Andéossy ve Déthier, bu sarnıcın Bodrum Cami yakınında bulunduğunu iddia ederler Fakat bu fikrin kabul edilmesi olanaksızdır Zira, “Chronicon Paschale” de buna uygun en ufak bir işaret dahi yoktur Constantios, A M Paspati, M Gédéon, Mordmann, Straygowski, A V Millingen ise sarnıcın tamamiyle Konstantin sur duvarına dayandığını kabul ederler Nihayet Siderides, sarnıcı Sivaslı Toklu Dede Mescidi’nin yanında gösterir Aspar sarnıcının İstanbul’un beşinci tepesi üzerinde, Sultan Selim Camii yanındaki Çukurbostan’da olması kuvvetle muhtemeldir Yapının mimari özelliği itibariyle de buradaki manastıra ve özellikle Konstantin suruna bitişik olduğu görülmektedir Aspar sarnıcı, bir kenarı 152 m Uzunluğunda olmak üzere dikdörtgen bir plan şeklindedir Derinlik aslında 10 80 metre olmasına rağmen, zeminin zamanla toprakla dolmasından, bugünkü derinliği 8 20 metredir Duvar kalınlığı 5 20 metredir ve burada beş tuğla ve beş taş dizisinden meydana gelen bir mimari teknik kullanılmıştır Sarnıcın iç cephesinde rastlanan kemer izlerinden, vaktiyle üzerinin kapalı olduğu düşünülmüşse de bu pek yerinde bir düşünce değildir Aspar sarnıcı, Bizans’ın son döneminde önemini kaybederek kurumuştur Nitekim 1540 yılında İstanbul’a gelen P Gylles, burasının bahçe halinde olduğunu belirtmektedir Fetihten kısa bir süre sonra, içerisinde yapılan evler ve XVI Yüzyılın ikinci yarısında ilave edilen bir cami ile sarnıç, bir çeşit mahalle halini almıştır Günümüzde de bir yerleşim yeri konumundadır Aetius Sarnıcı (Fatih) Karagümrük’te bugünkü Vefa Stadyumunun bulunduğu yerdeki Aetius Sarnıcı’nın ismine Bizans kaynaklarında sık sık rastlanmaktadır Aetius, İmparator Theodosius II (408-450) zamanında şehir prefectusu (Valisi) olmuş ve Comte Marcelline göre 421 yılına doğru da bu sarnıcı yaptırmıştır Sarnıç, Bizans kaynaklarından öğrenildiğine göre; Prodrome de Petre, Romains ve Mara manastırlarına komşu olup, aynı zamanda Andrinople kapısı yakınındadır Anıtsal olduğu kadar o derecede de büyük bir sarnıç olan Aetius, 244x84 metre ölçülerinde dikdörtgen planlıdır Derinliği tahminen 13 ile 15 metre, duvar kalınlığı ise 5 20 metredir Bugün sarnıç iyi durumda olup, sadece güneydoğu cephesi bozulmuş ve buraya Vefa kulübünün binası yapılmıştır Diğer uzun kenarına ait duvar kalıntılarından, yapı malzemelerinin üst üste sıralanan dört dizi tuğla ile on dizi küçük moloz taş olduğu anlaşılmaktadır P Gylles, 1540 yılında burasının kurumuş bir halde olduğunu ve bundan dolayı da kullanılmadığından bahsetmektedir Hagios Mokios Sarnıcı (Fatih) Bu sarnıcın bazı kaynaklarda sözü edilen ve kesin olmayan bilgilere rağmen, İmparator Anastasius I (491-518) tarafından yaptırılmış olması gerekmektedir İstanbul’un en büyük sarnıçlarından olan Hagios Mokios, hekimoğlu Ali Paşa Cami civarında, Köprülüzade, Gökalp, Sırrı Paşa sokakları ve Cevdet paşa Caddesi ile çepeçevre kuşatılmıştır Likos (Bayram Paşa Deresi), Kara ve Marmara surlarından meydana gelen üçgene hakim tepe üzerinde kurulan sarnıç, ismini güneydoğusunda inşa edilen Ortodoks Hagios Mokios Kilisesi’nden almıştır 170x147 metre ölçülerinde, dikdörtgen plan şekli göstermektedir Zemin toprak ile dolduğundan derinliği kesin olarak tespit edilememekle birlikte 12 ile 15 metre derinlikte olduğu sanılmaktadır Sarnıcı kuşatan tuğla hatıllı taş duvarlar 6 metreyi bulmakta ve ayrıca iri taş bloklardan yapılan bu duvarların ortalarından iki kalın silme geçmektedir Bugünkü durumunda kısmen bostan olarak kullanılan sarnıcın içerisinde bir kuyu ve çeşitli gecekondular bulunmaktadır Hepdemon Sarnıcı (Bakırköy) Hepdemon Sarnıcı, veliefendi Hipodromu’nun kuzeyinde kara surlarındaki Altınkapı’ya 2 km mesafede ve Bakırköy yolunun sağ tarafında yer almaktadır İstanbul surlarının dışında kalan ve yapım tarihi kesin olarak tespit edilemeyen bu sarnıcın VIII Yüzyıla ait olması ihtimal dahilindedir Sarnıç, Bakırköy’e yakın Hieria Sarayı ile Campes kışlasının su ihtiyacını karşılamakta idi Hebdemon Sarnıcı, 127x76 metre ölçülerinde, dikdörtgen plan arz etmektedir Derinliği 11 metre olan sarnıcın duvarları kuzey ve güney yönlerinde 4 metre, doğu ve batıda ise 7 metredir Ayrıca da duvarlar dışarıdan helezonlu bir sistem vasıtasıyla daha da sağlamlaştırılmış olup, yapı malzemesini 5 sıra tuğla ile 2 sıra kaba yontma taş meydana getirmektedir Sarnıcın üst kısmı bugün tamamen toprak ile aynı seviyededir Fetihten sonra, Türk devrinde, burası padişahın fillerinin ahırı olarak kullanılmış ve bu yüzden “Fil Damı” (fil evi) adıyla günümüze kadar gelmiştir Sarnıç halen özel bir şahsın bostanı olarak kullanılmaktadır İstanbul Kapalı Sarnıçları: Philoxenus (Binbirdirek) Sarnıcı (Eminönü) Hipodromun güneybatısında yer alan Philoxenus sarnıcı’nın ismi ile yapım tarihi üzerinde birbiri ile tamamen çelişkili fikirler ortaya atılmış ve dolayısı ile araştırmacılar bu konuda anlaşamamışlardır Roma’nın ikiye ayrılmasından sonra, Konstantin I Bizans’ın İmparatorluğunu İstanbul’da kurduğu zaman, ayândan 12 kişi onunla birlikte gelmiş, bu 12 kişiden biri olan Philoxenus, eski Roma surlarının bulunduğu yerin yakınında kendi sarayını yaptırmış ve bunu geniş bir sarnıç ile tamamlamıştır Sarayının hipodromdan, imparator sarayından daha yüksek ve denize nâzır olabilmesini sağlamak için sarnıcın irtifasını oldukça yüksek tutmuştur C Diehl, sarnıcın Iustinianus zamanında (518-527) yapıldığı düşüncesindedir Nitekim, iç kısımlarda rastlanan üzeri damgalı tuğralar bu döneme aittir Sarnıç, E Maumbory’nin ileri sürdüğü gibi Konstantin döneminde Philoxenus tarafından yaptırıldığı ve Iustinianus zamanında da tonarılarak genişletilmiş olması kuvvetle olasıdır Böyle düşünüldüğü takdirde, Philoxenus sarnıcını 306-337 yılları arasına tarihlendirmek daha doğru olacaktır Philoxenus Sarnıcı, 64x56 metre ölçülerinde bir plan arz etmekte olup, 3000 m2’den daha fazla bir mekâna sahiptir İçerisinde her biri 14 sütundan meydana gelen 16 sıra halinde 224 mermer sütun bulunmaktadır Burada iki ayrı sütunun üst üste bindirilerek kelepçelenmesi özel bir konum olarak karşımıza çıkmaktadır Birbirlerinden 3 75-3 80 metre uzaklıklarda yer alan sütunların başlıkları da birbirlerinden farklı olup, kaba bir işçilik gösterirler Çoğunun üzerinde de taş yontucuların imzaları bulunmaktadır Sarnıcın köşeleri yuvarlatılmış olan duvarlarının kalınlığı 2 90 metredir Bunların üzerleri sıvanmış olup, yer yer de taş levhalarla kaplanmışlardır Bugünkü zeminden 15 metre aşağıda olan sarnıca taş bir merdivenle inilmekte, üst kısma da havalandırma delikleri açılmıştır Bu sarnıç, Bizans’ın son devirlerinde terk edilmiş, İstanbul’un fethinden sonra Sultan IV Murad döneminde Tayyarzade ve Fazlı Paşa’ların konakları bunun üzerine yapılmıştır XIX Yüzyılın sonlarından itibaren burası iplik ve dokumacılar tarafından kullanılmış, bir süre çevrede kurulan pazarın ambar yeri olmuştur Yakın tarihlerde özel bir kuruluş tarafından yeniden düzenlenen ve restoran-kafe haline getirilen sarnıç günümüzde bu işlevini de sürdürememiş, yeterince ilgi görmemiştir Basilika Sarnıcı (Yerebatan Sarayı) (Eminönü) Kapalı Bizans sarnıçlarının en büyüğü olan ve toplumda “Yerebatan Sarayı” diye isimlendirilen Basilika Sarnıcı, Ayasofya’dan Cağaloğlu’na giden cadde üzerindedir Tarihi kaynaklar bu sarnıcın ilk defa I Constantinus tarafından yapıldığını, sonraki yıllarda da Iustinianus tarafından genişletildiğini belirtmektedir Yine kaynaklardan, sarnıcın üzerinde yüksek bir kaide üzerinde Hz Süleyman’ın bronz heykelinin bulunduğu ve İmparator Vasil (867-886) tarafından kaldırılarak eritildiği ve yerine kendi heykelinin konulduğunu öğreniyoruz Bu sarnıç, yakınındaki İllius Basilikası’ndan ötürü Basilika Sarnıcı ismiyle tanınmıştır Buradaki sular, Bozdoğan ve Malova kemerleri aracılığı ile Eğrikapı su dağıtım merkezinden gelmektedir Sarnıcın plânı I Dünya savaşı sırasında Alman denizaltıcıları tarafından çıkartılmıştır Buna göre sarnıç, 140 x 70 metre ölçüsünde olup, 9800 m2’lik bir alanı kaplamaktadır İçerisinde beşer metre yüksekliğinde, her dizide 28 tane olmak üzere 12 sütun dizisi bulunmaktadır Birbirlerinden dörder metrelik aralıklarla sıralanan bu 336 sütunun arasında bazı devşirme mimari parçalara da rastlanmaktadır Sütunlar üzerinde korint tarzının bozulmuş şekli olan kompozit başlıklar bulunmaktadır Sarnıcın üst örtü sistemini, düzgün kemer ve tonozlar meydana getirmektedir 1544-1550 yıllarında P Gylles, sarnıç içerisinde oldukça büyük balıkların dolaştığından bahsetmektedir Abdülmecid döneminde (1823-1861) sarnıcın üzerindeki ağırlığı taşıyabilmesi için güneybatı cephesine bir duvar yapılmış ve bu nedenden uzunluğuna 18, genişliğine de 5 sıra sütun bunun arkasında kalmıştır Bundan sonra, sarnıcın üzerindeki alanda bir çok binalar yapılmış, ancak Cumhuriyet döneminde bu binalar kaldırılarak yeşil alan haline getirilmiştir İstanbul Belediyesi’nin son yıllarda yapmış olduğu onarım sırasında sarnıcın içerisi tamamen temizlenmiş ve tabanının muntazam tuğla ile döşeli olduğu görülmüştür Bu onarım sırasında sarnıcın güneybatı köşesinde, geç dönemde yapılan dolgu duvarının arkasındaki sütunların kısa gelen gövdelerini yükseltmek için bunların altına kaide olarak Roma dönemine ait mermer bir anıtın parçalarının konulduğu görülmüştür Bunlar Medusa veya Gorgo başları olup, Geç Antik Çağda İstanbul’daki bir anıtı süslüyordu Fatih Cami Avlusunda Bulunan Sarnıç (Fatih) Fatih Cami külliyesinden Karadeniz baş ve orta kurşunlu medreseleri arasında, kapıya yakın bir yerdeki mevcut çukur açıldığı zaman burada meydana çıkan bodrumun Bizans dönemine ait sarnıçlardan biri olduğu anlaşılmıştır Sarnıcın bugünkü Fatih Camisi’nin bulunduğu yerde, vaktiyle Konstantin I (303-337) zamanında imparator ve patriklerin defni için yapılan Havarium Kilisesi müştemilatından olduğu sanılmaktadır Havarium Kilisesi, İmparator Iustini,anus döneminde (518-527) harap olduğundan, tarihçi Prokopios’a göre onun tarafından, tarihçi Zonaras ile din kitaplarına göre de, İmparatoriçe Theodora’nın yakın ilgisiyle yeniden tamir ve inşa edilmiştir Bu duruma göre, sarnıcın ilk yapısının Konstantin I zamanına ait olduğu düşünülürse de, yapı tarzı daha çok Iustinianus dönemi özelliklerini bünyesinde toplamıştır Sarnıcın içerisinde kaideleri gövdelerine nispetle daha kalın 43 adet sütun bulunmaktadır Henüz çözülememiş bir konu olmakla birlikte, ana mekânın, bir duvar yıkıntısı ile tamamen yıkılan kuzeybatı yönünde devam etmesi büyük olasılıklıdır Su geçmez horasan harç ile kaplanmış moloz taş duvarlı sarnıcın üst örtü sistemini sütunlar üzerine atılmış kemerlere istinat eden tonozlar meydana getirmektedir Aynı zamanda bu kemerler üzerinde o zamanlar destek amaçlı kullanılmış ahşap gergilerin, çürümüş olmalarından dolayı sadece izleri günümüze gelebilmiştir Eşrefiye Sokağı Sarnıcı (Eminönü) Philoxenus Sarnıcı (Binbirdirek) yakınındaki Eşrefiye Sokağı’nın köşesinde bulunan bu su haznesinin Bizans kaynaklarında gerçek ismine rastlamak mümkün değildir Sarnıcın yapı tarzı, Iustinianus’dan daha erken bir tarihe işaret etmekle beraber, bu bölgede bazı yapı çalışmalarında bulunan Theodosius I’in (378-395) dönemine ait olduğunu düşünmek daha doğru olacaktır Batısındaki bir kapıdan merdivenler ile içerisine girilen sarnıcın güneyi kısmen zemin seviyesinde bulunmasına rağmen toprak ile örtülü kuzey yönünün üzerine zamanla çeşitli binalar yapılmıştır Ana mekânı 43x25 m Ölçülerinde dikdörtgen plan arz eden sarnıcın üst örtüsünü her sırada dörder tane olmak üzere 8 dizinin meydana getirdiği 32 sütunluk bir sistem taşımaktadır Gövdeleri kaba bir işçilik gösteren sütunların ortalama çapları yaklaşık 0 80 metredir Başlıklar ise kısmen korint, kısmen de basit impostlantlardandır Burada dikkati çeken, kemer ayaklarında üst kısımların daha dar ve yan satıhların bir bıçak gibi keskin köşelerden ibaret olmasıdır Tamamen tuğladan yapılan ana mekân duvarlarında 0 05-0 06 metre kalınlığında yine tuğla silmelerin bir takım yatay hatlar meydana getirdiği görülmektedir Aspar’ın (Sultan Selim Çukurbostanı) Yakınında Bulunan Sarnıç (Fatih) Aspar Sarnıcının güneydoğusunda, sağ taraftaki sokağın içerisinde yer alan bu su haznesine, daha sonra açılan bir kapıdan girilmektedir Sarnıcın yapı tekniği incelenecek olursa, Iustinianus’dan daha önceki yıllara ait olduğu anlaşılmaktadır Buna göre de Theodosius I dönemine (378-395) tarihlendirmek gerekmektedir Sarnıç, 29x19 metre ölçülerinde dikdörtgen plana sahiptir İç kısmında birbirlerinden düzgün ve belirli aralıklarla ayrılmış 28 sütun yer almaktadır Sütunların birkaç tanesi granit olmasına rağmen çoğunluğu beyaz mermerdendir Tuğla temeller üzerine oturan bu sütunların ortalama çapları 0 50 ile 0 60 metre arasında değişmekte, başlıklarının da korint tarzında olduğu görülmektedir Ayrıca başlıkların taşıdığı tuğla kemer ayaklarından birkaç tanesi üzerinde, haç monogramları ile akantus dizilerinin bulunduğu da dikkati çekmektedir Sarnıcın ana mekânının üzeri tuğladan yapılmış kiçik ölçüde kubbeler ile örtülüdür Zemin çok düzgündür ve duvarların üzeri çok ince bir sıva tabakası ile kaplanmıştır Bu tabakanın altı altında ise, 10 sıra tuğla ile 3 sıra moloz taş dizilerinin duvarları meydana getirmektedir Üst kısımlarda bulunan 1 20 ile 1 50 metre genişliğindeki çeşitli pencereler de sarnıcın içerisinin kısmen aydınlanmasını sağlamaktadır Bugün boş ve metrûk bir durumda olan sarnıcı bir süre iplik bükücüler kullanmışlardır St Jean Stadion (İmrahor Cami) Sarnıcı (Fatih) St Jean Stadius tarafından 463 yılında yaptırılan aynı isimdeki kilisenin arkasında yer alan sarnıç, burada yaşayan din adamlarının ihtiyacı olan suyu temin etmek amacıyla yaptırılmıştır Sarnıç, 26x19 metre ölçülerinde olup, içerisinde birbirlerinden dörder metrelik aralarla 24 sütun bulunmaktadır Ortalama çapları yarım metreyi aşan bu granit sütunların başlıkları birbirleri ile karşılaştırılacak olursa, yapılışlarında bazı uyumsuzluk olduğu da dikkati çekmektedir Başlıklar üzerine oturan kemer ayakları, sarnıcın üst örtüsünü meydana getiren küçük kubbelerin dayandığı pandantifler oturmaktadır Beden duvarlarında esas yapı malzemesi yuğladır Ayrıca kuzey yönünün yanlara göre dik olmayışı, sarnıcın yapımında kilise temellerinin göz önüne alındığını göstermektedir Duvarlar üzerinde sıralanan ve ana mekânı çok iyi aydınlatan pencereler, dekoratif tuğla kemerler ile çerçeveler içerisine alınarak daha güzel bir duruma getirilmiştir Günümüzde gayet temiz ve bakımlı olan St Jean Station Sarnıcı özel şahısların elinde bir imalathane olarak kullanılmaktadır Gülhane Parkı Sarnıcı (Eminönü) Gülhane Parkı’nın 1913 yılındaki düzenlemesi sırasında burada bulunan bazı antik kalıntılar dikkati çekmiş, dönemin Müze-i Hümayun’undan alınan izin ile K Wulzinger ve E Unger bunları araştırarak bir makale ile tanıtmışlardır Arkeoloji Müzesi’nin kuzeybatısında Gülhane Parkı içerisindeki Sarayburnu’na giden yolun üzerinde ortaya çıkarılan bu sarnıç, 18x12 metre ölçülerinde dikdörtgen bir plana sahiptir Hangi yapıya ait olduğu ve ne amaçla kullanıldığı hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte, burada bulunan bir tesisin suyunu sağladığı sanılmaktadır Sarnıcın yapı tekniği Iustinianus’dan daha önceki bir tarihe işaret ettiğinden, V Yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır Ana mekân, dörder sütunlu 3 dizi ile dört nefe bölünmüştür Duvarları tuğladan, sütunları mermerdir Üst örtü sistemi ise bu sütunların taşıdığı kemerler üzerine oturan yuvarlak küçük kubbeler meydana getirmektedir Gülhane parkı sarnıcı çok iyi durumda olup, günümüzde akvaryum olarak kullanılmaktadır St İren Kilisesi’nin Güney-doğusundaki Sarnıç (Eminönü) Topkapı Sarayı Bab-ı Humayun kapısını geçince hemen solunda ortaya çıkarılan sarnıç, Ayasofya hazine binasının yakınına kadar uzanmaktadır Bu sarnıcın Iustinianus devrine ait olduğu sanılmaktadır Günümüze son derece iyi bir durumda gelen sarnıç, 54x13 metre ölçüsündedir Sarnıç içerisinde rastlanan eskiden kalma elektrik tesisatı ve iskele kalıntıları St Eirene’nin Askeri Müze olduğu sıralarda kullanıldığını göstermektedir Bu sarnıcın suyunun Belgrat Ormanlarından Valans Su Kemeri (Bozdoğan Kemeri) aracılığıyla geldiği sanılmaktadır Basilika Sarnıcı (Yerebatan Sarayı) yakın benzerlikleri bulunmaktadır Uzun dikdörtgen bir bölüm ve bununla bağlantılı kare mekân adeta bir L harfi şeklinde bir plan düzeni göstermektedir Topkapı Sarayı’nın sur duvarları bu sarnıcı ikiye bölmüştür Dikdörtgen bölümün içerisinde her sırada 13’er tane olmak üzere 3’er sütun dizisi bulunmaktadır Kuzeybatıdaki kare mekânda ise 3’er sütunluk 3 dizi daha vardır Buradaki granit sütunlar 3 50 metre yüksekliğinde olup, Bizans dönemine tarihlendirilen başlıklara oturan pandantiflerle üst örtüyü taşımaktadır Duvarları kalker taşındandır ve bunların üzeri de ince bir sıva tabakası ile kaplanmıştır Üst örtünün bütünü çapraz tonozlardan oluşmuştur Unkapanı Sokağı Sarnıcı (Fatih) Günümüzde evlerin altında kalan bu sarnıcın üzerinde Osmanlı döneminde Pirî Mehmet Paşa Medresesi bulunuyordu Sarnıca Fil Yokuşu’ndaki Devirhan Çeşmesi Sokağı’ndaki bir ev ile Pantaokrator Kilisesi (Zeyrek Cami) altındaki çıkmaz bir sokaktan girilmektedir Bu sarnıcın, İmparator Marcionus (582-602) tarafından yaptırıldığı ileri sürülmüşse de Ph Forcheimer, yapı üslubuna dayanarak İmparator Iustinianus I (518-527) tarafından yaptırıldığını ileri sürmektedir Kuzeyden birkaç basamaklı merdivenle inilen sarnıç 50x15 metre ölçüsünde dikdörtgen bir plân düzeni göstermektedir Orta kısmında ikişer sütunun oluşturduğu 4’lü sıranın her birinin ortasında yine ikişer sütunlu 2 sıra bulunmaktadır Sütunlar 0 85 metre yüksekliğinde dikdörtgen kaideler üzerine oturtulmuştur Başlıkları ise Bizans mimarisinin erken dönemlerine tarihlenmektedir Zemini çamur ile kaplı olan bu sarnıcın duvarları aralıklı bir şekilde örülmüş 035 metre uzunluğundaki tuğlalardan meydana gelmiştir Doğu ve batı duvarlarındaki nişler bulunan sarnıcın kuzey yönüne açılan pencerelerle de içerisi aydınlatılmıştır Hacı Salih Efendi Sokağı Sarnıcı (Fatih) Fatih’te Sofular Caddesi ile Hacı Salih Efendi Sokağı arasında bulunan, ancak günümüze yalnızca temel izleri gelebilen Mustafa Paşa Mescidinin altında bulunuyordu Bizans kaynaklarında ismine rastlanmamakla beraber, yerinde yapılan incelemede burasının bir Bizans sarnıcı olduğu görülmüştür Hacı Salih Efendi Sokağı üzerindeki bir kapıdan içerisine girilen sarnıç, büyük olasılıkla VII Yüzyıla tarihlendirilmiştir Sarnıç, 24x12 metre ölçüsünde olup, içerisinde 5’er sütunlu iki sıra ile 3 nefe ayrılmıştır Birbirlerinden 4’er metre uzaklıktaki sütun başlıkları kemer ayakları ile birbirlerine bağlanmış dışa çıkıntılı, küçük kubbeli üst örtüyü taşımaktadır Mirelaion Sarnıcı (Bodrum Camisi Sarnıcı) (Eminönü) Mirelaion Manastır Kilisesinin temelleri altındaki bu sarnıç günümüze son derece iyi bir durumda gelebilmiştir Constantinus I dönemine ait olan buradaki bir yer altı mezar odası, sonraki dönemlerde sarnıca çevrilmiştir Manastırın yapım tarihi kesin olmamakla beraber Constantinus V (740-775) zamanında terk edildiği ve sonra Romanus II (959-963) tarafından yeniden kullanıldığı bilinmektedir Bu bakımdan sarnıcın kesin olmamakla beraber VII Yüzyıl sonlarına doğru yapıldığı sanılmaktadır Arazi konumundan ötürü güneydoğusu kayalara dayanan sarnıcın içerisi, muntazam taş duvarlarla örülmüştür Bu yüzden de plânı değişik ölçüler göstermektedir Batı yönü 28x22 metre, doğu yönü de 21 metre genişliğindedir İçeride bulunan 2 50-2 90 metre arasında değişen sütunlar tonozlu üst örtüyü taşımaktadır Mirelaion Sarnıcı 1966 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü ile İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin ortak çalışmaları sonucunda ortaya çıkarılmıştır Sarayburnu’ndaki Sarnıçlar (Eminönü) Topkapı Sarayı ile Marmara Denizi arasında kalan alanda İmparator Basileus I’in (867-886) yaptırdığı Manganlar Sarayı’nın kalıntıları, 1921-23 yılları arasında Fransızların yaptığı kazılar sırasında ortaya çıkarılmıştır Manganlar Sarayı’nın kuzeyinde, Constantinus IX (1042-1054) tarafından yaptırılan manastır kilisesinin içerisi sonradan sarnıç olarak kullanılmıştır Günümüze oldukça iyi bir durumda gelen sarnıcın üst örtüsünü kemerlerin taşıdığı beşik tonozlar örtmektedir Bu sarnıcın batısında 22x11 50 ölçüsünde dikdörtgen plânlı bir başka sarnıca daha rastlanmıştır Manganlar bölgesinin batısında bir sarnıçla daha karşılaşılmıştır İçerisine 20 basamaklı bir merdivenle girilen, oldukça iyi korunmuş sarnıç, 15x15 metre ölçüsünde kare plânlıdır Bu bölgede yeterince bir araştırma yapılmamakla beraber, küçük ölçüdeki sarnıçları yapı özelliklerinden ötürü IX-X Yüzyıllara tarihlendirmek olasıdır Topkapı Sarayı’nın dış avlusundan Cankurtaran’a giden yolun sol tarafında 1965 yılında bir sarnıçla karşılaşılmıştır Dikdörtgen plânlı olan sarnıcın kısa kenarı 12 metre olup, uzun tarafının ölçüsü kesinleşememiştir 17 basamakla içerisine inilen sarnıçta 6 sütun bulunmakta ve bunlar üst örtüyü taşımaktadır Burada yapılan araştırmalarda Osmanlı dönemine ait mermer mimari parçaları, Bizans keramikleri ve cam eşyalar bulunmuştur Ataköy Sarnıcı (Bakırköy) Ataköy’de Emlâk Bankası I Kısım blokları ile deniz arasında kalan alanda bir Bizans sarnıcı ile karşılaşılmıştır Bizans kaynaklarında ismine rastlanmayan bu sarnıcı VIII Yüzyıla tarihlendirmek yerinde olacaktır Toprak içerisine gömülmüş sarnıçtan yalnızca iki duvar kalıntısı dikkati çekmektedir Bununla ilgili bir kazı yapılmadığından plânı hakkında yeterli bir bilgi edinemiyoruz Buradaki mermer sütun ve başlıklar bunun kapalı sarnıçlar gurubu içerisinde olduğuna işaret etmektedir Büyük Otlukçu Yokuşu Sarnıcı (Fatih) Süleymaniye’de Şeyhülislâm Resmî Efendi Camisi’nin avlusu altında Bizans kaynaklarında ismine rastlanmayan bu sarnıca Büyük Otluçu Yokuşu Sarnıcı ismi verilmiştir Yapı üslubundan Kommenoslar dönemine (1057-1185) tarihlendirmek yerinde olacaktır Kuzey yönünden içerisine girilen sarnıç, 21x21 metre ölçüsünde kareye yakın bir plân şekli göstermektedir Girişin sağında, duvar üzerinde 2 50 metre genişlik ve 1 20 metre derinliğinde 5 ayrı nişin bulunduğu dikkati çekmektedir İçerideki üst örtüyü taşıyan 24 granit sütunlar birbirlerinin eşi olmalarına rağmen, bir kaç tanesi farklı yerlerden getirilmişlerdir Sütun başlıkları korint üslubunda, çan şeklinde olup bazıları kaba, bazıları da ince bir işçilik göstermektedir Sütunlardan birkaç tanesi üzerinde de burada çalışan ustaların monogramlarına yer verilmiştir Üst örtü sütunları birbirine bağlayan kemerlerin taşıdığı küçük kubbelerle örtülmüştür Çarşamba Caddesi Üzerindeki Sarnıç (Fatih) Çarşamba Caddesi’nin Haliç yönünde bir evin altında bulunan sarnıcın ismine Bizans kaynaklarında rastlanmamaktadır Bununla beraber, yapı üslubuna dayanarak Kommenoslar dönemine (1057-1185) tarihlendirmek yerinde olacaktır Sarnıcın ana mekânı 18x8 metre ölçüsündedir Birbirine eşit olmayan sütunlarla 3 nefe ayrılmıştır Birbirlerine kemerlerle bağlanan 4’er sütunluk 2 dizi görülmektedir Bu sütunların bir kısmı granit, bir kısmı da mermer olup, yükseklik ve gövde çapları birbirlerinden farklıdır Bazılarının üzerinde haç monogramları bulunan başlıklar ise iyon üslubunda veya impostu anımsatacak biçimdedir Pantepeptos Kilisesi (Eski İmaret Cami) Yanındaki Sarnıç (Fatih) Pantepeptos Kilisesi’nden Hagia Theodosia Kilisesi’ne (Gül Camisi) giden yol üzerinde bulunan bu sarnıç 20x8 metre ölçüsünde dikdörtgen plânlıdır İçerisinde 2 50-3 00 metre aralıklarla değişen 14 sütun bulunmaktadır Bu sütunlar ve başlıkları daha önceki dönemlere ait yapılardan toplanmışlardır Başlıklarının bazıları iyon, bazıları korint, bazıları da imposttur Bazı sütun başlıkları üst üste konularak sütunların bir düzeye getirilmesi sağlanmıştır Sarnıcın duvarları muntazam olmayan taşlardan yapılmış, üzerlerine pencereler açılmış ve bir de niş yerleştirilmiştir St Pammakaristos Kilisesi (Fethiye Camisi) Yanındaki Sarnıç (Fatih) St Pammakaristos Kilisesi’nin altında XX Yüzyılın ikinci yarısında yapılan araştırmalarda bu sarnıçla karşılaşılmıştır Sarnıç, kilisenin ana mekânının (Naos) altında olup, üst örtüsünü taşıyan sütun ve tonozlar kilisenin döşemesini oluşturmaktadır Kilisenin 1261’de yapıldığı, yan kenarının da 1315’de eklendiği dikkate alınacak olursa, bu sarnıcın Son Bizans Devrinde (1261-1453) yapıldığını göstermektedir Ana mekânda bulunan 28 sütunun bazıları taştan, bazıları da mermerden olup, çapları 0 30-040 metre arasında değişmektedir Birbirlerinden 2 50-3 00 metre aralıklarla sıralanan sütunların başlıkları iyon, korint veya basık kemer ayağı şeklindedir Bazılarının üzerinde de kabartma haç monogramları bulunmaktadır Buradaki kemerler Son Bizans Devri cephe mimarisinin özelliklerini yansıtmaktadırlar Bunların taşıdığı kubbeli üst örtü, istiridye kabuğunu andıracak şekilde yapılmıştır Aetius Sarnıcı’nın Yanındaki Sarnıç (Fatih) Aetius Sarnıcı’nın (Bugünkü Vefa Stadyumu) kuzeybatısında, Kasım Ağa Cami yanında bulunan bu sarnıcın ismine de Bizans kaynaklarında rastlanamamaktadır Bu bakımdan yapım tarihi kesin olmamakla beraber yapı üslubuna dayanılarak Son Bizans Devrinde Paleologoslar zamanında yapıldığı sanılmaktadır Ana mekânı 29x19 metre ölçüsünde dikdörtgen plânlı olup, duvarları düzgün olmayacak şekilde bir sıra taş ve bir sıra tuğladan meydana gelmiştir Bu sarnıcın da köşeleri diğerlerinde olduğu gibi su tazyikini önlemek amacıyla yuvarlatılmıştır İçeride 3 50 metrelik aralıklarla sıralanmış 7 sütunlu, 4 dizi bulunmaktadır Buradaki sütunlar da birbirlerinden çok farklıdır Girişe göre, ilk sırayı oluşturanlardan 4’ü granit, diğerleri mermerdir Başlıklar iyon ve dantela şeklinde işlenmiş Bizans başlıkları olarak birbirlerinden farklıdır Aynı yükseklikte olmayan, yapılan eklemelerle aynı düzeye getirilen sütunların diğer yapılardan toplandıkları açıkça görülmektedir Dizdariye Yokuşu Sarnıcı (Eminönü) Sultanahmet’te, Çemberlitaş Kız Öğrenci Yurdu’nun temel kazılarında ortaya çıkarılan, ismine Bizans kaynaklarında rastlanmayan bu sarnıç, yıkılarak ortadan kaldırılmıştır Kalıntılarına dayanılarak Thedosios I veya Iustinianus zamanına ait olduğu sanılmaktadır Beyazıt Meydanı’ndaki Sarnıçlar (Eminönü) Beyazıt Meydanı’nın 1961 yılı sonlarında başlayan düzenleme çalışmaları sırasında bazı Bizans sarnıçları ortaya çıkmıştır Bunlardan biri, meydanın kuzeydoğusunda Beyazıt Külliyesi ile yıkılan Fuat Paşa Konağı arasında yer almaktadır Yeterince bir kazı yapılmamakla beraber, sarnıcın dikdörtgen bir plânı olduğu, 4 sütun ile ikiye ayrıldığı anlaşılmaktadır İyon başlıklı sütunların taşıdığı üst örtü çapraz tonozludur Bu sarnıcın Erken Bizans Devri’nin sonlarında yapıldığı sanılmaktadır Beyazıt Elektrik İdaresi’nin altında, Vezneciler caddesi üzerinde açılan yol sırasında bir sarnıç daha ortaya çıkarılmıştır Açılan cadde nedeniyle bir kısmı yıkılan bu sarnıcın, 2 sütunu ile duvarlarına ait bazı kalıntılar, bugün de görülebilmektedir İMÇ Bloklarındaki Sarnıç (Eminönü) Unkapanı İMÇ Bloklarının 1961 yılı sonlarındaki ikinci kısım yapımında bir Bizans sarnıcı ile karşılaşılmıştır Yapıldığı dönem kesinlik kazanamayan bu sarnıç 8 05x8 55 metre ölçüsünde olup, 3’er sütun ile 3 nefe ayrılmış, üzeri de beşik tonozlarla örtülmüştür Hekimbaşı Çiftliği Sarnıcı (Ümraniye) Hekimbaşı Çiftliği civarında yapılan araştırmalar sırasında dikdörtgen planlı bir Bizans sarnıcı ile karşılaşılmıştır Yapım tarihi kesinlik kazanamayan bu sarnıcın haç monogramlı mermer kalıntıları, antik döneme ait döşeme ve kanal izleri ile dikkati çekmiştir Ayrıca bu sarnıcın plânı da çıkarılamamıştır |
| | |
| | #19 (permalink) |
| | İstanbul Kiliseleri 1 Kilise Grekçede toplantı anlamındaki “eclesia” sözcüğünden gelen kilise kavramı Hıristiyanlığın doğuşu ile başlamıştır İlk zamanlarda cemaat anlamında kullanıldığını Yeni Ahit’de Paulus’un mektuplarında adı geçen “Yedi Kilise” teriminden anlıyoruz Burada bina değil cemaat anlamında olup bunların hepsi Anadolu topraklarındadır: Ephesos,Philadelphia, Thytira,Laodicae,Sardes,Smyrna ve Bergama’dır Filistin’de Yahudi toplumunun içinden doğan Hıristiyanlık,İsa’nın kutsal yaşamını ve tanrısal görevini esas alan bir din haline gelmeye başladığında Bizans Pagan inancında idi İstanbul’da Hıristiyanlık IV üncü yy dan itibaren yerleşmeye başlar İlk inşa edilen Kilise I Konstantinus tarafından yaptırılan Havariyun Kilisesidir İmparator anıtsal bir kilise ve bir mausoleum yaptırtmak için Haliç’e bakan yüksek bir alanda evvelce var olan 12 tanrıya adanmış bir tapınağın kalıntılarını yıktırarak yerine bu kilisenin ve yanında kendisinin mezarının da bulunduğu 12 havariye atfedilecek boş lahitlerin bulunduğu Mausoleum’un inşaatına başlattı fakat inşaatı tamamlayamadan 337 de Nikomedia’da (İzmit) öldü ve naşı yaptırdığı kiliseye getirilerek gömüldü Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra çok harap durumda olan bu kilise Patrikhane’nin yönetimine verilmişse de 1456 da Patrikhane Pammakaristos manastırına taşınmıştır Fatih harap ve terk edilmiş olan bu kilisenin kalan bakiyelerini yıktırıp yerine 1463-1470 yılları arasında süren bir inşaat dönemiyle Fatih Cami ve külliyesini yaptırmıştır II Konstantinus (337-361) döneminde Paganlarla Hıristiyanlar arasında anlaşmazlıklar devam eder Hıristiyanlık Bizans’ta ancak 363 senesinden sonra sağlam temellere oturabildi Bundan sonra Bizans Sanatında çok önemli yer tutan kiliseler hızla birbirlerini izlerler Ayasofya,Gül Camii,Kâriye, Aya İrini,Konstantin Lips Manastırı,Fenari İsa,Pantoğrator Aziz Sergios ve Bakhos gibi Fethe kadar İstanbul’da çeşitli mezheplere ait birçok kilise inşa edilmiştir Ayrıca Bizans’ın içinde yaşayan Ceneviz,Latin gibi farklı uluslar da kendi kiliselerini yapmışlardır Fetihten sonra Fatih kiliselerin faaliyetlerini özgür bıraktığından kilise yapımı devam etmiş,Süryani, Ortodoks,Gregoryen,Fransisken, katolik kiliseleri birbirini izlemiştir XVI ıncı yy a gelindiğinde yabancı elçiliklerin Beyoğlu ve Boğaziçinde olmasından dolayı kilise yapımı bu bölgelerde yoğunlaşmıştır Rum Ortodoks kiliseleri Aya Triada Kilisesi (Beyoğlu) Taksimde Meşelik sokağındadır Patrik IV Dionisios cemaatin mezarlık ihtiyacı için 1672 de Mehmet Çelebi’nin 30 dönümlük tarlasını Yoannis Topazi adına satın alarak bir bölümünü hastahane diğer bir kısmını da mezarlık olarak düzenlemiştir Burası 1672-1865 yılları arasında kullanılmış kuzey tarafına Rumlar güney tarafına da Rus,Bulgar,Sırp,Karadağlı gibi ortodokslar defnedilmiştir “Beyoğlu Ospitali” adı ile tanınan hastahane binası daha sonraki yıllarda “Stavrodromi Veba Hastahanesi” olarak kullanılmış olup bugün yerinde İstiklal Caddesindeki Fransız konsolosluğu bulunmaktadır Rum mezarlığının içine Aya Yorgi’ye ithaf edilmiş ahşap bir kilise yapılmıştı Tanzimatın ilanı ile yeni bir kilise yapma izni alan Patriklik ve cemaat bu ahşap kiliseyi yıkıp yerine Zapyon Kız Lisesini inşa etmişler mezarlığın bir kısmını da kaldırarak 13 Ağustos 1867 de inşaata başlayarak bugünkü Aya Triada Kilisesini yaptırmışlardır Onüç sene gibi oldukça uzun bir süre devam eden inşaat sırasında çeşitli proje değişiklikleri yapılarak Patrik III İoakim (1878-1884) zamanında Kutsal Haç Yortusu olan 14 Eylül 1880 Pazar günü de ibadete açıldı İlk mimari proje mimar Potessaro’ya aittir Daha sonra inşaatı Vasilaki Yoannidis yürütmüştür İçerideki İsa,Meryem ve Aziz tasvirlerini ressam Sakellarios Meğaklis yapmış,mermer süslemeleri Aleksandros Krikelis’in çalışmalarıdır Aya Triada yüksek duvarların çevrelediği geniş bir avlu içerisinde yer alır Avluda kiliseye ait lojman ve diğer idari binalar ile bir de “Aya Yorgi” ye ithaf edilmiş ayazma bulunmaktadır Kubbeli bazilika tipinde inşa edilmiş olan bina 28 inci yy Avrupa eklektik mimarisinin bütün özelliklerini devasa ve kütlesel görünüşü ile taşır Orta mekanın üzerini yüksek kasnaklı ,iki yanda yükselen çan kulelerini çinko kaplı kubbeler örter Apsisler yarım kubbe ile örtülüdür Cephelerde açılmış büyük boyutlardaki pencereler bir üslup beraberliği göstermezler Apsislerin önünde mermerden aralarına aziz incil yazarları İsa ve Meryem’i gösteren resimlerin yerleştirildiği Barok tarzda yapılmış ikonastasis vardır Mermerden despot koltuğu dört ince sütun’un taşıdığı bir silme ve üzerinde de baldakin tarzı küçük bir kubbecik ile nihayetlenir Mermerden ve korkuluklarına aziz resimleri yapılmış ambonu yan taraftaki taşıyıcı sütunlardan birinin üzerindedir Aya Paraskevi Kilisesi (Beyoğlu) Hasköy’de Baçtar ve Çançan sokaklarının arasında Azize Paraskevi’ye atanmış Rum Ortodoks kilisesidir Romalı zengin bir ailenin üç kızından en büyüğü olan Paraskevi, ailesinin ölümünden sonra hıristiyan olmuş ve bütün mallarını fakirlere dağıtarak Roma çevresinde hıristiyanlığı yaymağa çalışmıştır Hıristiyanların takip edildiği bu yıllarda İmparator Antoninus Pius (138-161) emriyle tutuklanmış ve başı kesilerek 26 Temmuzda öldürülmüştür Hıristiyanlığın kabulünden sonra ilk azizelerden kabul edilmiş ve bakire olduğu için “Parthenomartis” unvanın almıştır Çocuk sahibi olmak isteyen kadınlara ve göz hastalığına uğrayanları iyi ettiğine inanılır ve öldürüldüğü gün olan 26 Temmuz yortu günü olarak kabul edilmiştir Yüksek duvarların çevrelediği bir avlu içerisinde yer alan kilise,ilk yapılışı Eflak voyvodası Konstantin Brankovanos (1654-1714) tarafından 1692 de inşa edildiği kitabesinde yazılıdır Daha evvelce kilisenin bulunduğu yerde bir aynı adı taşıyan bir ayazmanın bulunduğu 1583 ve 1604 listelerinde yazılı olduğu gibi 1652 de İstanbul’a gelen Antakya Patriği’nin katibi Paulus’da raporunda bu ayazmadan bahsetmektedir Bu kilise harap olduğundan Patrik Konstantinos zamanında (1830-1834) zamanında yeni baştan inşa edilmiş olup günümüze gelen kilise bu tarihe aittir Üç nefli bazilika planında olan yapı kaba yonu taşı ve tuğladan inşa edilmiş olup yarı sıvalıdır Nefleri kare şeklinde ahşap taşıyıcılar ayırmaktadır Naos’a giriş yuvarlak tuğla kemerlidir Apsis içten yarım yavarlak kubbe olup genel örtü sistemi dışarıdan kırma çatıdır Apsis ve iki yandaki hücreleri kapsayan ahşap ikonastasis sütuncuklarla bölümlere ayrılmış olup içerisinde büyük çerçevelerin çevrelediği Meryem ve çocuk İsa,İsa ,aziz ve azizelerin portreleri yağlıboya ile resmedilmiştir Daha küçük çerçevelerin içinde ise İhncil’den sahneler vardır Narteksin üzerindeki galeriye “L” şeklinde olup naos’dan çıkılır Avluda sonradan yapılmış mermerden ikizli açıklıkları olan baldaken tarzındaki üzeri kubbeli kare şeklindeki yüksek çan kulesi kilise ile mimari bakımdan bir bütünlük teşkil etmez Avluda ayrıca kilise görevlilerine ait binalar vardır Ayios Athanasios Kilisesi (Şişli) Kurtuluş’da Omuzdaş Sokağındadır Tanzimat’ın verdiği yetki ile izin alınarak yapılmış kiliselerdendir Kilisenin atandığı Athanasios 296-373 yıllarında yaşamış çok sayıda dini eserleri olan bir din adamıdır 325 deki İznik konsiline katılmış sonra 328 de İskenderiye Patriği olmuştur Daha sonra Arius’un başlattığı ,İsa’nın tanrısal kişiliğini soruşturan Arius’culara karşı mücadele etmiş ,Mısır’a giderek oradaki keşişleri yönlendirmiş 2 Mayıs 373 de 75 yaşında da ölmüştür Kilisenin günü onun ölüm günü olan 2 Mayıs’dır Yapı, Tanzimat fermanı ile inşa edilen Rum ortodoks kiliselerindendir 1855 de inşa edilmiş,1893 ve 1949 da tamir edilmiştir Eğimli bir arazide yüksek duvarların çevrelediği bir avlunun içerisinde kubbeli bazilika plânında bir yapıdır Apsis üzerinde korkuluklarında İncil’den sahnelerin işlendiği küçük bir galeri vardır Ahşep ikonastasis’de yuvarlak kemerlerin içinde Meryem kucağında çocuk İsa ve aziz figürleri büyük boy yağlıboya tablolar olarak işlenmiştir Giriş dışarıdan üçgen bir alınlıkla nihayetlenir bunun iki yanında da oldukça yüksek çan kuleleri vardır Orta mekanın üzeri yuvarlak kasnaklı,basık,çinko kaplı kubbe ile örtülüdür![]() Kubbenin etrafını ağırlık payelerinin oturduğu dört köşede küçük istinat kuleleri yapılmıştır Ayios Konstantinos ve Ayia Eleni Kilisesi ( Beyoğlu) Tarlabaşında Kalyoncukulluğu caddesindedir Tanzimat fermanı ile yeni kilise inşa etme izni alındıktan sonra 25 Mart 1856 de inşaata başlanıp 9 Nisan 1861 de Patrik II Iohakim’in (1860-1863) kutsamasıyla ibadete açılış yakın devir Rum kilisesidir Hıristiyanlığı ilk kabul eden Roma İmparatoru olan Konstantinos (306-337)’un annesi Elena’nın anısına yapılmıştır Bitinya’da doğan Eleni hıristiyanlığı kabul ettikten sonra yoksullara laptığı yardımlar ve kutsal yerleri ziyaretleri ile tanınmış ve ölümünden sonra azize ilan edilmiştir İmparator Konstantin 312 de taht kavgası nedeniyle Maxentus ile savaşırken gökyüzünde hale ile çeverelenmiş kutsal haç’ı görür ve savaşı da onun sayesine kazandığına inanır Bu olaydan sonra şükran borcunu ödemek üzere Kudüs’e giden Eleni oradan “Kutsal Haç” kabul edilen röligi İstanbul’a getirir Ölümünden sonra azize payesi verilir Yüksek duvarların çevrelediği bir avlunun ortasında yer alan kilise bazilika ile Yunan haçı planın birleştirildiği bir plâna sahiptir Doğu ekseninde yarım yuvarlak üç apsis dışarıya çıkıntılıdır Batı tarafında ise binanın iki tarafında yüksek çan kuleleri bulunmaktadır Dış cephede değişik pencere sistemleri kullanılmış olup narteksin üzerindeki yarım kubbenin üstünde bir de saat kulesi yapılmıştır Cephe mimarisi Barok ile karışık eklektik üsluptadır İkonastasis bema’nın tamamını kaplar mermer,altın varak ve yağlıboya tablolar halinde Aziz tasvirleri çerçeveler içinde bütün yüzeyi doldurur Despot koltuğu ve ambon da aynı üslupta yapılmıştır Kubbede Pantokrator İsa,pantantiflerde de dört incil yazarı resmedilmiştir Ayios Nikolaos Kilisesi (Beyoğlu) Karaköy ile Tophane arasında Hoca Tahsin ve Mumhane caddesi arasındadır 1583 ve 1604 listelerinde yer alan bu kilise 1695 deki yangında yanmış 30 sene kadar metruk kaldıktan sonra yeniden inşa edilmiş fakat kısa bir süre sonra çıkan 1731 yangınında bir kere daha yangın geçirerek tamir edilmişse de 1796 da tekrar yanmıştır 1804 de temelden inşa edilmiştir IV üncü yy da Patara’da doğup Myra’da piskopos olan,IX uncu yy da ise doğu kilisesi tarafından aziz ilan edilen, gemicilerin ve çocukların azizi olarak bilinen Aziz Nikolaos’a ithaf edildiği için İstanbul’a gelen denizcilerin ibadet yeri olarak tanınan bu kilise 1834 yılında büyük bir onarım geçirmiş ve bazı ilaveler yapılmıştır 1867 de ise narteks’deki ayazma yapılmıştır Yonu taşı ile yapılıp üzeri sıva ve günümüzde de kiremit rengine boyalı olan kilise üç nefli bazilika plânındadır Üst örtüsü kiremit kaplı kırma çatıdır Nefleri ayıran sütunlar iyor başlıklı olup düz bir silme ile bağlanırlar Ahşap ikonastasis bemanın tamamını kaplar ve çerçevelerin içine aziz,Meryem,İsa ve incil’den sahneler yapılmıştır Naos’da orta nefin üzerinde Pantoğrator İsa tasviri vardır Narteks’deki merdivenlerle iki taraftan galeriye çıkılır e ayrılmış olandır İoannes Prodromos Kilisesi (Beyoğlu) Tophane ile Galata arasında Vekilharç sokağındadır İoannes Prodromos’a (Vaftizci Yahya) atanmıştır İoannes İsa ile aynı zamanda yaşamış ve Meryem’in akrabası olan Elizabeth’in oğludur Çocukları olmadan yaşlanan Elizabeth ve Zekeriya’nın ileri yaşlarında bir oğulları olur,hatta Meryem ile Elizabeth’in hamilelikleri aynı dönemdedir İoannes büyüdüğünde insanları Şeria ırmağında kutsayarak günahlarından arındırdığı için İbraniler tarafından beklenen Mesih kabul edilmek istenmişse de o “Ben “O” nun habercisiyim” der Hatta İoannes İsa’yı da şeria nehrinde vaftiz etmiştir Bölgeyi idare eden Kral Herot kardeşinin karısı Herodia ile evlidir Yahya bunun yahudi yasalarına göre zina sayılacağı etrafta yayması ve taraftar bulması üzerine Herodia onu öldürtmek ister,fakat Kral Herot Yahya’yı tutmakta ve onu Herodia’nın düşmanlığından korumakta idi Herodia Kralı ikna edemeyince kızı güzel Salome’yi kralın önünde dans ederek kandırması için ikna eder Saloma tarihte “yedi tül dansı” adı ile geçen dansı Kral’ın önünde yapar Törelere göre Kral’ın önünde çıplak dans eden kadın onun olacağı için Herot Yahya’nın öldürülmesine istemeyerek izin verir ve 7 Temmuz günü İoannes başı kesilerek idam edilir Daha sonra onun ölüm günü Yortu günü olarak kabul edilir İlk yapılışı Bizans devrine kadar inen bu kilise İstanbul’da en çok yangın felaketine uğramış ibadethanedir 1583’de Çar adına İstanbuldaki Ortodoks kiliselerinin listesini yazan Tryphon ile 1604 tarihli Paterakis listelerinde yer alan bu kiliseyi 1652 de İstanbul’a gelen Antakya Patriği Paulus iki kere yanıp yeniden yapıldığını yazmaktadır 1683-1696 yıllarında kilisenin ibadete açık olduğunu Manuel Gedeon tesbit ederek Galata’daki dokuz kiliseden biri olduğunu yazmaktadır Ne yazık ki 1696 da tekrar yanan kilise Sultan II Mustafa’dan alınan fermanla Sakızlı Rumların verdikleri maddi yardımla temelden inşa edilir ve bu tarihten itibaren onların idaresine geçerek “Sakızlıların kilisesi” diye de adlandırılır 1731 de tekrar yanan kiliseyi yine Sakızlı tüccarlar onarırlar ve 29 Eylül 1734 de ibadete açarlar Galata’da 8 Şubat 1771 de çıkan yangında bu kilise bir kere daha tamamen yanar III Mustafa’dan (1754-1774) alınan fermanla temelden yeniden inşa edilen kilise 1836,1874,1884 ve 1894 yıllarında yapılan onarım ve genişletmelerle günümüze gelmiştir Üç nefli bir bazilika planına sahip olan yapı’nın kuzey cephesi sıvasız kaba yonu taşı arasında tuğla hatıllı ve dikdörtgen pencereli,batı cephesi ise sıvalı ve sağır duvarda tek bir penceresi olan üst örtüsü içeriden beşik tonoz dışarıdan kiremit kaplı kırma çatı ile örtülü bir yapıdır Nefleri ayıran sütunlar yuvarlak kemerlerle bağlanmış olup bu kemerlerin iç yüzleri dekoratif motiflerle bezenmiştir Üç bölümlü apsis’in tamamının önünde bulunan ahşap ikonastasis altın varakla süslenmiştir Burada büyük çerçeveler içinde Meryem Çocuk İsa,İoannes Prodromos ve incilden sahneler işlenmiştir Ahşap,ejder figürlü Patrik koltuğu ve üzerinde İncil Yazarlarının portrelerinin bulunduğu ambon ikonastasis ile aynı teknikte yapılmıştır Naos’un bitiminde merdivenle çıkılan galeri “U” şeklinde olup yarım yuvarlar çıkıntılı olup korkuluğu üzerinde çerçeveler içinde İsa’nın yaşamından sahneler işlenmiştir Çan kulesi 1855 de inşa edilmiştir Kilisenin avlusunda ,tarihleri 1842-1863 arasında olan Sakızlılara ait mezarlar bulunmaktadır Kilise günümüzde Türk Ortodoks Başpiskoposluğu’nun yönetimindedir Panayia Evangelistria Kilisesi (Beyoğlu) Dolapdere’de Hacı İlbel sokağındadır Evvelce mevcut ahşap bir kilisenin arsası üzerine 1877 de inşata başlanıp 16 senede bitirilerek 1893 de ibadete açılmıştır Meryem’e tanrıdan bir oğul doğuracağı müjdesinin verilmesi adına inşa edilmiştir Yüksek duvrlı bir avlunun içinde yer alan kilise uzun yıllardır kapalıdır Genel plan şeması kapalı Yunan Haçı dır İki renkli düzgün kesme taşlardan inşa edilmiş olup Naos’un iki yanında son derece yüksek sivri külahlı çan kuleleri vardır Kilisenin orta mekanını etrafında pencereleri bulunan yuvarlak kasnaklı basık bir kubbe örter Nartek’deki bir merdivenle çıkılan galeri “U” şeklinde narteksi ve çevresini kuşatır İkonastasion,despot koltuğu ve ambon mermerden yapılmış olup son derece eklektik tarzda tezyin edilmiş olup İncil’den sahneler resmedilmiştir Kilisenin içinde , Evangelistria (İsa’nın doğumu’nun müjdelenmesi) konulu gümüş ikona kilisenin kıymetli litürjik eşyalarındandır Naos’a avludan giriş yan yana üç demir kapıdan sağlanır Bu kaüpıların üzerinde mermerden yuvarlak kemerlerin içinde aziz figürleri yer almaktadır Binanın batı cephesinde Panayia Thetokos’a atanmış bir Ayazma mevcuttur Panayia İsodion Kilisesi (Beyoğlu) Galatasaray’da Emir Nevruz Çıkmazında , günü 21 Kasım olan Rum Ortodoks kilisesidir Kitabesinde 18 Eylül 1804 de inşa edildiği yazılıdır Panayia Eiosodoion’a (Meryem’in Mabede takdimi) ithaf edilmiştir (III Selim’in (1789-1807) fermanı ile yapılan ilk bina tek nefli ve basit bir yapıdır II Mahmut (1808-1839) ‘un fermanı ile kilise 1831 de iki yana doğru genişletilmiş ve çatısı da yenilenmiştir 1860 da kilise tekrar bir onarım geçirerek genişletilmiş bunu 1875,1890 ve 1904 deki tamir ve küçük ilaveler takip etmiştir İçerisinde çeşitli işlevli yapıların olduğu geniş bir avlu içerisindedir Beş nefli Bazilika planında olan yapının orta nefi basık tonoz yan nefler ise ahşap çatıdır Kilisenin Naosuna açılan üç,güneyinde ise iki giriş kapısı vardır Apsis’in önünde ve üç nefi kaplayan ahşap İkonastasion üçgen alınlığı ile antik dönem cephe düzenlemesini hatırlatmaktadır 1860 daki onarımda yapılmış olan ahşap Ambonun yüzeyindeki madalyonlarda İsa ve dört İncil Yazarının tasvirleri vardır Despot koltuğu da ahşap olup kabartma tekniğinde oymalıdır Nefleri ayıran sütunlar ise yuvarlak kemerli ve iyon başlıklıdır Naos’daki orta nefin üzerinde Pantokrator İsa tasviri yer alır,sütunların arasında ise havari ve aziz figürleri işlenmiştir Galeri korkuluğunun üzerinde “Son Akşam Yemeği” sahnesi,kuzeydeki neflerde Meryem’in güneydekilerde ise İsa’nın hayatından sahneler yer almaktadır XIX uncu yy a ait olan bu resimlerin Sanat Tarihi açısından belirgin bir özelliği yoktur Panayia Kafatiani Kilisesi (Beyoğlu) Tophane ile Karaköy arasındaki Ali Paşa Değirmeni sokağındadır 1475 de Kırım’daki Kaffa şehrinden gelen Rumlar tarafından inşa edildiği bilinir Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un esnaf ve sanatkâr ihtiyacını karşılamak için otuzbin Rum ve Ermeniyi getirttiği ileri sürülmüştür Eski listelerde “Panagia Kaphatiane Galata” adıyla kayıtlara geçmiştir 25 Nisan 1696 de büyük bir yangın geçirerek yanmış yeniden inşa edilerek 14 Eylül 1698 de Kutsal Haç yortusunda ibadete açılmıştır 1731 de tekrar yanan kilise yeniden inşa edilir ve Sulan fermanıyla onarılır ve 1 Ekim 1734 tarihinde yeniden ibadete açılır Kapı kitabesinde bu tarih yazılıdır Bir müddet sonra yeniden harap olan kilise tekrar büyük onarım geçirir ve 1840 da temelden yenilenir Hz Meryem’e ithaf edilmiştir Doğu kilisesinde Hz Meryem “Panayia” adı ile tanımlanır ve İstanbul’da ona atanmış çok kilise vardır 1652 de İstanbula gelen Antakya Patriğinin katibi Paulus, Kaffa’den gelen Rumların beraberlerinde getirdiği söylenen “Hodogetria Meryem” ikonasının Kilisenin kuzey nefinde bulunduğunu söylemektedir Kilise etrafı yüksek duvarların çevrelediği bir avlunun içerisinde yer alır Avlunun içinde Türk Ortodoks Başpiskoposluğunun yönetim odaları ve kilise görevlilerine ait lojmanlar vardır Çan kulesi 1840 daki tamirde ilave edilmiştir Dikdörtgen planlı üç nefli bazilika tipinde bir yapıya sahip olan kilisenin üstü çatı ile örtülüdür Apsis dışarıdan çıkıntılıdır Naos’da nefleri sınırlayan sütunlar yuvarlak kemerlidir İçten orta nefin üst örtüsü beşik tonoz yan nefler ise düz tavandır Apsis’in üstü ise kiliselerin geleneksel mimarisi olarak yarım kubbe ile örtülüdür Ahşap olan İkonostasion,naos’un doğusunda üç nefi de kapsar ,oyma ve kabartma tekniği ile yapılmış,üzeri altın varaklı geometrik motifler ,yaprak ve çiçeklerle süslüdür Altta büyük çerçeveler içinde Meryem’in ölümü sahnesi olan “Koimesis” , “Meryem ve Çocuk İsa”, “ İsa’nın Doğumu” resmedilmiştir Bunlardan başka bazı azizler in tasvirleri de burada yer alır Naos’daki iki sütun’un arasına oturtulmuş olan Ambon (bir tür vaaz kürsüsü) yine altın varaklarla süslenmiş olup kürsünün altında çerçeveler içinde Hz İsa ve 4 İncil yazarının tasvirleri bulunmaktadır Despot koltuğu de yine aynı tarz bitki motifleri ile bezenmiş olup burada ayrıca kabartma olarak melek ve hayvan figürleri işlenmiştir Nefleri ayıran sütunların aralarındaki madalyonlar içinde havariler resmedilmiştir Orta nefin üst örtüsündeki “Pantokrator İsa” (Dünyaya hakim olan) yağlıboya ile yapılmıştır Ermeni Gregoryen Kiliseleri Surp Harutyan Kilisesi (Beyoğlu) Taksim Meşelik Sokaktaki Esayan Kız Lisesinin bahçesindedir Mıgırdıç ve Hovhannes Esayan kardeşler tarafından II Abdülhamid’in 3 Haziran 1893 tarihli fermanı ile okul ile beraber yapılmasına izin verilmiş 1895 de inşaat tamamlanmıştır Tek nefli bazilika planında küçük bir şapeldir Narteks’in bulunduğu cephe iki katlı ve pencereli olup bu girişin hemen üstünde küçük bir çan kulesi yükselir Üst örtüsü ,içten yarım kubbeli apsis ve ibadet mekanı tonoz olup üzeri iki tarafa kırma çatıdır Apsisdeki sunakda mermerden yapılmış olan sütunların ortasında Meryem ve Çocuk İsa tablosu yer alır Dışdaki sadeliğine karşılık içi mermer ve altın varaklı süslemelerle hem sade hem de zevkli bir işçilik gösterir Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi (Beyoğlu) Galata’da Kemeraltı Caddesindedir Kefeli tüccar Goms tarafından 1391 de Cenovalılardan alınan arsa üzerinde 1436 da yapılmıştır 1731 deki Galata yangınında yanmış olup Sultan I Mahmud’un 15 Aralık 1732 tarihli fermanıyla Hassa Mimarı Kayserili Serkis Kalfa tarafından yeniden yapılarak 10 Mart 1733 de tekrar ibadete açılmıştır 1771 de tekrar yangın geçiren kilisenin Surp Haç ve Surp Garabed şapelleri yanmış bu sefer de Minas Kalfa tarafından 1799 da yenilenmiştir 1958 de Kemeraltı Caddesi genişletilirken istimlak edilmiş ve gerisine bugünkü kilise yapılmıştır Binanın mimarı Bedros Zobyan olup yıkılan kiliseden daha küçük bir yapı yapılmıştır 1961-65 yıllarında inşaatı biten kilisenin açılışı 15 Mayıs 1966 da İstanbul Patriği Şnorhk Kalustyan tarafından yapılmıştır Bina mimari şekil bakımından Ani’deki Ermeni kiliselerine benzemektedir Dış cephe silmelerle çerçevelenen yuvarlak kemerlerle,niş ve üçüzlü pencerelerle hareketlendirilmiş olup yüksek kasnaklı bir kubbesi vardır Doğuda dışarıya doğru çıkıntılı olan apsis’in üst örtüsü kırmızı kiremit kaplıdır Apsis’in kuzeyinde vaftizhane ve içinde kitabeli mermer sunakların bulunduğu Surp Pırgıç şapeli, güneyinde ise Surp Isdepannos’a atanmış diğer bir şapel yer alır Üç katlı çan kulesi batı cephesindeki küçük avluda olup altında Patrik Hovhannes Golod’un mezarı bulunmaktadır İç mekan oldukça sade olup yuvarlak kemerler kalın payelere oturur Yan duvarlar ise Kütahya çinileri ile kaplıdır Surp Yerrortutyun (Üç Horon) Kilisesi (Beyoğlu) Beyoğlu'nda Sahne sokağındadır Surp Yerrortutyan Kutsal üçlük (Baba-oğul-Ruhülkudüs) anlamına gelmektedir XVI ıncı yy da bu kilisenin bulunduğu arsa’nın ve üzerindeki ahşap bir Rum kilisesinin Rumlardan satın alınarak Ermeni cemaatine geçtiğini 1515 tarihli bir hüccet belgelemektedir Bu arsada önce Surp Echmiadzin ismiyle bir Ermeni ilkokulu yapılır daha sonra da II Mahmud’un fermanıyla burası kiliseye çevrilmiştir 1807 de Pentekoste yortusunda ibadete açılan ahşap kilise 1810 da yanmış,uzun süre harabe halinde kalmıştır II Abdülhamid’in 1836 da verdiği ferman ile bu ahşap kilisenin kalıntıları yıkılmış ve yerine Garabed Balyan,Minas Ağa ve Serveryan’ın hazıradığı proje ve uygulamalar ve ermeni cemaatinin de maddi desteğiyle bugünkü “Üç Horan” kilisesi inşa edilerek 18 Haziran 1838 de ibadete açılmıştır 1896 de kilisenin çevresine ruhban sınıfı için lojman ve idari binalar ile Naregyan Okulu yaptırılır 1870 de geçirdiği yangından sonra ahşap mekanlar bu kez karğir olarak yenilenir 1807 ,1907 ve 1989 da tekrar onarımdan geçirilir Büyük bir avlunun içerisinde yer alan kilise tek nefli bir bazilika planında düşünülmüş daha sonra da bazı ekler ve genişletmeler yapılmıştır İki şapelinden Surp Minas’a atanmış olanı vaftizhane olarak kullanılmaktadır Diğeri Surp Krikor Lusavoriç’e atanmıştır Her iki şapeldeki kapılardan koro bölümüne geçilmektedir İç mekan da süsleme unsurları olarak mermer ve altın varak çok miktarda kullanılmıştır Tamamen batı tarzında yapılmış olup klasik Ermeni mimarisinin hiçbir özelliğini göstermez Çan kulesi asıl mimari ile bağdaşmadığından sonradan eklenmiş olmalıdır Avluda Pangaltı mezarlığının istimlak edilmesinden sonra kemikleri buraya getirilen Patrik IV Hagopos (1680)’un bir kiliseyi andıran mezarı ile Başpiskopos I Iknadios Kakmacıyan’ın lahdi bulunmaktadır Ermeni Katolik Kiliseleri Hovhan Vosgeperan Kilisesi (Beyoğlu) Taksim’de Fransız Kültür Sarayı’nın arkasında Zambak Sokaktadır Bugünkü Kilisenin olduğu yerde Katolik Ermeni cemaati 1832 de fakir çocuklar için bir okul ,düşkünler evi ve küçük bir hastahane ile burada yaşayanların dini ihtiyaçları için ahşap küçük bir kilise inşa ettirmişti Zamanla iytiyacın artması üzerine yanındaki birkaç ev daha satın alınarak tesis genişletilmiştir Beyoğlu yangınında tesislerin kullanılamayacak duruma gelmesi üzerine Katolik Ermeni Cemaati daha büyük bir kilise yapımı için devletten gerekli izinleri aldıktan sonra Garabet Tülbentçiyan’ın hazırladığı projeyi Agop Köçeoğlu, Hagop ve Bogos Göçeyan’ların maddi katkılarıyla uygulamaya geçmiş, 7 Nisan 1860 da başlayan kilise yapımı 2 Şubat 1863 de bitirilerek ibadete açılmıştır Eklektik tarzda inşa edilmiş olan bu kilise’nin oldukça hantal bir dış görünümü vardır Sekizgen merkezi planlı orta mekanın üzerini dört fil paye’nin taşıdığı yine sekizgen yüksek kasnaklı bir kubbe örtmektedir Beyaz mermerden yapılmış ana sunakta kilisesin atandığı Aziz Hovhan Vosgepenan’ın ( St Jean Chrysostomos) Bizans dini elbiseleri içinde bir portresi yer almaktadır Diğer dört küçük sunak ise Surp Krikor Lusoveriç,St Antoine,Papa St Sylvestre ve İsa’nın Çarmıha gerilmesine atanmıştır Buradaki resimler tamamen İtalyan resim ekolünü yansıtmaktadır Güneydeki sunağın yanında altın yaldızla bezenmiş ahşap bir ambon bulunmaktadır Narteksin yan kanatları’nın üzerindeki galeri koro’ya ayrılmıştır Surp Asdvadzazin Kilisesi (Beyoğlu) Bedros Mısırlı ve kardeşleri Lusi ile Sofi’nin mali katkılarıyla Piskoposluk konutu,ibadethane ve papaz evi’nin meydana getirdiği bir kompleksdir Kilisenin bulunduğu geniş arazi ve üzerindeki ahşap ev Boğos Bilezikçi tarafından 1838 de Ermeni Katolik cemaatine bağışlanmıştır 15 Haziran 1864 de II Abdülhamid’in verdiği ferman ile Andon Tülbentçiyan’ın çizdiği ve uyguladığı proje kapsamında Patrikhane Kilisesi 18 ayda bitirilmiş ve 6 Kasım 1866 da kutsanarak ibadete açılmıştır Büyük bir avlu içinde tek nefli bazilika planında olan kilisenin etrafını dört katlı piskoposluk sarayı,kütüphane,rahiplere mahsus lojmanlar ve matbaanın bulunduğu bir kompleks çevreler Kilisenin ana girişinin yanında Bedros,Lusi ve Sofi Mısırlı’nın mermer lahitleri vardır Surp Krikor Lusavoriç’e ait bir rölik de gayet kıymetli bir muhafaza içinde muhafaza edilmektedir Ana mekanda duvarda Fransa İmparatoriçesi Eugènie’nin hediyesi olan büyük boy İsa’nın göge yükselişini gösteren goblenden yapılmış bir tablo da bu kilisenin kıymetli eşyaları arasındadır Meryem’e atanmış olan büyük üçgen alınlıklı,yuvarlak kemerlerin içinde aziz figürlerinin bulunduğu sunak son derece güzel bir işçiliğe sahiptir Yunan ve Roma mimarisinin klasik unsurlarını içinde barındıran bir katedral olarak düzenlenmiş bu kilise neokalasik bir mimaride inşa edilmiştir Surp Pırgıç Kilisesi (Beyoğlu) Galata’da Kemeraltı caddesi üzerindedir İstanbul’daki ilk Ermeni Katolik kilisesidir Katolik Ermeni cemaati kendilerine ait bir ibadethaneleri ve ruhani reislerinin olması için II Mahmut döneminden itibaren çalışmalara başlamışlardı Galata’da yaşayan Katolik Ermeni cemaati kendi aralarında para toplayarak Kemeraltı caddesi üzerindeki evvelce Patrikhane olarak kullanılıp sonra Surp Asdvadzadzin kilisesine Patrikhanenin taşınman-sı üzerine boş ve metruk kalan,üzerinde papaz odalarının da bulunduğu yeri satın aldılar Gerekli izinler alındıktan sonra 15 Temmuz 1831 de temeli atılan bina 13 Ocak 1834 de ibadete açıldı İlk Ermeni Katolik kilisesi olduğu için oldukça özenli yapılan binanın dıştan hantal görünüşüne rağmen Kuyu Sokağına bakan taraftaki giriş ve iç mekandaki düzenlemeleri sanki bir antik tapınağa benzetilmek istenmiştir Geniş bir kubbeli bazilika planına sahip olan yapı da orta mekanın üzerini içten tonoz ve yarım kubbeler dıştan düz bir çatı örter Altı payenin arşitravla birbirine bağlandığı ve merdivenle çıkılan giriş bir Grek Tapınağı havasındadır Dışarıya taşkın apsis’in fresk tarzında boyanmış,nişleri gösteren mimari bir kompozisyon içinde Surp Tatyos ve Surp Partoghemios’u temsil eden figürler vardır Ana apsis’in yanındaki küçük apsisi olan şapel vaftizhane olarak kullanılmaktadır Kilisede beş ayrı yerde sunak yapılmıştır bnlardan bir tanesi Meryem’e atanmış olup ince sütunlar ve perdelerin çevrelediği mekanda Meryem ve Çocuk İsa başlarında kral taçları ile canlandırılmıştır Kilisenin yapımı sürerken İstanbul’da Veba salgını baş göstermiş,bunun üzerine Ermeni cemaati bu ikonayı 25 Mart günü bütün İstanbul sokaklarında arkalarından gelen hıristiyanlarla dolaştırmışlardır Tesadüf olarak bu olaydan sonra veba salgını birden bitmiş Sultan II Mahmut da bu kiliseye bu olaydan ötürü elmasdan kuyrukluyıldız biçiminde bir iğne hediye etmiştir Bu olay o tarihten beri Paskalya yortusunun ertesinde “Ölüler günü” olarak 25 Mart’da kutlanmaktadır Kilise açıldıktan sonra Ermeni Katolik Cemaatinin ilk ruhani reisi Başpiskopos Andon Nurican olmuştur Surp Yerrontutyan Kilisesi ( Beyoğlu) İstiklal Caddesi'nde Perukar çıkmazında küç ük bir kilisedir İstanbul’daki Levantenler için dört katolik rahip 1722 de buradaki arsayı satın almışlar,gerekli izinleri Osmanlı devletinden aldıktan sonra buraya küçük ahşap bir kilise ile konuk evi inşa etmişlerdir 20 Eylül 1762 de burada çıkan bir yangınla kilise ve evler yanmış,Sultan II Mustafa’dan alınan ferman ile taştan yeni birkilise ile 7 adet ev yapılmıştır 6 Ağustos 1831 deki Beyoğlu yangınında burası yine zarar görmüş olup 1834-35 yıllarında bugünkü küçük kilise yeniden yapılmış 27 Ocak 1836 da Ermeni Katolik rahiplerinin de katıldığı bir kutsama töreni ile ibadete açılmıştır Ermeni Katolik cemaati reisi Monsenyör Andon Hasun kilisenin kendi mülkiyetlerine geçmesi için Avusturya ve Papalığa müracaatta bulunmuş,Avusturya İmparatorluk armalarının korunması şartıyla 25 Mayıs 1857 de Ermeni Katolik patrikliğinin mülkiyetine geçmiştir Tek nefli bir bazilika planında olan bu küçük kilise çift meyilli çatı ile örtülü olup dış cephe sıvalıdır Narteksin üzerinde küçük bir galeri vardır Koro bölümünün üstünde Habsburg hanedanının armaları bulunmaktadır Ana sunak kutsal üçlü’ye ithaf edilmiş olup yan sunaklar Azize Anna ve Meryem’e ithaf edilmiştir Protestan Ermeni Kiliseleri Surp Yerrorturyan (Avadaranagan ) Kilisesi (Aynalıçeşme-Beyoğlu) İngiliz konsolosluğunun arkasında,Emin Camii sokağındadır Ermenilerin protestan hareketlerinin başladığında yapılan ilk kilisedir 1846 da burada mevcut olan ahşap kilise binası yandığından aynı yerde biraz daha geniş bir yer satın alıp yeni bir kilise ve okul yapımı için hükümetten izin istenmiş Sultan Mabdülmecid’in 1861 tarihli fermanıyla arsa alımı için onay alınmıştır Kilise yapımı için tekrar müracaat edilir ve II Abdühamid’in 9 Ağustos 1904 tarihli fermanıyla onay alınarak ertesi sene kilisenin temeli atılır,20 Ekim 1907 de ibadete açılır İki katlı olan kilisenin alt katı okula ayrılmıştır Anıtsal bir giriş cephesi olan kilise 19 uncu yy Avrupa gotik-eklektik mimarisi tarzındadır Sağır sütunlu yuvarlak üzerine sivri kemerli kapısı’nın üzerinde çan kulesi yükselen cephenin birinci katında sivri kemerli uzun pencereler ikinci katında ise yuvarlak gül pencereler vardır Çatı çift meyillidir İç mekan oldukça sadedir Üç cepheli dışarıya taşkın bir apsis vardır Gotik süslü saçak kornişleri iç mekanı çevreler Süryani Kiliseleri Meryem Ana Kadim Süryani Kadim Kilisesi (Beyoğlu) Tarlabaşında Karakurum Sokağındadır İstanbul’da Süryanilere ait tek kilisedir Süryaniler litürjiye göre Nuh peygamberin oğlu Sam’ın oğlu Aram’ın soyundan gelmişlerdir Sami kavimlerinin bir kolu sayılır M Ö 14 ncü yy da Hitit İmparatorluğunun çöküşünden sonra kuzey Suriye’den Şeria nehrine kadar Ön Asya’da egemen olmuşlardır Süryaniler kökeni Urfa kilisesine dayanan ve Asur ırkından olan doğu Süryanileri (Nasturiler) ile kökeni Antakya kilisesine dayanan ve Arami ırkından olan batı Süryanileri olmak üzere ikiye ayrılırlar Aramca konuştukları, snoptik incillerden Matta İncili’nin Arami dilinde yazılıp sonradan Yunanca’ya çevrildiği yolunda güçlü kanıtlar ileri sürülmektedir,günümüzde de Süryanice’ye en yakın dil işte bu aramca’dır Hıristiyanlığı ilk kabul eden toplum olduğu için de kendilerine 1845’den itibaren “Kadim” sıfatı yakıştırılmıştır İsa’nın çağında doğu’da Urfa putperest inancındaydı Kilise tarihçisi Eusebius’un yazdıklarına göre Kral V Abgar bir cilt hastalığına tutulur tedavi için İsa’yı Urfa’ya çağırır İsa çarmıha gerildiği için havarilerinden Thomas’ın kardeşi Addai (Thaddeus) Urfa’ya gider Kral Abgar İsa’nın fikirlerine inanır,hıristiyanlığı kendisi ve toplumu için kabul eder Anadolu’daki Süryani cemaatinin İstanbul’a gelmesi iki göç dalgası ile oluşmuştur Birincisi Bitlis,Diyarbakır,Mardin, Midyat ve Nusaybin’den 1830 yılından itibaren başlar ve Cumhuriyetin ilanına kadar devam eder İkinci dalga ise yine aynı kentlerden ve köylerden Cumhuriyet sonrası olmuştur İstanbul’a ilk yerleşen Süryaniler,ibadetlerini yapabilmek için Tarlabaşı’nda ahşap küçük bir ev satın alırlar 1844 de Patrik Mor Ignatios II Yakup cemaatini ziyaret için İstanbul’a geldiğinde bu küçük evi kiliseye çevirmeyi düşünür ve Sultan Abdülmecid’e müracaat eder,isteği olumlu karşılanır ve ev yıkılarak yerine ahşap bir kilise inşa edilir Meryem Ana’ya ithaf edilen bu kilise 1870 Beyoğlu yangınında tamamen yanar 1880 de bu sefer kargirden yeniden inşa edilir İkinci göç dalgasıyla artan nüfusun ihtiyacı karşılanamadığından Süryani Kilisesi Vakfı tarafından etrafındaki evler satın alınır ve 1961 de gerekli yasal izinler alındıktan sonra bugünkü kilise yapılır ve 3 Kasım 1963 de Patrik Mor İğnatios III Yakup tarafından törenle ibadete açılır Kilise’nin inşaatında Mardin’den getirilen ,taş oymacılığı ve taşçı ustaları olan Sait Mimarbaşı,İskender Aktaş ve Lole Ertaş ve ekibinin ustaları ile yine Mardin’den getirtilen taşlarla inşa edilmiştir Kilise’nin yanında idare binaları ve okul vardır Katolik Kiliseleri Saint Antuan Kilisesi (Beyoğlu) İstiklal Caddesi üzerinde demir parmaklıklı bir kapı ile girilen geniş bir avlunun içindedir Avlunun iki tarafında bu komplekse ait çeşitli binalar yer almaktadır Mimar Giulio Mongeri’nin (1875-1953) Lombardia Gotiği stilinde bir eseri olup inşaata 1906 da başlanmış ve 12 Agustos 1912 de ibadete açılmıştır Beyoğlu’nun ilk betonarme yapılarından olan bu kilisenin dışı kırmızı tuğla kaplı, Latin haçı plânlı, oldukça devasa boyutlu bir kilisedir İç kısımda mübalağaya kaçacak kadar çeşitli malzeme ,heykel ve resim kullanılmıştır Ana apsis’de ahşaptan “çarmıhta İsa” heykeli ile yandaki Aziz Antoine’nin heykeli Luigi Bresciani ‘nin eseridir Yan apsislerde mozaik ile yapılmış “vaftiz” ve “Son akşam yemeği” panolar vardır Çan kulesi güney apsisinin üzerindedir Güney tarafında kiliseye paralel iki katlı manastır binası ve kiliseye akar olması için yaptırılmış apartmanlar yer alır Saint Benoit Kilisesi ve Manastırı (Beyoğlu) Galata’da Kemeraltı Caddesindedir Cenevizli Benedikten rahiplerinin kilisesi olarak da bilinir Bu kompleksin yerinde evvelce bir Bizans Manastırı olduğu ve 1427 de yenilendiği ileri sürülmektedir Çan kulesi 15 inci yy mimarisini aksettirir ve Galata’daki en eski kilisedir 1573 de Cizvitlerin elinde olan bina daha sonra 1783 de Lazaristlerin eline geçmiş olup çevresindeki binalar 1803-4 de onlar tarafından yapılmıştır 1865 de burada çıkan bir yangından zarar gören binadan günümüze sadece çan kulesi gelebilmiştir Saint Esprit Kilisesi (Şişli) Cumhuriyet Caddesi üzerinde Notre Dame de Sion Lisesinin avlusundadır Bu kilise 1845 de İtalyan Mimar Fossati tarafından projesi yapılıp inşaatı gerçekleştirilmiştir Vatikan’a bağlı olan kilise 20 Ocak 1876 da katedral statüsünü kazanmış olup 1989 da İtalyan rahiplerin yönetimine verilmiştir Barok üslupta yapılmış bir kilisedir Okul ile müşterek olan avlusunda Papa XV inci Bonua’nın mermer bir heykeli bulunmaktadır Üç nefli bir bazilika planındadır Ana apsis ve yan apsisler dışarıya kare şeklinde taşmaktadır Nefleri ayıran sütunların üzerinde galeri bulunmaktadır Ölçek Sokağına bakan ucunda çan kulesi bulunmaktadır Saint Georg Kilisesi (Beyoğlu) Galata’da Kartçınar sokağındadır Bizans İmparatoru II Andronikos Palaiologos’un bir fermanına dayanılarak bu kilisenin Cenevizliler zamanında var olduğunu saptayabiliyoruz 15 nci yy ait Pera’daki vakıf mülklerini gösteren bir belgede bu kiliseden “Aya yorgi” diye bahsedilmektedir Fransız elçisi De Germigny’nin 1580 de yazdığı bir mektupta Dominiken rahiplerinin elinde olup cemaatinin olmadığı için sadece bayramlarda açıldığını bu yüzden de yapıyı satın almak istediklerinden bahsetmektedir Osmanlı-Fransız ilişkilerinin kuvvetlenmesiyle 1626 da kiliseye Fransisken rahipler yerleşir Kilisenin yanında Peron ailesine ait olan evi okul yapmak için satın alırlar 1660 daki büyük yangında bina tamamen yanar Arsa haline gelen bu yerin mülkiyeti de böylece Osmanlı Devletine geçer Daha sonra Fransız Hükümeti burayı satın alır ve 1675 de gerekli izinler alındıktan sonra kilise yapımına başlanır ve 1677 de ibadete açılır 1809 da Fransızlar burayı askeri hastahane olarak kullanırlar , 1831 de çıkan bir yangınla tekrar büyük zarar görür ve 1853 de tekrar Fransisken rahipleri tarafından satın alınırsa da onlar da burayı 1908 de Avusturyalı Lazarist rahiplere satarlar Lazaristler burayı restore ederken tamamen bir Avurupa mimari tarzını yerleştirmişlerdir 1963 de mabedin içindeki aşırı süslemeler kaldırılarak yeni bir iç dekorasyona gidildi ve Viyana Ekolüne bağlı Ressam Anton Lehmden ve Oıtzinger beraberce çalışarak yeni bir dekorasyon uyguladılar Saint Maria Draperis Kilisesi (Beyoğlu) Beyoğlunda Galatasaray ile Tünel arasındadır Fransisken tarikatına mensup olan Madam Clara Draperis’in bağışladığı bir evin arsasına,Galata Mumhane caddesindeki Santa Maria kilisesinin 1584 de yanmasından sonra yapılmıştır 1691 de ahşap olarak yapılmış bu kilise yanında bu kez 1769 da bugünkü yerinde kargir olarak yapılmışsa da 1870 Beyoğlu yangınından kurtulamamıştır Bndan sonra burası İtalyan Mimar Guglielmo Semprini’nin prjesiyle Avusturya-Macaristan Büyükelçilik binası olarak kullanılmıştır 1904 de II Abdülhamid’in vermiş olduğu izin ile bugünkü kilise inşa edilmiştir Ön tarafındaki Santa Maria hanı ile kiliseyi aradaki lojmanlar birbirine bağlayarak bir kompleks meydana getirirler Kilisenin neo-klasik üslupta kesme taştan sade ve iki katlı bir cephesi vardır Mermer bir arşitrav ve üçgen alınlığın çevrelediği giriş kapısı üzerinde mozaik ile yapılmış orans vaziyetinde Meryem vardır 1678 yangınından kurtulan “Meryem” tablosu da kilisenin apsisindedir Saint Pierre ve Paul Kilisesi (Galata) Galata’da Galata Kulesi sokağındadır Dominiken rahipler tarafından Mimar Fossati’nin projesi ile 1841-1843 arasında yaptırılmıştır Dikdörtgen çeklinde gayet bakımlı bir avlunun içinde tek nefli bir bazilika planında iki katlı bir bina olup avluya bakan cephesi sütunların birbirine bağlayan yuvarlak kemerlerle açılır Üst örtüsü içten beşik tonoz ,dıştan kiremit kaplı çift meyilli çatıdır Anglikan Kiliseleri Kırım Kilisesi (Beyoğlu) Galip Dede Caddesi ile Serdarıekrem Sokağının arasındadır Evvelce üzerinde Rum mezarlığının bulunduğu bu arazi Abdülmecid (1839-1861) tarafından İngilizlere Kırım Savaşı’nın anısına bir kilise yapımı için verilmiştir Projesini G Street’in çizdiği bu kilisenin temeli 19 Ekim 1858 de atıldı ve 22 Ekim 1868 de ibadete açıldı 1970 de cemaatinin olmaması yüzünden kilise kapatıldı ve içeriye binayı muhafaza etmek için bir bekçi konulduysa da bu kişi kilisenin içindeki kıymetli eşyaların yok olmasına sebep olduğu gibi bina bakımsızlıktan harap bir hale geldi 1991 de Sri Lanka’dan gelen Anglikan mültecilerin İngiliz konsolosluğuna müracaatları ile Konsolosluktaki Anglikan şapelinin rahibi İan Sherwood’un yönetiminde kilise temizlenip onarılarak tekrar ibadete açıldı Neogotik üslupta yapılmış olan bu kilise’de kullanılan kırmızı renkteki taşlar Malta’dan getirilmiştir Dikdörtgen bir yapı olan binada yuvarlak kemerli ikizli pencerel ile içerisinin ışık alması sağlanmıştır Ana girişin iki yanında sivri kulahlı iki küçük kule bulunmaktadır Yan tarafındaki çan kulesi baldakin tarzında olup sivri külahlıdır Üst örtüsü çift meyilli kiremit kaplı çatıdır Şişli İlçesindeki Kiliseler Ayios Atanasios Kilisesi (Şişli) Kurtuluş’da Omuzdaş sokağında Rum ortodoks kilisesidir Eğimli bir arazide olması nedeniyle bir kısmı yol seviyesinin altında kalan kilise yüksek duvarların çevrelediği bir avlunun içindedir Bugünkü binanın yapılışının tarih kitabesi 1855 dir 1893 ve 1949 da tamir gördüğünü yazan iki kitabesi daha vardır Kubbeli bazilika plânında olan yapının orta nefi’nin üzeri etrafı gül pencereler ile çevrili kasnağı olan basık bir kubbedir Diğer kısımlar çift meyilli çatı ile örtülüdür Binanın dört köşesinde ana mekandan çıkan çan kuleleri vardır Kilisenin batı tarafında aynı adı taşıyan bir ayazması mevcuttur Ayios Dimitrios Kilisesi (Şişli) Kurtuluş’da Ateşböceği sokağında Rum Ortodoks kilisesidir Bulunduğu yerde evvelce mezarlık ve içinde Aziz Haralambos’a ithaf edilmiş bir şapel ile bir ayazmanın varlığını biliyoruz 1726 tarihli kitabesinde inşa edildiği yazılıdır Ayrıca 1782 ve 1798 de tekrar bir onarım görerek genişletilmiş olduğu da içerideki diğer kitabelerinde yazılıdır Üç nefli bazilika planında olan yapı kesme taştan inşa edilmiş olup sade bir yapısı vardır Üzeri kiremit kaplı çift meyilli bir çatı ile örtülüdür Aziz Dimirios’a ithaf edilmiş bu kilisede bu azizin rölikleri bema’dan bir duvarla ayrılan bölümde muhafaza edilir Narteksin kuzeyindeki bir merdivenle galeriye çıkılır Nefleri ayıran sütunlar mermer taklidi olup yuvarlak kemerlerle birbirlerine bağlanmıştır Bu kemerlerin arasındaki yuvarlak madalyonlarda ise aziz figürleri resmedilmiştir İkonastasis,ambon ve despot koltuğu ahşap olup kabartma çiçek ve bitki motifleri ile süslenmiştir Ayios Elefterios Kilisesi (Şişli) Kurtuluş,Bayır sokak’da Rum Ortodoks mezarlığının içindedir Önemli bir mimarisi olmayan bu bina 1865 de mezarlıktaki cenaze törenleri için inşa edilmiştir Bazilika planındaki kilisenin apsisi içten yarım kubbe,diğer yerler beşik tonoz olup hepsi dışarıdan çift meyilli çatı ile örtülmüştür Kaba yonu taşından yapılmış olup üzeri sıvanmamıştır Bulgar Eksarhanesi (Şişli) Şişli’de Halaskargazi caddesinde alçak duvar üzerine demir parmaklıkla çevrili geniş bir bahçenin içerisinde yer alan eklektik üslupta yapılmış ahşap bir yapıdır İstanbul’daki Bulgar azınlığı 19 uncu yy a kadar Rum Ortodoks patrikhanesine bağlı kiliselerde ibadet ediyorlardı 18 inci yy ın sonlarında Balkanlarda başlayan milliyetçi akımlar İstanbuldaki Bulgarları da etkiledi ve bağımsız bir Bulgar kilisesi kilisesi kurarak Ortodoks patrikliğinden ayrılmak istediler 1848 de, İstanbuldaki Bulgar cemaatinin önde gelen isimlerinden olan Stefan Bogoridi Tanzimat fermanının verdiği haklardan yararlanarak, Bulgarların Rumca bilmediklerini ,Rum kiliselerindeki ayinleri anlayamadıklarını ileri sürerek Osmanlı devletine müracaatla kendi dillerinde ibadet etmek istediklerini bildirdi Bu arada Rusya sefareti de onları destekledi ve Fener semtinde bir ibadethane ve papaz evi yapmaları gerekli olan arsayı kendilerine vereceklerini bildirdi Osmanlı devleti de Bulgar cemaatinin Fener patrikhanesinden ayrılmasının Patrikhaneyi biraz zayıflatacağını düşünerek bu öneriye son derece olumlu baktı ve Stefan Bogoridi’nin hibe ettiği,Mürsel Paşa Caddesi üzerindeki Sveti Stefan kilisesinin karşısındaki arsaya “metoh” adı verilen bir papaz evinin yapılması ve ibadetin orada yapılmasına Sultan Abdülmecid izin verdi ve 1850 de inşaat tamamlandı Bulgarlar 1860 da devlete tekrar müracaat ederek Rum Patriğini kendilerine dini lider olarak tanımayacaklarını bildirdiler 11 Mart 1870 de Sultan Abdülaziz’in fermanı ile bağımsız Bulgar kilisesinin kurulmasına izin verildi ve cemaatin başına da Patrikten aşağı metropolitten yukarı bir rütbe olan ” Eksarh” getirilmesi karara bağlandı Böylece yeni kurulan kilise bundan sonra “Bulgar Esarhlığı” olarak tanındı ve Patrikhane de bunu onayladı Şişli’deki bina da bundan sonra inşa edildi İbadet mekanı ve lojmanların bir arada olduğu ahşap karkaslı bu bina iç sofalı plân tipindedir İbadet mekânı dikdörtgen bir salon şeklinde olup İkonastasis in iki tarafındaki yuvarlak kemerlerden arkadaki kutsal eşyaların korunup muhafaza edildiği mekana geçilir İkonastasisde İsa ve azizlerin yağlıboya resimleri vardır Bahçede bulunan anıtın üzerinde 16 Eylül 1872 de Fener Patrikhanesi Sen Sinodu’nun Bulgar kilisesi ile bir bağının kalmadığını belirten kitabesi vardır Bu anıtın üzerinde 1901 de Pınarhisarlı Mihail isimli bir ustanın döktüğü çan bulunmaktadır Eksarhhane 1989 da önemli bir tamir geçirmiştir İstanbulda Eksarhhane’den başka biri Feriköy mezarlığınin içinde diğeri de Demir Kilise olarak bilinen Sveti Stefan olmak üzere üç Bulgar Ortodoks kilisesi vardır Dodeka Apostoli (Aya Apostoli) Kilisesi (Şişli) Feriköy’de Avukat Caddesinde yüksek duvarların çevrelediği bir avlunun içinde yer alan 1868 de inşa edilmiş olan bu Rum ortodoks kilisesi oniki havariye ithaf edilmiştir 1949 da bir onarım geçirdiği içerisindeki kitabede yazılıdır Kapalı Yunan haçı planında olan kilise muntazam taşdan yapılmış sade bir yapıdır Narteks’den Naos’a geçilen kapının üzerinde Ressam Haralambos tarafından 1914 de yapılmış oniki aziz’in yağlıboya portreleri vardır Orta nefin üzerini her cephesine pencere açılmış sekizgen kasnaklı içerisinde pantokrator İsa tasviri olan bir kubbe örter Diğer kısımların üst örtüsü ise kırma çatıdır Narteksin güneyinden ahşap korkuluklu bir merdivenle galeriye çıkılır Galerinin koruluklarında incilden alınmış sahneler resmediliştir Hiristos Metamorfosis Kilisesi (Şişli) Şişli,Büyükdere Caddesi’ndeki Rum Mezarlığının içindedir 1888 de inşa edilmiş olan bu kilise haç planlıdır Orta mekanın üzerini yüksek sivri bir kubbe örtmektedir Bu kubbe çinko kaplı olup sekiz dilimli olup her dilimde haç işlenmiştir Düzgün kesme taştan inşa edilmiş olan kilisenin apsis’i dışarıya yarım yuvarlak olarak taşmaktadır Beşiktaş İlçesindeki Kiliseler Ayios Dimitrios Kilisesi (Beşiktaş) Kuruçeşme’de Kırbaş sokağında Rum ortodoks kilisesidir Bizans devrinde mevcut olup yıkılmış bir kilisenin yerine 1820 de inşa edilmiş olup 1870 de genişletilmiştir Üç nefli Bazilika planında olan kilisenin dıştan köşeli olarak dışarı taşmaktadır Nefleri ayıran sütunlar mermer taklidi olup basık kemerlerle birbirine bağlanır Kaba yonu taş ve tuğla karışımı inşa edilmiş olan kilisenin içi ve dışı sıvalı olup içeriden apsis ve yan hücreler yarım kubbe nefler ise beşik tonoz olup hepsi dıştan kırma çatı ile örtülmüştür Narteksin üzerindeki galeriye yan tarafındaki ayazmadan da çıkış sağlanmıştır İkonastasis ,ambon ve despot koltuğu ahşap olup kabartma tekniğinde yapılmış bitki motifleri ile süslenmiştir İoannes Prodromos Kilisesi (Beşiktaş) Kuruçeşme Caddesinde Rum Ortodoks kilisesidir Evvelce mevcut sir kilisenin arsası üzerine 1835 de yapılmıştır Üç nefli bazilika plânlı bir yapıdır Nefleri ayıran ahşap sütunlar arşitravla bağlanırlar Apsis’in üst örtüsü yarım yuvarlak bir kubbe olup diğer yerler kırma çatı ile örtülüdür Cephesi kaba yonu taş üzeri sıvadır Sadece köşelerde düzgün kesme taş kullanılmıştır Naos’daki merdivenle galeriye çıkılır Ahşap ikonastasis ,ambon ve despot kultuğu oyma tekniğinde yapılmış bitki motifleri ile süslüdür Naos’un köşesinde Hagios Sotirios’a atanmış ayazma vardır Taksiarhes Rum Kilisesi (Beşiktaş) Arnavutköy’de Dere ve Abdullah Molla sokaklarının arasında,yüksek duvarlarla çevrili geniş bir avlunun içerisindedir 19 uncu yy ikinci yarısında düzgün kesme taştan inşa edilmiş kapalı yunan haçı plânlı Rum ortodoks kilisesidir Apsis yuvarlak olarak dışarı taşkın olup üzeri ana mekanın çatısından alçak bir yarım kubbe ile örtülüdür Orta mekanın üzerini basık kasnaklı bir kubbe örter Dış cephede yuvarlak kemerlerin içerisinde üçüzlü ve ikizli pencereler yer alır Avluda Azize Paraskevi’ye ithaf edilen bir ayazması vardır Surp Asdvadzadzin Ermeni Kilisesi (Beşiktaş) Beşiktaş’da İlhan Sokaktadır İlk yapılışının 1661 ile 1684 arasında olduğu ileri sürülüyorsa da kesin bir bilgimiz yoktur Yıkılmış olan bu mabedin arsası üzerine bugünkü kilise Saray Mimarı Garabed Serkis Balyan tarafından kendi mali desteğinin yanısıra proje ve kontrolluğunda 1838 yılında yeniden yapılmıştır 1987 de büyük bir onarım geçirmiş,iç ve dışı boyanarak ahşap sunak altın varak ile kaplanmıştır Dış görünüşünün son derece sade olmasına karşılık içi son derece zengin bir tezyinata sahiptir Sunağı meydana getiren sütunlar iyon tarzında olup başlıkları altın varaklıdır Kilisedeki Meryem,İsa,azizler ve İncil yazarlarını temsil eden büyük boy yağlıboya resimler saray ressamı Umed Beyzad (1809-1874) tarafından yapılmıştır Kapalı haç plânında olan kilisenin orta mekanı içten kubbe,yan kollar tonoz olup dışarıdan kiremit kaplı kırma çatı ile örtülüdür Yerevman Surp Haç Ermeni Kilisesi (Beşiktaş) Kuruçeşme’de Kırbaç Sokağında Ermeni Gregoryen kilisesidir 28 Şubat 1798 de Patrik II Zakarya’nın takdise ederek ibadete açtığı bu kilise Amira Hovivyan ve Episkopos Hovhannes’in maddi katkılarıyla yapılmıştır Zaman içinde harap olan kilise ikinci kez Mimar Garabet Balyan’ın projesi ve kontrolluğunda inşa edilerek 16 Kasım 1834 de Patrik II Isdepannos Zakaryan tarafından takdis edilerek tekrar ibadete açılmıştır 1835 de kilisenin bahçesine günümüzde kapanmış olan Tarkmançatz Ermeni ilkokulu, 1858 de kilisenin doğusuna bir çan kulesi eklenmiştir Bahçedeki iki çeşmeden biri 1872 diğeri ise 1905’de yapılmıştır 1919 daki Kuruçeşme yangınında çatı,çan kulesi ve kapıları yanan kilise yeniden onarıldı Bu kez çan kulesi Garabed Halacyan tarafından demirden inşa edildi 1977 ve 1988 senelerinde tekrar tamir görmüştür Kilisenin bahçesindeki okul kapandıktan sonra İstanbul’daki önemli korolardan biri olan Gomidas korosuna tahsis edilmiştir Ermeni kiliselerinde az rastlanan bir simetri örneği bazilika planlı bu kilisede kullanılmıştır Ana apsis’in iki yanında küçük birer şapel şeklindeki hücrelerden kuzeydeki vaftizhane güneyindeki ise kutsal eşyaların korunduğu hazine odasıdır Apsis’in önündeki sunagın ahşap işçiliği ve altın kaplama varakları ile oldukça dikkati çekmekte olup üzerine yapılmış olan aziz resimleri son döneme aittir Narteks’den yukarıya çıkan bir merdivenle koroya ayrılan galeriye çıkılır Moloz taş’dan yapılmış olan cephe son derece sade olup binanın üst örtüsü kiremit kaplı kırma çatıdır Kilisenin tarihindeki önemli olaylardan biri Ermeni ve Gregoryen cemaatlerinin Patrik I Bogos (1815-1823) zamanında toplanmaları ,diğeri ise 12 Ekim 1913 de Ermeni harflerinin bulunuşunun 1500 üncü yıldönümünün burada kutlanmış olmasıdır Sarıyer İlçesindeki Kiliseler Ayia Paraskevi Rum Kilisesi (Sarıyer) Tarabya’da Yeniköy Caddesi üzerindeki bir aralıktan içeri girilince bir avlu içindedir 1868 de Azize Paraskevi’ye atanarak eski manastır arsası üzerine inşa edilmiştir Kapalı Yunan haçı planlı olan yapının orta mekanını yüksek kasnaklı ve etrafına pencereler açılmış bir kubbe örter Haçın diğer dört kolu kırma çatı ile örtülüdür Apsis üçüzlü bir pencere sistemine sahip olup üzeri yarım kubbedir İkonastasis mermerden yapılmıştır Despot koltuğu ve ambonu ahşap üzerine oymalı olup altın varakla kaplıdır Ayia Paraskevi Rum Kilisesi (Sarıyer) Büyükdere’de Danişment Sokağında geniş bir avlunun içindedir 1831 de inşa edilen bu kilise evvelce bir yangınla tamamen ortadan kalkan eski bir Rum kilisesinin arsasına yapılmıştır Üç nefli bir bazilika plânında olup üst örtüsü beşik tonoz üzerine kırma çatı ile örtülüdür Çan kulesi olmayıp bahçedeki bir ağaçta çanı asılıdır Surp Asdvadzadzin Ermeni Kilisesi (Sarıyer) Yeniköy’de Salih Ağa Sokağında Meryem’e ithaf edilmiş Gregoryen kilisesidir Patrik II Hagop Nalyan zamanında 1760 da inşa edilmiştir Hartyan Nevruzyan’ın mali desteği ile 1834 de büyük bir onarım geçirmiş ve aynı senin 24 Haziranında Patrik Isdepanos II Agavni tarafından kutsanarak ibadete yeniden açılmıştır 1984 de büyük bir onarım daha geçiren kilise papaz evleri,okul ve sarnıç’dan meydana gelen bir kompleksdedir Ermeni kiliselerinde az görülen bir plân olan üç nefli bir bazilika plânına sahiptir Apsis yarım yuvarlak olarak dışarı taşkın olup arkasında küçük bir sunak bulunur Sunağın kemerinde “Yol,gerçek ve hayat benim” sözü yazılıdır Ana apsis’in iki yanındaki mekanlardan biri vaftizhane diğeri kutsal eşyanın korunduğu “hazine odası” diye adlandırılan bölümdür Bu kilisenin diğer Ermeni kiliselerinden ayıran özelliği,bütün Ermeni kiliselerinde girişin batıdan olmasına karşılık burada kuzey ve güney yönlerinde olmasıdır Narteksin üzerindeki galeri koro’ya ayrılmıştır Surp Hovhannes Mıgırdıç Ermeni Katolik Kilisesi (Sarıyer) Sultan Abdülaziz’in 1864 tarihli fermanıyla inşa edilmiş ve 24 Haziran 1866 da ibadete açılmıştır Gotik tarzda inşa edilmiş bu kiliseyi Ohannes Tıngıryan yaptırmıştır İstanbul’daki 12 Ermeni katolik Kilisesinden bir tanesidir Surp Hripsimyantz Ermeni Kilisesi (Sarıyer) 1848 de inşa edilen bu kiliseyi Garabed Yeremyan yaptırmıştır Yanında papaz evi de bulunan bu bina 1894 depreminde büyük zarar görür ve Abraham Paşa Yeremyan ( 1833-1918) tarafından onarılır Son devir yapısı olan kilisenin mimari bir özelliği yoktur Surp Santukhd Kilisesi (Sarıyerı) Rumelihisarında Durmuş Dede Sokağında Ermeni Gregoryen kilisesidir Evvelce yerinde ahşap bir kilise olduğu kayıtlı olan bina 1816 da yıktırılarak yerine bugünkü kilise inşa edilip 29 Temmuz 1856 da ibadete açılmıştır 1972 de bir yangın geçiren bina tekrar onarılmış ve 1978 de inşaat bitmiştir Moloz taşla yapılıp üzeri sıvanmış küçük ve özelliği olmayan bir kilisedir Kuzeyinde demir iskelet üzerinde çan kulesi vardır Ermeni Kiliseleri Asdvadzadzin Kilisesi (Eminönü) Kumkapı’da Şarapnel Sokağındadır Patriklik Katedrali olarak da isimlendirilir Yazılı kaynaklara göre 1641 de bu makam Samatya’dan buraya geçmiştir Fetihden sonra İstanbula gelen Ermenilere verilen birkaç Bizans kilisesinden biridir Kelime anlamı “Tanrıyı karnında taşıyan kadın “ yani Meryemdir Mayıs 1645’deki yangınında harap olan kilise Rahip Boğos’un liderliğinde tamir edilir 1718 de tekrar bir yangın geçirir ve Patrikhane ile birlikte çok büyük hasar görür Kudüs Patriği Kirkor Şirvanlı ve İstanbul patriği Hovhannes Peğişetsi’nin ortak çabaları ile Hassa mimarlara Serkis Kalfa ve Melidon Araboğlu’nun yönetiminde ikibuçuk ay gibi çok kısa bir sürede onarılarak 13 Aralık 1719 da tekrar ibadete açılır Bundan sonra da Ana Ermeni kilisesi olarak İstanbuldaki yerini alır 1762 yangınında avlusundaki Küdüs Patrikliği Vekâlethanesi olan yapı ile tekrar yanar Bina bu sefer Patrik II Hagop’un Sadrazam Koca Ragıp Paşa’dan sağladığı destek ile yeniden tamir görür Bu onarım sırasında kiliseye bitişik ikinci bir bina inşa edilir 1819 da Hassa Mimarı Hovannes Serveryan’ın yönetiminde yeni baştan elden geçirilir ve 19 Şubat 1820 de inşaat tamamlanır Yangınların peşini bırakmadığı mabet bu kez 16 Ağustos 1825 daki büyük Hocapaşa yangınında kilise,patrikhane ve Kudüs Vekâlet binaları yanar Sultan II Mahmud’un 2 Şubat 1828 tarihli fermanı ile Kirkor Balyan ve Karabet Devletyanın projeleri doğrultusunda büyük bir onarım geçirerek birkaç ilave daha yapılır Bu inşaatta üç büyük,üç küçük kilisenin tamirlerinden başka fakir çocuklar için bir derslik ve yangına karşı bir havuz, tulumbacılar için de oda yapılır 18 Ocak 1845 deki fermanla yeniden bir onarım geçiren kompleksin ana girişine bir çan kulesi ilave edilir Ana kilise binası üç nefli bazilika tipinde bir plâna sahiptir Orta nefin üzeri beşik tonoz,ana mekandan biraz yüksek olan yan neflerin üzeri tek meyilli çatı ile örtülüdür İçeriye giriş çan kulesinin altındaki büyük kapıdandır Narteks’in güney-batı köşesinde Patrik II Varjabedyan’ın mezarı bulunur Kuzey nefindeki bir kapı Surp Haç kilisesine giden koridora açılır Katedralin ana sunağının iki yanında küçük sunaklar bulunur Bu kısımda hazine odasına ve küçük şapele açılan geçitler vardır Bi kompleksin içindeki Surp Harutyan şapeli de üstü tonozla örtülü bir bazilika planına sahiptir Üç ayrı yönde kapısı olan bu şapelin girişinde Harutyan Amira Bezciyan’ın mezarı ve bronz büsktü vardır Mizarın hemen yanındaki merdivenlerden şapelin altındaki Surp Teodoros ayazmasına inilir 1677 de kilisenin yakınında ve onun kontrolünde bir basımevi kurulmuş ve çok sayıda kitap basıldığını yazılı kaynaklardan öğrenmekteyiz Surp Hovhannes Avedaraniç Ermeni Kilisesi (Eminönü) Gedikpaşa’da Bali Paşa Caddesindedir Ermeni Protestan Kilisesidir Kilisenin bulunduğu yerde evvelce küçük bir şapelin bulunduğuna dair bazı iddialar varsa da kesinlik kazanamamıştır Burada oturan Ermeniler dini ayinlerini Gedikpaşa’daki Amerikan Okulunun şapelinde yaptıklarından kendilerine mahsus bir kilise gereksinimi duyarak 1880 de binanın bulunduğu arsayı kurmuş oldukları vakıf adına satın alırlar Devletten inşaat izni alamadıklarından dolayı 1911 e kadar bu durum devam eder Sultan Vahdettin 18 Mayıs 1911 tarihli fermanıyla inşaata izin verir Mimar İsdepan İzmirliyan’ın çizdiği proje ile büyük bir bölümü yurt dışından gelen bağışlarla vakıf inşaata başlar Birinci Dünya harbi nedeniyle inşaat varım kalır ve savaşın bitiminden sonra tamamlanarak 16 Ocak 1921 de ibadete açılır Üç katlı ve dikdörtgen bir plana sahip olan kilisenin cephesi tamamen gotik tarzdadır İki yandan çıkılan merdivenlerle gotik tarzındaki giriş kapısından ibadet mekânına girilir Bunun altındaki bodrum toplantı salonudur İbadet mekanının üzerinde ise asma kat şeklinde bir galeri vardır Kapının üzerinde kitabe bulunmaktadır Çan kulesi ön cephede yükseltilmiş fasadın üzerindedir Sokaktan alçak duvarlı parmaklıklar ile etrafı çevrilerek ayrılmıştır Rum Ortodoks Kiliseleri: Aya Kiryaki Kilisesi (Eminönü) Kumkapı,Gedikpaşa caddesinde Çadırcı Cami Sokağı ile Kadirga Limanı Caddesi arasında Rum Ortodoks kilisesidir Diocletianus (284-307) zamanında yaşamış olan ilk hıristiyan azizesi olan Aya Kyriaki’Ye ithaf edilmiştir Bu devirde yaşayan Efsevia isimli bir kadının uzun yıllar çocuğu olmamış,eğer bir çocuğu olursa onu Tanrı’ya adayacağına dair dua edermiş Duaları kabul olunur ve haftanın yedinci günü bir kız çocuğu dünyaya getirir ve bu yüzden ona Kyriaki adını verir Aile hıristiyan olduğu için Diocletianus’un hıristiyanları takibi sırasında aile tutuklanır ve sorgulanırken işkence görürler Henüz onaltı yaşında bir genç kız olan Kyriaki de işkence altında hıristiyanlığını inkar etmez ,yakılarak öldürülmesine karar verilir Büyük bir ateş yakılır ve kız ortaya konulur bu sırada büyük bir yağmur başlar ve ateş söner,bunun üzerine vahşi hayvanların önüne atılır fakat bu sefer de hayvanlar ona dokunmazlar Vali son olarak kafasının kesilmesini emreder azize yerde yüzüstü yatıp dua ederken askerler kafasını keserler,tam bu sırada “Gördüklerini insanlara anlat” diye gökten bir ses duyulur Daha sonra hıristiyanlık yerleşip devletin resmi dini olunca Kyriaki’nin ölüm günü olan 7 Temmuz Yortu günü olarak kabul edilir,7 inci günde doğduğu içinde Pazar ilahesi olarak tanınır ve ona atanmış olan kiliselerin de günü Pazar kabul edilir İlk yapılış tarihini kesin olarak bilmediğimiz bu kiliseyi 1583 de hazırlanan listede adı geçtiğinden en erken bu tarihi kabul edebiliriz 1645,1660 ve 1865 de iki yangın geçirip sonrasında onarılan bu yapı 1895 depremine yıkılır Bir sene sonra Mimar Periklifio Tiadis’in projesi doğrultusunda bugünkü Kilisenin inşasına başlanır ve 1901 de ibadete açılır Kesme taştan iki katlı olan kilise dikdörtgen planlıdır Apsis ve yanındaki hücreler dışarıya yarım yuvarlak şeklinde açılır Üst orta mekanı yüksek kasnaklı bir kubbe örter Apsis ve yandaki hücrelerin üst örtüleri yarım kubbedir Cephenin iki yanında küçük kulelerin üstü de kubbelidir Bir avlu ortasındaki binaya mermer merdivenlerle çıkılır Kapı ve pencerelerin üzerleri sütun ve kemerlerle hareketlendirilmiştir Pencerelerinde kullanılan vitraylar görüntüye bir zenginlik verir İç mekandaki sütunların gövdeleri porfir taklidi yeşile boyalı olup başlıkları iyon tarzındadır İç kısımda İncil’den alınan sahneler ve Aziz figürleri resmedilmiştir Orta Kubbede “Pantokrator İsa” Apsis yarım kubbesinde “Blaherna Meryem’i bulunmaktadır Ayios Teodoros Kilisesi (Eminönü) Paşazade,İmrahor Hamamı ve Hayriye Tüccarı sokaklarının çevrelediği köşededir Bugünkü kilise 1830 yılında, yangında yanan başka bir kilisenin yerine inşa edilmiştir Doğu-batı yönünde üç nefli bazilika planlı bir yapıdır Nefleri meydana getiren sütunların başlıkları alçıdan korint nizamında olup gövdeleri yeşil renge boyanmıştır Yarım yuvarlak apsis’i dışarıya çıkıntılı olup yarım konik bir çatı ile örtülüdür Bema’nın önündeki İkonastasis her üç nefin de önünde olup ahşap ve kabartma bitki motifleri ile süslenmiştir Apsis yanındaki ikinci sütun’un üzerinde yine ahşaptan ambonu yer alır Onun önündeki despot koltuğu de ikonastasisdeki gibi ahşap olup kabartma bitki motifleri ile süslenmiştir İçten ,narteksin kuzey tarafındaki merdivenlerle galeriye çıkılır Cephelere açılan yuvarlak kemerler içine alınmış dikdörtgen pencerelerle aydınlık sağlanmıştır Panayia Elpida Kilisesi (Eminönü) Kumkapı’da Müsteşar,Gerdanlık ve Samsa sokaklarının çevrelediği adanın ortasında Rum Ortodoks kilisesidir Orijininin XV inci yy ait olan “Elpis ton Apelpismenon” kilisesine ait olduğu onun temelleri üzerine inşa edildiği iddia edilirse de bu kesinleşmemiştir 1645 ve 1660 da iki kere üst üste yangın geçiren kilise 1680 de yeniden inşa edilir Büyük çevre duvarlarının gerisinde yer alan doğu-batı doğrultusunda kapalı yunan haçı plânlı bir yapıdır Orta mekanın üstü kubbe yan mekanlar ise tonozla örtülüdür Apsis’in iki yanında diakonikon ve prothesis hücreleri yer alır,bunların apsisleri ile beraber dışarıya yarım yuvarlak üç apsis çıkıntısı vardır Üç köşesinde de çan kuleleri vardır Bema kısmına üç basamakla çıkılır Narteksin üzerinde ise bir galeri bulunur Naos’un kuzeyinde kubbeyi taşıyan ikinci sütuna mermer bir ambon oturtulmuştur Onun önündeki despot kolmtuğu ise oyma ve kabartma tekniğinde yapılmış bitki motifleri ile süslüdür Eski kayıtlara göre 18 Mart 1576 da Patrik’in idare ettiği bir ayine katılan İlahiyatçı Stephan Gerlach’ın tuttuğu günlükte bu kilisedeki ikonalardan söz edilmektedir Bugün bu ikonaların akıbeti bilinmemektedir |
| | |
| | #20 (permalink) |
| | İstanbul Sinagogları "Sinagog " kelimesini etimoloji bakımından incelediğimizde eski Yunancadaki beraber anlamındaki "syn" ile getirmek kökündeki "ago" kelimelerinin birleşmesiyle "beraber olma" anlamındaki sözcüğün çıktığını görürüz İbranicesi ise "toplanma evi" anlamına gelen "Beth ha-Kenesset" dir Tanrı ile buluşma yeri anlamında kullanılan bu kelime Tevrattaki,dinsel hukuk ve içtihatlar ile bunların gerekçelerini oluşturan öğreti olan Talmuda göre "halk evi", "duâ ve ibadet yeri","Sabbat evi" (Cuma güneşin batışıyla akşam yemeği ile başlayıp Cumartesi güneşin batışına kadara devam eden kutsal gün) gibi anlamlara da gelir İstanbul’da bilinen ilk Sinagogun 318’de Bizans devrinde Halkopreteia olarak adlandırılan Bakırcılar semtinde olduğunu Bizans kaynaklarından öğreniyoruz Yalnız bu Sinagog II Theodosius (408-450) zamanında kızkardeşi Pulkheria’nın isteği üzerine 442 de Kiliseye dönüştürülmüştür Bu dönemde Musevi statüsü aleyhine önemli değişiklikler meydana gelmiş onları kentin dışına çıkartarak Haliç’in kuzeyinde günümüzdeki Galata sırtlarında Stenum denilen bölgede iskana mecbur edilmişlerdir Bu zorlamalar I Justinianus (527-565) zamanında daha da artmış ve 553 de çıkarılan Novella 37 yasası ile onlara Mişna (Sözlü dini metinlerin yazıya dönüşümünü içeren 6 kutsal kitap) okumayı yasaklayarak Tevrat’ın Yunanca ve Latince okunması istenmiş,Pesah Bayramının kutlanmasına da bazı sınırlamalar getirilmiştir İmparator Phokas (602-610) işi daha da ileriye götürerek Musevilerin katledilmesini emreder bunun üzerine birçok irili ufaklı Musevi isyanları çıkar,İmparator bu emrinde başarılı olamayınca bu sefer de cemaatin kitle halinde Hıristiyanlaştırılmasını istedi ise de muvaffak olamaz Bizans Devletinin Hazarlarla münasebetinin sonucunda 626 tarihinden itibaren İstanbula Karayimler gelir ve Galata civarında bir köy kurarlar Daha sonrada Eminönü ve Hasköy civarında bir Karay yerleşimi oluşur İkonoklast devirde baskılar yine artar ve I Basileios (867-886) cemaate din değiştirdikleri takdirde birçok armağan vaadinde bulunarak,yaşamları boyu ödenek vereceğini söyleyerek ikna etmeye çalışırsa da muvaffak olamaz X uncu yüzyılda Musevilerin durumunda bir düzelme başlar ve mevcut yasalara bazı maddeler eklenerek yaşamları dengelenmeye çalışılır Bu yasalara göre Musevilerin açıkça dinlerinin gereklerini yerine getirebilecekleri ve yaşamlarına sınır konulamayacağı hakkındadır IV üncü Haçlı Seferi sırasında Latinlerin İstanbulu işgal etmeleri ile toplum en kötü günlerini yaşar,Haçlılar onların ikamet ettiği Pera semtini yerle bir ettikleri gibi halkı da kılıçtan geçirip mallarını yağmalarlar Latin istilasının sona ermesiyle İmparator VIII Mikhael Paleologos Musevi liderlerin hukuki durumlarının düzeltileceğini vad eder ve dinlerini serbestçe uygulamalarına izin verip tekrar Pera semtine yerleşmelerine kabul etti Bazı gruplar Pegai (bugünkü Kasımpaşa) mahallesine yerleşirler 1347 de çıkan veba salgını önlenemeyince İmparator İoannes Kantakuzenos (1341-1391) Tanrı’nın gazabı olarak bu afetin sorumlusu olarak Musevileri gösterdi ve cemaate tekrar kıyımlar başladı Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethine kadar Musevi cemaatinin Bizanslılarca dışlanması devam etti Fetihden sonra Fatih çıkardığı bir fermanla inanç özgürlüklerini tanıdı İstanbul’a göç eden Musevileri Balat semtine yerleştirdi ve zaman süreci içerisinde Makedonya ve İspanyadan gelenler de buraya yerleşti II Bayezıd İspanya’daki engizisyondan kaçanları ve Kraliçe Kastilyalı İsabella ve Kral Ferdinand’ın 31 Mart 1492 deki ülkeyi terketmeleri ve bir daha dönmemeleri için çıkardığı kovma fermanı ile ortada kalan Musevileri Osmanlı topraklarına kabul etti Bu sırada ülkeyi terk eden nüfus hakkında 100 000 ile 800 000 gibi çelişkili ifadeler vardır Bu dönemde İstanbula gelenler ticarette önemli rol oynamışlardır Hatta II Bayezid onları Osmanlı topraklarına kabul ederken söylediği şu sözler önemlidir: "Bu krala nasıl akıllı ve uslu Fernando diyebiliyorsunuz? Kendi ülkesini yoksullaştırıyor ve benmekini zenginleştiriyor" Daha sonra çıkardığı bir fermanla Musevilerin iyi karşılanıp iyi muamele görmelerini istedi,hatta onlara zarar verenlerin idamla cezalandırılacağını da belirtti İspanyadan gelen bu kafile içindekilerin daha önce devlet hizmetinde bulunmuş olanları saraya alınarak Maliye ve Hariciye alanlarında önemli görevlere getirildiler,hatta Hamon adındaki Doktor ailesinden gelen doktorlar uzun zaman sarayın doktorluk görevini yaptılar Bu aile "Evlad-ı Musa" unvanıyla bütün vergilerden muaf edilmişlerdir 1497-98 de Portekiz’deki Museviler de zorla Hıristiyanlaştırılmak istedikleri için onlar’da Osmanlı topraklarına sığınıp hoşgörüden faydalanmayı tercih ettiler ve böylece Portekiz’den de büyük bir kafile geldi Bu göçlerin sonunda Osmanlı topraklarında ve bilhassa İstanbul’da Sinagog sayısı hızla çoğaldı 648 de Polonya’da Bogdan Kmietnitzki adındaki Ukraynalı bir Kazak’ın başkanlığındaki büyük Musevi katliamından sonra yine büyük bir grup Polonya ve doğu Avrupa’dan kaçarak Osmanlı topraklarına sığındılar Buradan gelenlere Eskenaz Yahudileri denilmektedir İspanya ve Portekizden gelenler de Seferadlar ismiyle tanımlanmaktadır Genel olarak bu kafile de Haliç kıyılarına Hasköy ve Balat semtlerine yerleştiler 1839 daki Tanzimat fermanı ile Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan azınlıkların müslümanlarla eşit haklara sahip olmaları yeni bir dönemi başlatmıştır Sultan Abdülmecid’in 1841 tarihli fermanında Musevi tebaa için şöyle yazar:" ![]() ![]() tebaamıza karşı duyduğumuz sevgi,masumiyeti ispat edilmiş olan Yahudi ulusunu da içerdiğinden,bunların yukarıda zikredilen beyhude şeylerle rahatsız edilip baskı görmelerine izin veremeyiz,üstelik bunların Gülhane Hatt-ı Şerifi ile tebaamıza tanıdığımız hak ve imtiyazlardan yararlanmalarını istiyoruz Gelecekte İmparatorluğun her noktasında Yahudilerin,devletimizin diğer tebasına eşit şekilde himaye edilmelerini,kutsal dinlerinin icraatında kimsenin bunları rahatsız etmemesini,güven ve sükunetlerinin ihlal edilmemesini emderiyorum " Ayrıca Tanzimat fermanı ile azınlıkların ödediği "Harac" denilen verginin, Hahambaşı tarafından toplanıp Hazine’ye transfer edilmesi kabul edildi, ordu ve devlet memurluklarına alınmaları da yasallaştırıldı Sultan Abdülaziz 1866 da yayınladığı fermanla 1841 fermanının aynen uygulanacağını teyid etmiştir II Dünya Harbinde yine kitlesel ölümlerden bilhassa Almanya ve Polonya’dan kaçabilen Museviler Türkiye’ye geldiler Bunların arasındaki önemli profesör ve Doktorlar Hastahane ve Üniversitelerde görev yaptılar İçlerinde en tanınmış olanlardan birisi de Gureba Hastahanesindeki ilk diyabet servisini kuran Dr Frank’dır 1950 de İsrail devletinin kurulmasıyla bu sefer göç dalgası aksi yönden işlemeye başladı bilhassa İstanbul ,Edirne ve İzmir’den büyük Musevi kafileleri İsrail’e gidip yerleştiler İstanbul Sinagoglarının genel bir mimari üslubu yoktur Yapıldıkları devrin ve onu inşa edenlerin geldikleri yerlerin mimari özelliklerini taşırlar XIX uncu yüzyıla kadar dışarıdan dikkati çekmeye küçük ve orta büyüklükte yapılar şeklinde olup daima etrafları yüksek duvarlarla sağırlaştırılmıştır Bu yy dan sonra 3 Kasım 1839 da Tanzimat fermanının ilân edilmesiyle gayri müslimlerin büyük ölçekli ve kubbeli ibadethaneler yapılmasının yasağının kaldırılmasıyla batı mimari tarzında Sinagog inşa edildiği görülür Bu dönemde Galata ve Pera bölgesinde abidevi ölçülerde üç Sinagog inşa edilmiştir Yüksek Kaldırım’daki günümüzde ibadete açık olan Aşkenazi ile ibadete kapanmış olan Galata Zürafa Sokak’daki Or Hodeş ve Felek Sokak’daki Tofre Begadim’dir Musevi yerleşimlerinin genellikle ortasında yapılmış olan Sinagogların dış cephe mimarisi son derece sadedir Etrafında genellikle bir bahçe veya ibadet öncesi el yıkamaya mahsus çeşme veya yalak’ın bulunduğu avluyu dışarıdan bir bahçe duvarı çevirir Genellikle yığma taştan inşa edilen Sinagogların ortak özelliği üst örtülerinin ahşap olmasıdır Bu ahşap çatının altında dışarıdan belli olmayacak şekilde bir kubbe inşa edilir Bunun da sembolik bir nedeni vardır, Mısır’dan sürgün sırasında 40 yıl çölde yaşamak zorunda kalındığında, bulundukları yerdeki malzemeden yaptıkları çardak altında yaşamlarını sürdürmelerini ifade eder Sinagog’a giriş ve özellikle Kudüs’deki Mabet yönüne bakan ve içinde Sefer Tora’ların (Tevrat’ın parşömen rulolar üzerine elle yazılmış tomarları) muhafaza edildiği "Ehal" e çıkış Hz İbrahim’i ziyaret eden üç meleği simgeleyen üç basamaklı merdivenledir İç mekanlarda resim veya herhangi bir süsleme olmayıp genellikle kare veya dikdörtgen şeklinde olup bazen de merkezi plânlıdır Merkezi plânlı olanlarda dua kürsüsü olan "Teva" salonun ortasında inşa edilmiş olup etrafında cemaatin oturması için sıralar vardır Bununda nedeni Tevrattaki :"üçüncü gün Rab Sina dağı üzerine inerek herkese görünecek ve halkı etrafına toplayarak diyecek ki" sözünden dolayıdır Kare veya dikdörtgen plânlı olanlarda genellikle Ehal’in hemen yanında ve duvara bitişiktir Ehal’in hemen önünde Parohet denilen bir perde asılıdır Kadınlar ve erkeklerin oturması için ayrı yerler yapılmıştır Camilerde olduğu gibi Sinagoglarda da Kadınlar Mahfeli ayrıdır Musevilerin en önemli bayramları "Pesah" dır Musevilerin Musa’nın önderliğinde Mısır’dan çıkışları ve özgürlüklerine kavuşmalarının kutlanmasıdır Nisan ayında 8 günlük sürede kutlanır "Purim" bayramı Perslerin Musevilere uyguladığı soy kırımdan Kraliçe Ester’in müdahalesi ile kurtulmalarının kutlanmasıdır Musevi takvimine göre "Adar" (Mart) ayının 14 ve 15 inde kutlanır "Roş Aşana" Musevi takviminin 1 Tişri (Eylül-Ekim) yılbaşısıdır "Sukot" Bayramı: Mısır’dan çıkışta Çölü geçerken "Suka" adını verdikleri çardakların altında barınmalarının anısına kutlanır Tişri ayının 15 inde başlayıp 7 gün süren Çardak ve Hasat Bayramıdır "Tu Bişvat" Şevat (Şubat) ayının 15 inci günü kutlanan ağaç dikme ve meye bayramıdır "Hanuka" Makkabe’lerin Yeruşalim Tapınağını yeniden ibadete açmak için ayaklanmalarının anısına yalnızca evlerde kutlanan bir yarı bayramdır Kislev (Kasım-Aralık) ayının 25 inde başlayıp bir hafta sürer Tarih boyunca İstanbul’da kesin olmamakla beraber 20 tanesinin Haliç’in iki yakasında inşa edilmiş olan 38 adet Sinagog tespit edebiliyoruz İstanbul Musevileri arasında diğerlerinden tamamiyle ayrılan "Karayimler" veya"Karaylar" olarak tanımlanan bir başka gurup daha vardır Orta Asya kökenli olan bu gurup VI ıncı yy da Kafkasya’ya oradan da Ukrayna’ya göçmüşler,Hazarlarla kaynaşmışlardır VIII inci yy da Babilde ayrı bir cemaat teşkil etmişler,gördükleri baskılardan ötürü Bizans’a gelip yerleşmişlerdir XVIII inci yy da Rusya’nın Kırım yarımadasını ilhakı ile birçok Karaid tekrar İstanbul’a geldi ve şehirin ekonomik gücünü yansıtan bölgelere yerleştiler Museviliği resmi bir din olarak kabul etmelerine rağmen Talmud’u reddeden bir mezheptir Musevi tarihine baktığımızda onların kabul ettiği "12 Sıpt" (kabile)vardır Karaylar bu oniki kabilenin hiçbirine dahil olmadıkları için dışlanmışlardır Hatta Hahamlar bir Karay ile Seferad veya Eskenaz veya Romanoid denilen Bizans kökenli yahudilerin evliliğini onaylamazlar Bu yüzden Arthur Koestler gibi araştırmacılar onlardan "13 üncü kabile" diye bahseder Bugün İstanbulda yaklaşık 150 kişilik bir Karay Topluluğu vardır Gelenekleri ve dua etme biçimleri de diğer Musevilerden ayrıdır XIX uncu yy da yerleşimleri Hasköy,Karaköy Galata ve Eminönü civarında idi Fatih İlçesindeki Sinagoglar Ahrida Sinagogu Balat’da Kürkçü Çeşme Sokağı üzerinde olan bu Sinagog Makedonya’nın Ohri Kasabasından göç eden Seferadlar tarafından XV inci yy y ın başında kurulmuştu 1693 de geçirdiği bir yangınla tamamen yanan bu yapının temelleri üzerine Sultan II Ahmed’in10 Mayıs 1694 fermanı ile yeni bina yapılmış ,hatta en son yapılan restorasyonda yan-yana iki binanın ara duvarı açılarak bugünkü boyutuna ulaştığı tesbit edilmiştir 1709 ve 1823 de tekrar onarım gören binadaki en büyük tamirat 1881 dedir Bu tarih giriş kapısı üzerindeki kitabede yazılıdır 1926 ve 1955 de kısmen onarım gören binanın en son restorasyonu Y Mimar Hüsrev Tayla tarafından 1992 de yapılmıştır Balat Sinagogları içinde en büyük ve görkemlisi olan taş ve yığma tuğladan yapılan bu bina 350 kişi alabilecek bir kapasiteye sahiptir Sinagog’un içindeki Teva (dua kürsüsü) adeta bir gemiyi andıran formuyla diger Teva’lardan ayrılır ve tek örnektir Bir iddiaya göre Nuh’un gemisini diğer bir rivayete göre de Seferadların İspanya’dan Osmanlı topraklarına gelirken bindikleri kadirgaları simgelemektedir Bahçenin arka duvarına bitişik bir Midraş (okul) bulunmaktadır 1912 de bu okulda Türkçe,Almanca ve İbranice eğitim yapılmakta idi II inci Dünya Savaşı sırasındaki seferberlikte bir müddet burada bir süvari müfrezesi barınmıştır Müfrezenin ayrılışından sonra yapılan temizlik esnasında Azara’nın (kadınlar galerisi) arkasına isabet eden, kullanılmayan kutsal kitap ve eşyanın muhafaza edildiği "Ocera" da kıldan yapılmış deri çemberli bir sandık bulunmuş Bu sandıktan Makedonya’dan gelirken getirildiği sanılan çok eski parşömen rulo ve belgeler çıkmıştır Bir müddet kapalı kalan Sinagog 2 yıl süren restorasyondan sonra 1992 de düzenlenen bir törenle tekrar ibadete açılmıştır Bu restorasyon sırasında tavan kaplamaları tamir edilmek için sökülünce altından daha eski orijinal süslemeler çıkmıştır Ahrida Sinagogu Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 16 9 1987 tarih ve 3618 sayılı kararı ile koruma altına alınmıştır Selaniko Sinagogu Balat’ta Demirhisar Caddesindeki bu Sinagog’u Fatih Sultan Mehmet zamanında Selânik’den gelip Balat da "Sigri" adını verdikleri mahallede iskan ettirilenler tarafından yaptırılmıştır 251 numaralı Mühimme Defterinde kayıtlı olan Sarayiko cemaatine ait olan bu Sinagog’un 1836 ’ daki bir fermanla yenilenmesine izin verilmişti 1893 de Purim Bayramı arifesinde binanın ana duvarı çökmüş ve 1926 ya kadar kapalı kalmıştır Bu tarihte giriş kapısı üzerindeki taş levhada tamir edildiği yazılıdır 1956 da ikinci bir kez tamir edilen bu Sinagogda 1969 yılına kadar Purim,Roş Aşana ve Kipur Bayramları kutlanıp zaman-zaman da düğün törenleri yapılırdı 1975 de çatı çökünce cemaatin de azlığından terk edildi Şu anda dört duvar halindedir İstipol Sinagogu Haliç’ten yukarıya doğru yükselen bir tepenin bayırı üzerinde önemli bir musevi cemaati yerleşimi vardı Burada, Eski Kasap sokağı boyunca ikamet eden musevilerin dini fonksiyonlarını yaptıkları bu Sinagog Balat’da Kasım Gürani Caddesi üzerindedir 1694 tarihli bir fermandan Makedonya’nın İchtip kasabasından gelenlerce kurulmuştur Yangın geçirip temellerine kadar yanan bu Sinagog’un 16 Cemaziyelahir 1316 (1899) tarihli bir fermandan tamamen ahşap olarak yeniden yapıldığını öğreniyoruz İbadet mekanı enine bir dikdörtgen şeklinde olup etrafı oturma sıralarıyla çevrilidir Ahşaptan Ehal’in sade ve basık iki tarafında minik kubbeleri olan bir üst örtüsü vardır Güneyde olması gereken Kadınlar mahfeli yıkılmıştır Günümüzde ibadete kapalı olan bu Sinagog Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’nun 16 Eylül 1987 tarih ve 3618 sayılı kararı ile tescil edilip koruma altına alınmıştır Kal Kadoş Eliyahu Sinagogu Balat’ta Demirhisar Caddesi üzerinde 20 yıl kadar evvel üzerinde İbranice ismi yazılı olan bir duvardan ibaretti Yıkılmadan evvel terkedilmiş olan bu sinagog uzun müddet ölü yıkama yeri ve depo olarak kullanılmıştır Çana Sinagogu Balat’da Vodina Caddesi üzerinde olan bu Sinagog Eskenazlar tarafından yapılıp 1663 de Seferadlara devredilmiştir İlk yapılışının Bizans devrine kadar indiği tahmin edilmektedir Küçük bir bina olan bu Sinagog yüzyılın başlarında Hahambaşılık Mahkemesi olarak kullanılmıştır Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlı işgalcilerden kaçan bazı Musevi aileleri bir süre bu binada barınmışlardır 1958 de binanın tamiri projesi yeterli cemaat olmadığı gerekçesiyle bu tamirden vaz geçilmiştir Karaferya (Veria) Sinagogu Bizans döneminde Makedonya’nın Veria kasabasından göç eden Seferadlar tarafından kurulmuştur Düriye Sokağındaki bina 1890 yılındaki Balat yangınında yanmış olup duvar kalıntıları kullanılıp üzerine varlığını 1935’ e kadar sürdüren "Ahrida Musevi İlkokulu" yapılmıştır Daha sonra bu bina da yıkılmış olup şimdi arsası üzerinde bir garaj vardır Kasturiya Sinagogu Balat’da Hoca Çakır Sokağındadır Makedonya’nın Kasturiya kasabasından İstanbula göç eden Seferad Musevileri tarafından ilk yapılışı Fatih Sultan Mehmet zamanındadır Eğrikapı ile Balat arasındaki bölgeye yerleşen Seferadlar tarafından bu yerleşim yerine "Kasturiya"d-ismi verilmiş olup Balatta’ki Püsküllü ve Kürkçü Çeşme sokaklarının birleştiği yerden yukarıya çıkan merdivenlere de "Kasturiya Basamakları" denilirdi Bugün sadece üzerinde 1893 tamir tarihi yazan bahçe giriş kapısı kalmıştır Ana binanın 1893 de, bahçe içerisindeki Midraş denilen dini okulun 1865 de tamir edildiğini fermanlardan öğrenmekteyiz Ahşap olan esas ibadet mekanı 1937 de terk edilmiştir Or Ha-yim (Balat Musevi Hastahanesi içindeki) Sinagog 1885’de civardaki fakir Musevilere hizmet vermek için önce küçük bir dispanser şeklinde kurulan bu sağlık evinin bu günkü hastahaneye dönüşmesini 10 Mayıs 1886 da, II Abdülhamid’in izniyle Hahambaşı Moşe Helevi’nin temel atma töreni ile olmuştur Hastahanenin Sinagogu önceleri merkez binanın içindeki küçük bir mekanda idi 1921 de Bağdat kökenli Elie Kadoorie genç yaşta ölen karısı Laure’nin anısına yapmış olduğu yardımlarla bina genişletildi ve Sinagog da evvelce Radyoloji olarak kullanıla yere taşındı Pol Yaşan Sinagogu Diğer adı "Eski Şehir" olan bu sinagog Balat ’da Karabaş Mahallesinde idi 1890 daki büyük yangında yandıktan sonra 1902 deki fermanın izni ile yeniden inşa edildi 1950 li yıllarda harap olması ve cemaatinin azalması yüzünden terk edilerek depo olarak kiralandı ve Haliç’i düzenleme projesi içinde istimlak edildi Sinyaro Sinagogu İlk yapılış 1660 olan bu mabed 6 Ekim 1804 tarihli fermandan anlaşıldığı üzere geçirmiş olduğu yangında harap olduğundan tamiri için onay verilmiştir Onarımda binanın eski hali aynen yapılmış fakat yüzyılımızın başında yine bir yangın geçirerek tahrip olmuş ve kısa bir süre sonra da terk edilmiştir Unkapanı Sinagogu Cibali’de Abdülezel Paşa caddesi üzerinde idi 1698 de Avram Paşa tarafından yaptırılan bu Sinagog h 1252 (8 Nisan 1837)de II Mahmut’un fermanı ile tamirine izin verilmiş ve önemli bir onarım geçirmiştir 1931 de tekrar tamir edilen bina 1968 de bir yangın geçirmiş 1976 da bir daha onarılmıştır 18 Temmuz 1985 de ise Haliç ve çevresini düzenleme projesi ile yıkılmıştır Dört ahşap sütunun taşıdığı çatısı ile Osmanlı mimari unsurları bu binada kullanılmıştı Teva ortada idi ,etrafında ise ikişer sıralı oturma sıraları vardı Yanbol Sinagogu Balat’da Lapçınlar Sokakdaki bu mabed Bulgaristan’ın Yanbol kasabasından göç eden Seferadlar tarafından yapılmıştır İlk yapılışı Bizans devrine ait olan bu Sinagog da 10 Mayıs 1694 tarihli bir fermanla yenilenmiştir 1895 de büyük bir tamir geçirdiği giriş kapısı üzerindeki kitabede yazılıdır Binanın üst örtüsü ahşap tonozlu olup buradaki tezyinat 18 inci yy dan kalma olup İstanbuldaki en eski tarihli Sinagog süslemesidir İç mekanın ortasında küçük,portatif bir "Teva" (Dua okuma kürsüsü) vardır Ehal’in sedef kakma kapaklıdır Kadınlar mahfili "L" biçimindeki balkonda olup ön tarafı kafelidir Avluda bir midraş ve bazı müştemilat binaları vardır Bahçe içindeki bazı duvar kalıntıları Bizans dönemine aittir Eminönü İlçesindeki Sinagoglar 9 uncu yüzyıldan itibaren Museviler Bahçekapı ile Ayasofya arasında kalan bölgeyi de ikametgah olarak seçmişlerdir Surlardan denize doğru çıkan "Porta Hebraica" diye adlandırılan İbrani Kapısı’nın Sarayburnu veya Bahçekapı’da Yeni cami civarında olduğu iddia edilmiştir 13 üncü yy ın başlarında Bahçekapı’da bir Sinagog’u varlığı bilinmektedir IV üncü Haçlı Seferi sırasında 1204 de Haçlıların Sinagogları tahrip etmeleri sırasında çıkan bir yangın Ayasofya’ya kadar bütün bölgeyi yok etmiştir Daha sonraları İstanbulu Avrupaya bağlayan demiryolunun son durağı olan Sirkeci onlar için önemli oldu Kulaksız ve Hasköy yangınlarından sonra evsiz kalan Musevi aileler bu bölgede kısmen yerleştiler Beth Avraam Sinagogu Rusya’dan 1880 de gelen Musevi Göçmenler ibadetlerini Sirkeci’de Çorapçı Han’da yapıyorlardı Müstakil bir yer arayışına giren cemaat Sirkeci Garı arkasında Orhaniye Caddesinde 3 katlı bir binayı kiraladılar ve Talmud Tora denilen dini vecibelerin öğretildiği bir okul kurdular Çorapçı Han’daki sinagog küçük gelmeye başlayınca cemaat bu binayı özel günlerde kullanmaya başladı Daha sonra Avram Geron adına kayıtlı olan bina satın alınırsa da ,tapuda işlem yapılmaz Resmi açılış, İstanbul’un işgali günlerine rastlamıştır Sirkeci Musevi Cemaatini temsil eden Dr Jak ve Dr Robert Behar açılış davetiyesini Sirkeci Polis Merkezi Komiseri Tahsin Bey’e götürürler Açılışa gelen Tahsin Bey Sinagog’un her tarafının Türk bayrakları ile donatıldığını görünce çok duygulanır ve Hahambaşı Becerano’ya şöyle söyler: "Vatanımın geçirdiği bu vahim günlerde sadık Musevi unsurunun vatanpervane tezahüratı bizi çok teselli eder,gerek hükümetim adına gerek şahsım namına en hararetli teşekkürlerimi sunmağa söz bulamıyorum" 1930 ve 40 lı yıllarda geniş bir cemaati ve özel Hazzan korosu olan bu Sinagogda Bar Mitzva törenleri ve düğünler yapılırdı bu yılların sonlarına doğdu burada ikamet eden Museviler Galata ve Beyoğlu’na taşınmaya başladılar ve 1950 li yıllara gelince eski görkemli günleri çok gerilerde kalmıştı,hatta Roş Aşena ve Kipur Bayramlarında uzak semtlerdeki ailelerin buraya gelebilmesi için otobüs servisleri bile temin edilmişti Sinagog’un Ehal’i dikdörtgen mermer bir söve ile çevrili olup üst kısmında aynı mermerden bir levha bulunmaktadır Sefer Tora’ların bulundugu dolap bir örtü ile örtülüdür İki yanında ise "Menora" denilen haftanın yedi gününü temsil eden yedi kollu şamdanlar bulunmaktadır 1987 yılında arsanın 3/2 sinin sahibi olan cemaat ile Vakıflar Genel Müdürlüğü arasında çıkan dava sonunda arsa Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tescil edilir Çorapçı Han Sinagogu (Kal Kadoş Çorapçı Han) Mahmutpaşa Caddesi Çorapçı Han’ın içindedir 1880 lerde Rusya’dan göç eden eskenazlar tarafından bu bölgede çalışan Musevilere hizmet vermek için Musevi Banker Kamondo’nun maddi yardımlarıyla kurulmuştur İbadet mekanı önce bir oda’da iken,ihtiyaca az gelince iki oda daha kiralanarak genişletilmiştir Daha sonra da bu mekanlar 1945 de satın alınarak mülkiyet Sirkeci Musevi Cemaatine geçmiştir 1940 ,1952 ve 1985 de hayırsever Musevilerin bağışları ile yenilenmiştir Sinagog’un içinde bağış yapanlara ait ibranice yazılmış şükran levhaları bulunmaktadır Yaklaşık 50 kişi alan bu Sinagog 1970’e kadar bayram ve Cumartesi günleri açık iken şu anda sadece Pazartesi ve Perşembe günleri sabah ve akşam duası için açıktır Beyoğlu İlçesindeki Sinagoglar a) Hasköy En eski Musevi yerleşim bölgelerinden biri olan Hasköy (Picridion)’de Bizans devrinde ilk yerleşimi görüyoruz II inci Haçlı Sefer(1146-1148) Alman İmparatoru III üncü Konrad Kudüs’e giderken İstanbul’dan geçmeye karar verince Bizans İmparatoru I Manuel Komnenos sarayını terk ederek Hasköy’deki Musevi mahallesine yerleşmiş ve bu şekilde kendini bir güvenceye almıştır Fatih Sultan Mehmed’de Osmanlı topraklarına göç eden Sefaridlerin büyük bir bölümünü burada iskân ettirmiştir 1715 , 1756 ve 1804 yangınları Hasköy’ü çok etkilemiş ve buradaki 11 Sinagog ile büyük çapta evler yanmıştır Bu yangınlarda evlerini kaybedenler daha emniyetli gördükleri Galata,Ortaköy ve Kuzguncuk semtlerine yerleşmeye başlamışlardır 1865 lerde İstanbul’daki Musevi cemaatinin ruhani lideri durumundaki Hasköy’de 65 Haham bulunmakta idi XVIII inci yy ın başlarında ise Haham adedinin 148’e çıktığı görülmektedir XIX uncu yy da bilhassa Pîri Paşa Mahallesi musevi yerleşimi olmuş ve onbirbin gibi bir nüfusa ulaşmıştır Bu tarihte 13 Sinagog’un bulunduğu kayıtlardan anlaşılıyorsa da günümüze istimlak,cemaatin azalması,yangın gibi nedenlerle günümüze gelememiştir 1835 de Hahambaşılık Meclisindeki 60 delegenin 29’u Hasköy’den gelmekte iken bölgenin yavaş-yavaş terkedilmesi neticesinde bu sayı 1935 da 7’ye inmiştir 1950 den itibaren burada Yahudi nüfusu kalmadığından mevcut Sinagoglar teker teker terk edilmiş ve çoğu da yok olmuştur Hasköy’de bugün terk edilmiş olan birtakım giderleri zenginler ve hahambaşılık tarafından karşılanan bir takım hayır kurumları da vardı Fakir ve yetim çocuklar için yurtlar ,fakir ailelere yiyecek sağlayan kurumlar gibi Çıksalın Sinagogu XIX uncu yy ın ikinci yarısında inşa edilmiş olan bu bina Hasköy’de Yahudi Mezarlığına en yakın ibadethane idi Eğimli bir arazi üzerinde inşa edilmiş olan yapı iki katlı olup alt kat okul olarak kullanılmıştı İbadet mek’anı olan üst kat ise semerdan çatı altında tonoz örtülü idi 1950 li yıllarda terk edilmiştir Parmakkapı Sinagogu Hasköy,Kiremitçi Ahmet Sokağındaki bu yapı 1804 yangınında yanmış ve Hahambaşılığın müracaatı üzerine 6 Ekim 1804 tarihli fermanla tamirine izin verilmiş ve eski ölçülerine uygun olarak yeniden inşa edilmiştir Yalnız değişiklik çatıda olmuş ahşap olan üst örtü yerini karğir tonoza bırakmıştır Cemaat yokluğu yüzünden kapatılmıştır Esgher Sinagogu İnşa tarihi bilinmeyen bu Sinagogun mimari yapısına bakarak 19 uncu yy ın ilk yarısına ait olduğunu söyleyebiliriz Deniz kıyısına yakın bir yerde inşa edilmiş olan bu mabedin gizli bir tünelle Hasköy’ün iç mahallelerine bağlı olduğu rivayet edilirdi Hahambaşılığın 28 Temmuz 1948 tarihli bir raporundan anlaşıldığı üzere zift deposu olarak kullanılmak üzere Suphi ismindeki bir şahısa devredilmiş ,daha sonra da dökümhane olarak kullanılmıştır Haliç sahil düzenlemesi sırasında dört duvarı kalmış olan bu yapı korumaya alınmış bir müddet sonra bu duvarlar da yıkılarak binadan günümüze hiçbir iz kalmamıştır Karayim (Kal Ha Kadoş Be Muşta Bene Mikra) Sinagogu Hasköy’de Mahlul Sokak No 4 dedir Karay Musevilerine ait olan bu Sinagog’un tarihi Bizans devrine kadar inmektedir Hz Davud’un "![]() ![]() yer altının engin derinliklerinden sana sesleniyorum ey Tanrım" (Mezmur/130) sözünden esinlenerek yer seviyesinin altında inşa edilmiştir XVI ıncı yy da harap olduğunu yazılı kaynaklardan öğrendiğimiz bu Sinagog 1729 da Kırım Karayimlerinin yardımlarıyla yeniden inşa edilmiştir 1774 de büyük bir yangın geçirmiş bu sefer de II Abdülhamit’ten alınan ferman ile tamirine geçilmiş,Mısır ve Kırım Karayları maddi destekleri ile inşaat geçilmiş ve 1780 de hizmete girmiştir Cemaatin azalmasından dolayı sadece bayramlarda ve özel günlerde açıktır Yüksek bir bahçe duvarının içinde kalan Sinagog binası iki katlı ve üzeri ahşap üzerine kiremitle örtülü bir çatıya sahiptir Sinagog’un kuzey cephesinde "Kadınlar Mahfeline " çıkan ikinci bir kapısı vardır Teva ibadet mekânının ortasındadır Güney duvarında ise "Ehal" bulunmaktadır İç mekan diğer Sinagogların hiçbirinde görmediğimiz bir nevi ipakten duvar kağıdı ile kaplıdır Orta meânın üzeri yine duvar kağıdı ile kaplı düz bir tavan şeklindedir Dikdörtgen pencerelerden içeriye bol ışık girdiği için içerisi çok aydınlıktır Avlu’nun zemini kare şeklinde taş kaplamadır Bu iç avlunun sağ tarafında avlu duvarına gömülmüş,mermerden ve yuvarlak kemerli kitabeler bulunmaktadır Bu kitabelerde buraya bağış yapanların isimleri ve onarımlar yazılıdır Maalem Sinagogu Keçeci Piri Mahallesi Harap Çeşme Sokağındaki bu Sinagog 1905 de yanmış ve yenilenmiştir Dışarıdan geniş ve yüksek bir bahçe duvarının çevrelediği bina, küçük dikdörtgen bir yapıya sahiptir Maalemi diğer Sinagoglardan ayıran bir takım özellikleri vardır Bunlardan en önemlisi Ehal’i’ güneye bakacak şekilde olması lazım gelirken güney-kuzey yönüne yerleştirilmiş olmasıdır Bunun da nedeni 1804 ve 1832 de tamirlerinde Osmanlı Devletinin hassa mimarları tarafından gerçekleştirilmesi olabilir III Selim devrindeki Ekim 1804 onarımının mimarı Hassa başmimarı İbrahim Kâmi Efendi,1832 de II Mahmud dönemi tamirinin de mimarı Abdülhalim Efendidir İbadet mekanını örten kırma çatı altındaki kubbe ,kadınlar mahfelindeki kafesler Osmanlı üslubundadır Sinagog’un 1912 deki Hahamı Abraham Mazaltop’dur b) Galata ve Beyoğlu’ndaki Sinagoglar Galata ve Pera XIX uncu yy dan itibaren Musevi yerleşimindeki yoğunluk,ticaret ve sosyal yaşam bakımından Balat-Hasköy yerleşiminin yerini alarak daha ziyade Eskenaz’ların rağbet ettikleri bir bölge olmuştur 1915 tarihli David Trietcsh "O Juden der Türkei" isimli kitabında İstanbul’da on bin kadar Eskenaz Musevisinin yaşadığını ve bunların büyük bölümünün de Galata ve Pera’da ikamet ettiğini yazar Hahambaşılık Makamı da 1909 dan beri Beyoğlu Yemenici Sokakta hizmet vermektedir Aşkenaz Sinagogu Beyoğlundu Yüksek Kaldırımda olan bu Sinagog Avusturya kökenli Eskenazlar tarafından projesi Mimar Gabriel Tedeschi’ye yaptırılmıştır Bir Avusturya Musevisi olan Herman Goldenberg inşaata büyük maddi katkılarda bulunmuştur İstanbul’daki üç Eskenaz Sinagogundan birisidir Açılışı 23 Eylül 1900 Pazar günü Hazzan Valdovski’nin okuduğu dualar ve Adolf Rosenthal’in Türkçe ve Almanca konuşması ile açılışı yapılmıştır Sefer Tora’ların Ehal’e yerleştirilmesi sırasında ise Avrupa usulü,fakat Musevi geleneğinde olmayan şampanyalar patlatılmıştır Törene katılanlar arasında Avusturya-Macaristan Büyükelçisi Baron de Kalaci’de vardır Avrupa tarzı bir dış cephesi olan bu yapı 60 000 Franka mal olmuştur Dış cephede ikinci kat adeta bir Avrupa kilisesi cephesine benzeyen ortada büyük iki yanda daha küçük kemerlidir Bu kemerlerin alt tarafında dikdörtgen üst kısımlarında da gül pencereler açılmıştır Bunların üzerinde ise doğu avrupa tarzında kubbeler bulunmaktadır Abanoz ağacından el işinden Pagoda şeklinde yapılmış olan Ehal ve Teva’yı Carl Carlmann 21 Eylül 1904 de ölen karısı Rachel’in anısına yontucu Fogel’e yaptırmıştır 400 kişi alabilen bu Sinagog’un iki yandaki balkonlarında kadınlar mahfeli dairevi şekilde olmakla beraber sadece ön cephesinde oturma yerleri bulunur Orta mekanın üzerini örten kubbe’nin kasnağındaki pencerelerden içeriye ışık girmesi sağlanmıştır Kal de Los Frankos (İtalyan Sinagogu) Kuledibinde Şahsuvar Sokaktadır 1862 de İtalyan Musevi Cemaati ilk olarak Karaköy Zülfaris sokaktaki bir bina satın alarak burasını Sinagog olarak kullanmaya başladılar Bu binanın yıkılması üzerine bu sefer Bitpazarında bir binayı kiraladılar Burası küçük ve cemaata uzak olduğu kısa bir müddet sonra boşaltıldı ve Küçük Hendek Sokakta bir bina kiralandı Cemaat kendi yerleri olan bir yere yerleşmek istediğinden Yönetim Kurulu Şahsuvar sokakta bir arsa satın aldılar ve gerekli izinler büyük zorluklarla alındıktan sonra inşaata başlandı ve 1886 da Sinagog ibadete açıldı İtalyan Sinagogunda Cumartesi günleri Meftirim Korosu uzun yıllar konserler verdi ve burası adeta bir konservatuara dönüştü Cuma akşamları verilen vaaz ve konferanslar için de İstanbul Musevilerinin uzun yıllar kültür ve irfan ocağı oldu Birçok hatip İtalyan Sinagogunda ahlak ve din konularında konferanslar vererek burasını bir felsefe ocağı haline de getirdiler İtalyan Sinagogunun iç ve dış mimarisi eklektiktir İçteki geniş pencereler klasik sinagog formuna uymaz Ayrıca Ehal’in bulunduğu yerde mermerden iki sağır sütuna oturan yuvarlak kemer ve üstündeki sivri sağır kemeri ve içteki süslemeleri ile Osmanlı etkisini gösterir Ehal’in tam üzerinde vitraylı bir gül pencere bulunmaktadır Oturma sıraları Ehal’in iki yanına teker sıra olarak yerleştirilmiştir Kadınlar mahfelini taşıyan balkonu korint başlıklı sütunlar taşımaktadır 1980 de tamirden geçen Sinagog halen cemaate hizmet vermektedir Kenesset Sinagogu Galata Büyük Hendek Caddesindeki Apollon Sineması 1923 de kiralanarak süratli bir çalışma ile Sinagog’a dönüştürülmüş 18 Mart 1923 de açılışı yapılmıştır Balkan Savaşı sırasında Edirne’den İstanbul’a göç etmiş Musevilerin Maftirim Korosu her Cumartesi ayininde burada ilahi ve mezmurlar okudular 59 yıl hizmette bulunan Kenesset İsrael Sinagogu uzun süre cenaze merasimlerine tahsis edilmişti 1982 de binanın sahipleri ile çıkan bir ihtilaf sonucu hizmete kapatıldı Neve Şalom Sinagogu Beyoğlu Kuledibinde Büyük Hendek Caddezi üzerindedir İstanbul’un en büyük sinagogu olan bu binanın adı "Barış Vahası" anlamındadır Bir iddiaya göre XV inci yy da Seferadlar tarafından yapılmış olan Aragon Sinagogu yıkılmış ve yerine Birinci Kız Musevi İlkokulu yapılmıştır Bu Okulun spor salonunun 1937 de gerekli izinler alınmadan Sinagoga dönüştürülmesi birtakım olaylara neden olmuştur Cemaat Başkanı Marsel Franko İbadethaneyi Roş Aşena bayramına (Musevilerin Yeni Yıl kutlaması) yetiştirmek için Milli Eğitim Müdürlüğünden gerekli izinleri almadan inşaatı tamamlamış,fakat izinsiz yapıda yapılan değişiklik üzerine Milli Eğitim Müdürlüğü durumu Başbakanlığa iletir ve cemaata okulun tekrar eski haline getirilmesi için İstanbul Valiliğince iki yıllık bir süre tanınır Bunun üzerine de Marcel Franko görevinden istifa eder Okul olarak kullanılan ana bina tekrar eski durumuna getirilir ve içeriye Lakerdacı Sokağından giriş verilir Binanın tören salonunda bir gardrop "Ehal" e dönüştürülür İbadet günleri de Şişhanedeki Sarı Madam’ın kahvesinden getirtilen iskemlelerle salon kullanılmaya başladı Bir müddet sonra Beyoğlu’ndaki Musevi nüfusun artması ve çevredeki Sinagogların bu artan nüfusun ihtiyacını karşılayamadığı gerekçesiyle bu sefer muntazam bir program düzenlenir Bir inşaat komitesi kurulur, devrin ünlü İtalyan Mimarı Denari’ye proje hazırlattırılır fakat bu sırada Teknik Üniversite mezunu iki Musevi genci olan Elio Ventura ile Bernard Motola kendileri de altı aylık titiz bir çalışma sonucunda bir proje hazırlayıp Komiteye sunarlar ve onların projeleri kabul edilir Gerekli izinler alındıktan sonra 1949 da inşaata başlanırsa da bir yıl sonra para sıkıntısı yüzünden durma noktasına gelinir bunun üzerine komisyon üyelerinin borç verdiği 50 000 Tl gibi devrinde büyük bir meblağ olan para ile inşaat tamamlanır ve toplam maliyeti 300 000Tl yi bulur Böylece 25 Mart 1951 Pazar günü büyük bir tören ile Hazzan İzak Maçaro’nun "Baruh Aba" duasıyla Sinagog ibadete açılır Sinagog’a o sıralarda Büyük Hendek Caddesindeki dar bir aralıktan girilip çıkılabiliyordu 1952 de ön tarafındaki binalar satın alındı ve cephe sokağa açıldı Bu tarihten sonra Hahambaşıların İs’ad törenleri,İstanbul’un en büyük Sinagogu olarak kabul edilen bu ibadethanede yapıldı 6 Eylül 1986 Cumartesi Sabah ayininde bir grup terörest tarafından saldırıya uğrayan Sinagogda 23 kişi hayatını kaybetti Onarım için kapatılan Neve Şalom 20 Mayıs 1987 de tekrar ibadete açıldı 1 Mart 1992 de iki teröristin tekrar bombalı saldırısına maruz kalındı ise de bu kez can kaybı olmadan suçlular yakalandı Neve Şalom’a en büyük saldırı ise 15 Kasım 2003 tarihinde "Bar-Mitzva" töreni sırasında yapıldı ve büyük bir faciaya dönüştü Neve Şalom’un dış cephesi muntazam mermer kaplamalıdır Buradaki ortada büyük iki yanlarda ise ise küçük iki kapıdan dikdörtgen şeklinde bir giriş bölümüne,ağır ahşap kapılarla da esas ibadet mekanına geçilir Üç basamakla çıkılan Ehal tam karşıdadır Ehal ile Giriş kapısı arasındaki mekan sıralar halinde sabit oturma koltukları ile doldurulmuştur Orta mekanı örten ve 8 tonluk kristal bir avizeyi taşıyan büyük ve görkemli kubbe’nin statik hesapları Badin’e yaptırılmıştır Kartonpiyerlerini ise Garbis Usta hazırlamıştır Duvarların üst kısmındaki pencerelerin vitrayları Güzel Sanatlar Akademisinde çizilmiş,özel camları da İngiltere’den getirtilmiştir Hava akımını sağlamak için biri açık diğeri sağır yapılmıştır Balkon’daki amfi şeklindeki düzenlenmiş kadınlar mahfeline dikdörtgen şeklindeki giriş bölümündeki merdivenlerden çıkılır Or Hodeş Sinagogu 1897 de Hahambaşılığın "Galata ve Beyoğlundaki Polonyalı Musevilere ait bir mabet ve okullarının bulunmadığı " gerekçesiyle müracaatları olumlu karşılanmış ve gerekli izin verilmiştir Beyoğlu Bereketzade Mahallesi Zürefa Sokak’da arsa satın alınarak küçük bir Sinagog inşa edilmiştir Sinagog’un bir kısmı da küçük bir İhtiyarlar Yurdu olarak kullanılmıştır Daha sonra İstanbul’da Eskenaz nüfus azaldığından bina Sefaradlara tahsis edilmiş daha sonra da çevrenin yozlaşmasından ötürü terk edilerek Hahambaşılığın aldığı karar ile 1985 de satılmıştır Tofre Begadim Sinagogu Galata’da Felek Sokakta olan bu Sinagog Eşkenaz Terziler Birliği tarafından II Abdülhamit’in Terzisi Mayer Şönmen ve arkadaşlarının gayretiyle padişahtan izin alarak kurulmuştur Önce Bereketzade ile Banker (eski Kamondo) sokakları arasındaki arsa Mois Eskenazi ve Mayer Şönman adına satın alınır ve Sultan II Abdülhamid’in 1893 tarihli fermanında belirtilen ölçüler içerisinde inşaata geçilir Gerekli para,Musevi cemaati sandığından ve Osmanlı Bankasından ve cemaatin zenginleri tarafından temin edilir 8 Eylül 1984 de ibadete açılır 1940-43 yılları arasında çoğunluğu orta sınıf esnaf ve sanatkarlardan meydana gelen cemaat Sinagogu tamamen doldurur hatta çok kimse dualara ayakta katılırmış 1944 de Sinagog yönetiminin ana direği olan Dr David Markus,arkadan Hazzan Mordehay Payuk’un ölümü üzerine cemaat Yüksekkaldırım Sinagoguna gitmeye başlar ve cemaat azalır 1980 li yıllarda Mois Eskenazi ile Mayer Şönman’ın varis bırakmadan ölmelerinden dolayı Vakıflar GenelMüdürlüğü ile Yüksek Kaldırım Eskenazi Sinagogu arasında mülkiyet davaları açılır Uzun süren bu dava neticesinde 21 Aralık 1983 de Sinagog Yüksek Kaldırım Eskenaz Sinagogu adına tescil edilir 1985 de önemli bir onarım geçiren Sinagog halen Eskenaz Cemaati İdarehanesi olarak kullanılmaktadır Zülfiridis Sinagogu Karaköy Meydanı Perçemli Sokağın köşesindedir Zülfiris Osmanlıca kökenli bir kelime olup "Zülf-Arus" yani gelin perçemi demektir Hahambaşılık kayıtlarında "Kal Kadoş Galata" ismi ile geçen bu Sinagog’un 1671 de varlığı bilinmektedir Bugünkü bina 1890 da Banker Kamondo ailesinin verdiği 2900 lira ile tamir edildi,Ehal etrafındaki mermer korkuluklar da Samuel Malki tarafından yaptırıldı 1904 de Galata Musevi Cemaati Başkanı Jak Leon "Musevi olan ve olmayan ziyaretçilere mahçup olmamak için" iç ve dış restorasyonunun yapılmasını sağladı ve 16 kişilik koronun okuduğu ilahilerle görkemli bir törenle tekrar hizmete girdi Zülfiridis’deki en önemli olaylardan birisi 24 Ocak 1909 da toplanan 86 deleğe ile Meşrutiyetin ilânıyla makamından istifa eden Hahambaşı Kaymakamı Moşe Levi’nin yerine yeni bir Hahambaşının seçilmesidir Uzun bir propaganda kampanyasından sonra beş adaydan biri olan Haim Nahim 74 oyla seçilerek "Osmanlı Hahambaşısı unvanını aldı 1968 de yeniden önemli bir tamir geçiren Zülfiridis için 1978 de cemaatin azlığından dolayı sadece Cumartesi günleri açık tutulması için karar alındı Bir müddet sonra "Minyan" ( bazı duaların okunabilmesi için gerekli olan 10 yetişkin erkek) okunamadığı için muvakkaten hizmete kapatıldı 2001 de Kamhi ailesinin maddi-manevi yardımları Naim Güleryüz’ün öneri ve tasarımlarıyla 500 Yıl Vakfı tarafından Kutlama Programı çerçevesinde " 500 Yıllık Huzurlu Yaşam Müzesi" olarak düzenlenip hizmete girmiştir Müzenin bahçesinde bulunan Heykeltraş Nadia Arditti’nin "Yükselen Ateş" adını verdiği anıt Balkan,Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale ve Gelibolu’da şehit düşen Türk-Yahudi askerlerin anısına dikilmiştir Şişli İlçesindeki Sinagoglar Beth Israel Sinagogu 1950 li yıllardan itibaren İstanbul’daki Musevi nüfus Nişantaşı ve Şişli semtlerine doğru ikametgahlarını değiştirmeye başlamışlardır Bu göçün neticesi olarak Şişli’de Sinagog sıkıntısı duyulmaya başlandı ve Beyoğlu,Şişli,Galata cemaati yönetim kurulu 1951 de Şişli Efe sokak’ta ,terkedilmiş olan 1920 li yıllardan beri garaj olarak kullanılan eski Şişli Sinagogunun yeniden ihyasına karar aldı Mimar Aram Deregobyan ve mimar Jak Pardo’ya proje ve inşaat havale edildi 25 Ocak 1952 de gerekli izinleri ve proje onayı alınan Sinagog’un temel atma töreni yapıldı ve aynı sene içinde iç dekorasyonu tamam olmadığı halde Roş Aşena ve Kipur bayramları burada kutlandı Sinagog’un kapısı üzerindeki "Kal Kadoş Beth Israel " yazısı Daragobyan’ın hattıdır Mabed’in içindeki kartonpiyer ve Ehal’in üzerindeki altı köşeli yıldız Onnik Cezarliyan’ındır Binanın cephesindeki sağlı sollu beşer kabartma taş ise "On Emir" i simgeler Kadınlar mahfeli Ehal’in iki tarafındaki balkonlarda olup buraya çıkan merdivenler evvelce içeriden iken bu sonra dışarıya alınmıştır 1961 de Sinagog’a ritüelik bir havuz olan "Mikve" eklendi Dikdörtgen şeklindeki orta mekanın üzeri gökyüzünü temsil eden mavi renkte tonoz ile örtülüdür Üç bölümden meydana gelen oturma yerleri ise,düğün ,bar mitza gibi törenlere katılan davetlilerin oturabilmeleri için çok sık yapılmıştır Dar’ül Aceze Binasının içindeki Sinagog Yoksul hasta ve yaşlıları barındıran bu hayır kurumu yapılırken din farkı gözetmeksizin içerisine küçük bir sinagog,şapel ve mescid yapılmıştır Sinagog 25 Mayıs 1903 Pazar günü görkemli bir törenle hizmete girmiştir Haham Hayim Nasi’nin açılış konuşmasından sonra Sefer Tora’lar Ehal’e yerleştirildi ve Hazzan Merkado Davila’nın okuduğu "Anoten Teşua" duası ile Sinagog ibadete açıldı 1990 da bir tamir geçiren sinagog halen Dar’ül Aceze’de hiç Musevi vatandaş olmamasından dolayı faaliyette değilse de varlığını devam ettirmektedir Sarıyer İlçesindeki Sinagoglar Boğaziçi’nin Anadolu yakasına yerleşim 19 uncu yy da yabancı elçiliklerin yazlık binalarının burada yapılanmasıyla hareketlenir Yeniköy deki Museviler de Adalarda olduğu gibi yazlıkçıdır Arnavutköy ve Bebekde ise küçük bir musevi topluluğunun olduğunu 1848 de ölen Haham Eliezer de Toledo’nun notlarından öğrenmekteyiz 1800 lerde Bebek’de mevcut oman bir Sinagog’dan bahsederse de bu mabet günümüzde yoktur Yeniköy Sinagogu Köybaşı Caddesinde küçük bir sinagogdur Musevi Banker Kamondo tarafından 1870 li yıllarda inşa ettirildiği söylenir Sokağa bakan dar cephesindeki kapının üzerinde yuvarlak kemerli üç penceresi onun da üzerinde kabartma olarak "Süleyman Yıldızı" bulunur Kadınlar mahfeli küçük bir parmaklıkla ayrılır balkon şeklinde değildir Ehal dolabı ise ahşaptır Cemaati yok denecek kadar az olduğu için sadece Cumartesi sabahları ve Bayram günleri hizmet vermektedir Beşiktaş İlçesindeki Sinagogolar Bu ilçedeki Ortaköy, yerleşim tarihi boyunca farklı kültürlerden ve dinlerden gelen insanların iç içe barış içinde yaşadığı bir yer olması bakımından önemlidir Buradaki Musevi yerleşimi Taşmerdiven,Karakaş ve Dere mahallelerindedir Evliya Çelebi Ortaköy’ün iki büyük yalısının Musevilere ait olduğunu söyler 1618 deki Bedesten ve 1891 deki Beşiktaş yangınlarından evsiz kalan birçok aile Ortaköy’e yerleşmiştir 1921 de Rusya’dan gelen Musevi göçmenlerde burada oturmaya başlamışlardır 1936 da nüfusu 16 000 olan bu semtte kayıtlara göre 700 Musevi ailesinin yaşadığı bilinmektedir Etz ha-Hayim Sinagogu Ortaköy,Muallim Naci Caddesindedir "Hayat Ağacı" anlamına gelen bu isim Bizans’dan beri birçok Sinogoga konmuştur 1707 de büyük bir yangın geçirdiğini 1707 tarihli tamirine izin verilen bir fermandan öğreniyoruz Ne yazık ki bina 1813 de tekrar yandı 12 Kasım 1825 tarihli fermanla onarımına izin verilen Sinagog tekrar yenilendi ve iki sütunun taşıdığı yuvarlak alınlıklı ve kemerli giriş kapısını Eliyahu ben Kamhi yaptırttı Ne yazık ki bu Sinagog’un kaderinde olan yangın onu bu sefer 1 Ekim 1914 de vurdu ve çıkan yangın sonucu kullanılamayacak bir duruma getirdi Bunun üzerine ibadet yanındaki "Midraş" denilen dini okulda icra edilmeye başlandı Günümüzdeki Sinagog ise burasıdır Bu yeni yapılanan Sinagog’un evvelce ahşap olan Ehal’ini 1977 de Viktorya Azuz kardeşi Avram Azuz’un anısına mermerden yaptırmıştır Esas Sinagog’dan günümüze sadece şimdi bahçede bulunan Ehal kısmı kalmıştır Bu Ehal Mermer ,korint başlıklı iki sütunun taşıdığı bir silme ve onun üzerinde üçgen arşitrav’dan meydana gelir Üsküdar İlçesindeki Sinagoglar Buradaki Musevi yerleşimi Üsküdar sırtlarındaki Dağhamam,Bağlarbaşı ve Kuzguncuk’da toplanmıştır Bir rivayete göre 1618 de Galata’da çıkan Veba salgınından kaçan Museviler buraya gelip yerleşmişlerdir Bir zamanlar Bellavista diye anılan Kuzguncuk Eskenazlar tarafından "Vadedilmiş Topraklar" a varmadan önceki son durak olarak kabul edilirdi İnciciyan’a göre,çok dindar olan bir kısım Museviler yaşlılıklarını burada geçirip burada ölümü beklemeyi tercih etmişlerdir Burada oldukça büyük bir Meşatlığın (Yahudi Mezarlığı) bulunması herhalde bu yüzden olmalıdır Beth Yaakov Sinagogu/Kuzguncuk Kuzguncuk’ta İcadiye Caddesindedir Aşağıdaki Sinagog diye bilinen bu yapıya, yıkılmış olan eski bir sinagog’un yerine 27 Temmuz 1862 deki bir fermanla yeniden yapılmasına izin verilmiştir 1983 de büyük bir onarım geçiren Sinagog’un tavanında kalem işi yapılmış İbranice yazılar ve çiçek dalları vardır Yüksekce bir bahçe duvarı ile sokaktan ayrılan bina iki katlı ve son derece sade bir yapıya sahiptir Sadece giriş kapısı iki sütunun taşıdığı üçgen bir alınlık ile binanın tek cephe süslemesidir Bahçesinde ise iki "Mitraş" (Dini okul) vardır Kuzguncuk Virane (Kal de Ariva) Sinagogu Kuzguncuk’ta Yakup Sokağındadır 1840 larda yapılan bu Sinagog Yahudi nüfusun azalmasından dolayı kapandı Edmond Benkohen ’in yaptığı mali yardım neticesinde onarılarak 22 Haziran 1980 de yeniden ibadete açıldı Sade bir yapıya sahip olan bu Sinagog’un giriş kapısı demirden olup etrafı marsilya tipi tuğlalarla çevrilidir Kapının üzerinde ise Süleyman’ın yıldızı altında kitabesi bulunmaktadır Ahşap Ehal’in önünde ,mekanın ortasında vaaz kürsüsü bulunur Oturma sıraları duvar boyunca dizilmiştir Kadıköy İlçesindeki Sinagoglar Avrupa-Asya ulaşımında önemli bir konumu olan Bağdat Demiryolları’nın başlangıç noktası olan Haydarpaşa ve civarına Musevi yerleşimi 19 uncu yy ın ikinci yarsındadır 1922 yangınından sonra semt sakinleri başka yörelere taşınınca Musevi nüfusta büyük bir azalma olmuştur Hemdet İsrael Sinagogu/Haydarpaşa Yeldeğirmeni,İzzettin Sokaktadır Beylerbeyi sırtlarndaki Dağhamam Sinagog’unun yanmasıyla bölgedeki Museviler yeni bir bina arayışına başladılar II Abdülhamid’in 14 Ocak 1896 ’daki fermanıyla Sinagog yapımına izin alındı,arsa bulundu ve kısa sürede inşaat bitirildi Sade bir mimariye sahip olan binaya giriş iki yandan mermer korkuluklu ve mermer basamaklı merdivenlerledir İki katlı cephe pencereleri alt katta dikdörtgen,üst katta ise ikizli yuvarlak kemerlidir Üçgen bir alınlık da cephe görünümünü tamamlar Bu çatının altında geleneksel Sinagog mimarisinde kullanılan dışarıdan görülmeyen,üstü çatı ile kaplı kubbe vardır 2000 altın liraya mal olan inşaatın büyük bir kısmı bağışlarla temin edilmiştir 3 Eylül 1899’da "Roş Aşena" bayramı ile hizmete giren Sinagog’un adı "İsrailoğullarının Şefkati" anlamındadır Yıldız Sarayı’nın mücevhercisi ve Hahambaşılık Meclisi üyelerinden Aron de Leon’un oğlu Jak tarafından sinagoga 100 altın lira değerindeki halen asılı bulunan kristal avize hediye edilmiştir Ehal’in mermer merdivenlerini İsak Roza yaptırmıştır Sinagog’un ilk Hahamı Menahem Farhi’dir Adalar İlçesindeki Sinagoglar Marmara Denizindeki Adalar Bizans devrinde İstanbul’un sürgün yeriydi Yüzyılın başından itibaren İstanbul’da ikamet eden Musevilerin yazlık yerleşimleri olmuştur Hesed Le’Avraam Sinagogu /Büyükada Büyükada Pancur Sokaktadır 1900 lü yıllarda Büyükadaya sayfiyeye giden Musevilerin ihtiyacını karşılamak için Avram Arslan Efendi’’in hibe ettiği arsası üzerine inşa edilmiştir Bu yüzden de Mabede "Avram’ın İyiliği" anlamına gelen ismi konulmuştur Or ha-Hayim Hastahanesinin mimarı olan Gabriel Tedeschi’nin çizdiği projeyi Behor Parali uygulamıştır 1 Eylül 1904 de Hahambaşı Moşe Levi tarafından yapılan açılışta her taraf Türk bayrakları ile süslenmişti İki yandaki mermer korkulukları olan bir merdivenle ana mekâna çıkılır Cephedeki iki katlı pencereler ile bir sinagog’dan ziyade Büyükada köşklerini anımsatan bir görünümü vardır Sinagog’un iç mekanı geniş pencerelerden giren ışık ile oldukça ferahtır Üç mermer basamakla çıkılan Ehal’in bulunduğu ahşap dolabın etrafı taştan sivri bir kemerle çevrilidir Ehal’in bulunduğu duvarın üst kısmında yuvarlak pencere içinde vitraydan "Süleyman Yıldızı" işlenmiştir Kadınlar mahfeli klasik Sinagog mimarisinde olduğu gibi sütunlara oturan bir balkondadır Beth Yaakov Sinagogu/Heybeliada 1940’ lı yıllarda yazlıkçı Musevi ailelerinin Heybeliada’ya gelmeleri ile burada bir Sinagog zorunluluğu doğdu Kuyu mahallesi Orhan Sokak’daki 698 metrekarelik arsa 1947’ de satın alınarak devrin milletvekillerinden Salamon Adato’nun desteği ile yasal izinler alındı ve inşaata geçildi Sinagog’un 10 Haziran 1956 da açılışı yapıldı |
| | |
| |
| Etiketler |
| bilgi, hakknda, stanbul |
| Seçenekler | |
| | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| İstanbul Şehir Üniversitesi Hakkında Bilgi | SeLeN | Üniversiteler | 0 | 05-10-2010 22:35 |
| İstanbul/Eyüp/Ağaçlı köyü hakkında | TASDELEN | İstanbul Tanıtımı | 0 | 30-09-2010 23:26 |
| İstanbul Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü Hakkında Bilgi | SeLeN | Üniversiteler | 0 | 08-08-2010 18:37 |
| Bakırköy İstanbul Hakkında Bilgi | NeslisH | İstanbul Tanıtımı | 0 | 13-04-2009 20:02 |
| İstanbul Hakkında Genel Bilgi | ASİ MARDİNLİ | İstanbul Tanıtımı | 0 | 01-04-2009 23:03 |