FrmArtuklu

FrmArtuklu

Kaliteli Paylaşımın Adresi


Go Back   FrmArtuklu > (¯`·.(¯`·.Forum Artuklu Duyurular.·´¯).·´¯) > Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü



Deneme, Sohbet, Makale ve köşe yazısı örnekleri verir misiniz?

Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü icinde Deneme, Sohbet, Makale ve köşe yazısı örnekleri verir misiniz? konusu , Makale, deneme, sohbet ve köşe yazısı türlerine örnek verir misiniz?...

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Seçenekler
Alt 22-02-2012   #1 (permalink)
Kayıtsız Üye
Standart Deneme, Sohbet, Makale ve köşe yazısı örnekleri verir misiniz?

Sponsorlu Bağlantılar


Makale, deneme, sohbet ve köşe yazısı türlerine örnek verir misiniz?

 


Konu SeLeN tarafından (22-02-2012 Saat 19:54 ) değiştirilmiştir.
  Hızlı Cevap
Alt 22-02-2012   #2 (permalink)
Standart Cevap: Deneme, Sohbet, Makale ve köşe yazısı örnekleri verir misiniz?


DENEME ÖRNEĞİ

Elinde kocaman boyundan büyük valizleri vardı.. çok uzak ülkelerin kokusunu da getirmişti valizinde. bu izbe motelde bir gece kalmalıydı.ertesi sabah mis kokulu carsaflarda hayal etti kendini..etraftaki keskin rutubet kokusuna alısmıstı burnu artık hayal ettigi yemek kokuları ve lavantalı carsaf kokuları geliyordu uzaktan.. yatagında rahatsızca döndü..bütün gün araba kullanmıstı.. ve bu lanet yerde dus alabilecegi sıcak su bile yoktu..uzaktan gelen tren düdüklerini duyuyordu.. içlerinden biri yakınlastı,dönen tekerleklerden cıkan ıslık sesini bile duyabiliyordu.. bacasından cıkan buharla odanın camları bugulandı.. sanki hemen odanın yanından geciyor gibi hafifce bi sallamıstı..
.............................. .............................. ............... ..........
yarını düşlüyordu..otel adını ve numarasını söylemişti aksamdan.. sabah geldiginde anahtarı bulabilsin diye resepsiyona bırakmıstı anahtarı. aslında uyuyamayacaktı tüm organları agrıyordu..burası alısmadıgı kadar sıcaktı avuçlarının terledigini hissetti..heyecanlanıyordu.. ama O da en az benim kadar heyecanlıdır diye düşündü.. sabah olacaktı O gelecekti.. belkide uyuyormus gibi yaparım diye düşündü.. beni öperek uyandırsın.. uzun sarı saclarını yüzümde hissedeyim.. ve nefesini kulaklarımda..
evet beni uyuyor sansın.. cünkü uyuyamayacaktı heyecandan.. O da bütün gece calısmıstı.. belkide ikisi uyurlardı..
yüzünde kocaman bir gülümsem olustu.. evet belkide cok yorgun olacaktı ikiside.. ama yorgunlukları geciciydi birbirlerini görünce bişi kalmazdı..
.............................. .............................. ............... .........

sabah oluyordu.. gökyüzüne vuran ilk kızıllıklarla birlikte gözleri agırlasmaya baslamıstı.. az kaldı diye gecirdi içinden.. acık kalan camdan içeriye giren meltem kokusu,deniz kokusu onun gelecegini haber veriyordu sanki..perdeler ucustu hafifce,içeriye yeni dogan günün heyecanını daha cok doldurmak istercesine..

ve gözleri kapandı yorgu adamın.. ellerini sevdiginin tutması için acık bırakmıstı...
SeLeN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Alt 22-02-2012   #3 (permalink)
Standart Cevap: Deneme, Sohbet, Makale ve köşe yazısı örnekleri verir misiniz?


KÖŞE YAZISI ÖRNEĞİ


Başak Ergenekon

DİKKAT KEDİ VAR
Uzun bir aradan sonra nihayet evime döndüm. Belki erkekler değil; ama
bayanlar dönüşlerin ardından evi düzene sokmak için neler yaşandığını
gayet iyi bilir. Dip bucak temizlik olayına girişilir, çamaşır yıkanır,
ütü yapılır, akşama da pestil gibi yatılır.
Benim de tüm bu işlemlerim bittiğinde gece yarısını geçiyordu. Bütün
gün havalansın diye açık bıraktığım pencereleri tek tek kapatıp uyku
pozisyonuna geçme halindeydim. Hem çalışma hem de misafir odası olarak
kullandığım odanın kapısını açıp da ışıkları yakınca yatağın üstüne gayet
güzelce kurulmuş üç tane kedi yavrusu gördüm. Anlık karşılaşma sonucunda
onlar da en az benim kadar korktu. Bir an ne yapacağımı şaşırdım.
Aslına bakarsanız birbirlerine sokulup bir topak halini almalarıyla o kadar
sevimli ve rahat görünüyorlardı ki hiç dokunmadan kapıyı tekrar
kapatmayı ve sabaha kadar onları huzur içinde bırakmayı; ertesi günde ne
yapacağıma karar vermeyi düşünmedim değil. Fakat yavrucuklar benden ve
birden yanan ışıktan o kadar ürkmüşlerdi ki fırlayıp odanın içinde tiz
miyavlamalar eşliğinde koşuşturmaya başladılar.
Bir tanesi kendi becerisiyle odaya girdiği yolu bulup tekrar pencereden
çıkmayı başardı. Öteki de çeşitli sağa sola çarpışlar ve zıplayışların
ardından yönünü kabataslak çıkarttı ve kardeşi gibi pencereden dışarı
salınarak odayı terk etti.
Ben ve kar tanesi beyazlığında olan panik atak kedi yavrusu, bir süre
daha odanın içinde köşe kapmaca oynayarak değişik bir arbede yaşadık.
Yavru pisi, bir türlü doğru yolu bulamadığı gibi kendine zarar da
veriyordu. Baktım bu iş böyle olmayacak yardım elimi uzatayım dedim.
Ensesinden tutmam gerektiğini bildiğim halde onu yakalamak o kadar zor oldu ki
ancak minik vücudunun alt kısmından tutup ona zarar vermeyecek bir
pozisyonla kaldırabildim. Ben tutarken sürekli tıslıyor ve çırpınıyordu; ama
güvende olduğuna emin olana kadar yere indirmekten sakındım.
Eve geri girdiğim an canımın acısı başladı. Sağ koluma bir baktım,
dirseğimden aşağısı savaştan çıkmış gibi. Tırmalanmadan delik deşik olmuş
ve kanıyor. Sanırsınız ki biri beni öldürmek için kovalarken
çalılıkların arasına düşmüşüm, can havliyle de oramı buramı parçalamışım. Kedi
kedi değil panter mübarek… Tipine baksanız kale almazsınız, zira el kadar
bir şey. Ön pati tırnaklarıyla avucumun içini kazırken arkalar da boş
durmamış ve kolumun bileğimden dirseğime kadar olan bölümünde kazı
çalışmalarına devam etmiş…
Hemen kolumu iyice köpürttüğüm bol sabunlu suyla yıkadım; ardından da
bir şişe kolonyayı, resmen saldırıya uğrayan, koluma boca ettim. Bu tarz
sağlık konularında olabildiğince pimpirikli olan ben, vakit uygun olsa
hastaneye gideceğim. Gecenin bir yarısı kedi besleyen bir dostumu ve de
ne kullanmam gerektiğini bilebileceğini düşündüğüm başka bir arkadaşımı
da arayıp yataktan fırlatarak gerekli talimatları aldım ve bir şekilde
uyumayı becerdim. Sabah da ilk işim bir eczaneye kendimi atmak oldu.
Bu konuda en az 10 yıllık birebir ve daha uzun yıllar da kendi ilgi
alanım olduğu için tecrübesi olan ben, beslemiyor hatta uzak duruyor olsak
bile hayvanlara nasıl davranmamız gerektiğini ve de istenmeyen
durumlarla karşılaşıldığında uygulamamız gereken ilk yardım kurallarını
öğrenmemiz gerektiğini bir kez daha fark ettim. İlk yardım sadece ev ve trafik
kazalarını, doğal afetleri içermiyor. Arı ve böcek sokmaları,
ısırılmalar, tırmalanmalar, zehirlenmeler ve hatta çiftelenmeler, gagalanmalar…
Tabii tüm bu riskler onların sevilmeyeceği anlamına asla gelmez.
Hayvanları sevmeyenin insanları da sevemeyeceğini düşünenlerdenim. Onları
beslemek; sevgisiyle yoğrulmak inanılmaz güzel. Sosyalleşme süreci ve ruh
sağlığı açısında da oldukça faydalı bence. Yaşanan bağı ve hayatınızı
ne kadar güzelleştirebileceklerini çok net biliyorum; çünkü iki tane
dünya tatlısı köpeğim var. Onlarla konuşmak, oynamak, dolaşmak, yüzmek…
yerine başka hiçbir şey koyamayacağım mutluluk ve huzur veriyor bana.
Fakat hayvan sevmek de beslemek de bilgi gerektiriyor. Sorumluluğu çok
ağır olan ve hayatınızda pek çok değişiklik, aynı zamanda da fedakârlık
yapmanız gereken durumlar sıkça ortaya çıkıyor. Sabır ve hoşgörünün
zirveye vurduğu bir bağ oluşuyor aranızda. Ama size duydukları karşılıksız
sevgi tüm bunları ört bas etmeye değiyor.
Bir bebeğe bakmak, bir çocuğu eğitmek ve sağlıklı bir şekilde büyütmek
kadar meşakkatli bir durum aslına bakarsanız hayvan sahibi olmak.
Üstelik çocuklar zaman içinde büyüyüp kendi başlarının çaresine bakar konuma
gelebiliyorlar. Onun için sürekli iç içe olduğumuz hayvanlarla ilgili
durumlarda da, en azından kendi başımıza yapabileceklerimiz kadarıyla,
ilk yardımı öğrenmekte fayda var. Hem kendiniz, hem de aynı havayı
soluduğumuz hayvan dostlarımız için…




MAKALE ÖRNEĞİ

BEŞ KURUŞLUK MALİYETİ DAHİ OLMAYAN TEBESSüMüN HİKAYESİ

Küçük kiz,hüzünlü bir yabanciya gülümsedi. Bu gülümseme adamin
kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava icinde yakin
geçmiste kendisine yardim eden bir dosta tesekkür etmedigini
hatirladi.Hemen bir not yazdi,yolladi.
Arkadasi bu tesekkürden o kadar keyiflendi ki,her ögle yemek yedigi
lokantada garson kiza yüklü bir bahsis birakti. Garson kiz ilk defa
böyle bir bahsis aliyordu.Aksam eve giderken,kazandigi paranin bir
parçasini her zaman köse basinda oturan fakir adamin sapkasina birakti.
Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki...iki gündür bogazindan asagi
lokma geçmemisti. Karnini ilk defa doyurduktan sonra,bir apartman
bodrumundaki tek odasinin yolunu islik çalarak tuttu. Öyle neseliydi
ki, bir saçak altinda titreyen köpek yavrusunu görünce,kucagina
aliverdi.
Küçük köpek gecenin sogugundan kurtuldugu için mutluydu. Sicak odada
sabaha kadar kosusturdu.Gece yarisindan sonra apartmani dumanlar
sardi.Bir yangin basliyordu.Dumani koklayan köpek öyle bir havlamaya
basladi ki,önce fakir adam uyandi, sonra bütün apartman halki...
Anneler,babalar dumandan bogulmak üzere olan yavrularini kucaklayip,
ölümden kurtardilar ...
Bütün bunlarin hepsi,bes kurusluk bile maliyeti olmayan bir
tebessümün sonucuydu.
MUTLU BiR GÜLÜMSEYiSiN YERiNi HiÇ BiR TATLI SÖZ TUTAMAZ
SeLeN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Alt 23-04-2012   #4 (permalink)
Kayıtsız Üye
Standart Cevap: Deneme, Sohbet, Makale ve köşe yazısı örnekleri verir misiniz?


Sohbet yazısını bulamıyorum. Madem yok neden yazıyosunuz
  Hızlı Cevap
Alt 23-04-2012   #5 (permalink)
Standart Cevap: Deneme, Sohbet, Makale ve köşe yazısı örnekleri verir misiniz?


Sohbet (Söyleşi)

Bir yazarın gündelik yaşam, insan, sanat ve edebiyatla ilgili bir konu hakkındaki düşüncelerini, sanki karşısında okuyucular varmış da onlarla sohbet ediyormuşçasına sıcak ve içten bir anlatımla dile getirdiği yazılara “sohbet” denir
.



Sohbet sözcüğü, dilimize Arapçadan geçmiştir
. Sohbet türündeki yazılara “söyleşi” de denmektedir.



Gündelik yaşamda insanı ilgilendiren hemen her şey sohbetin konusu olabilir
. Sohbet yazarı bir anısını, bir sanatçı arkadaşını, onun eserleri hakkındaki değerlendirmelerini, okuduğu bir dergi ve kitap hakkındaki düşüncelerini, izlediği bir sinema veya tiyatro hakkındaki yorumlarını, gündelik yaşamında gözüne takılan şeyleri okuyucularıyla paylaşır.


Sohbet türündeki yazıların deneme, makale, fıkra gibi diğer türlerden ayrılan yönü konunun işlenişinde, anlatımındadır
. Okuyucu, sohbet türündeki bir yazıyı okurken bir anda yazar tarafından kuşatıldığımızı, yazarın çekim gücünün etkisine girdiğimizi hissederiz. Sanki yazar ete kemiğe bürünür, karşımıza geçer, bizimle konuşur, bize sorular sorar. Azıcık dikkatimiz dağılsa, ses tonunu yükseltir, kaşlarını çatar, suratını ekşitir. Okuyucunun ağzından sorular sorar, bu soruları yine kendisi cevaplar. Okuyucuya “….. sizce de öyle değil mi?”, “…. siz de böyle düşünmez misiniz?” gibi sorular sorarak okuyuculardan onay bekler.



Yazar, ele aldığı konu ya da kişiyle ilgili düşüncelerini açıklarken bir bakarsınız öfkesinden köpürür, bir bakarsınız çok beğenmiştir, neşelenir, gülümser
. Sohbet türündeki yazılarda belli bir heyecan, canlılık, çekim gücü vardır. Sanki yazar karşımıza geçmiş, ellerini kollarını kullanarak, kaşını gözünü oynatarak, ses tonu yükseltip alçaltarak, heyecanlı bir şekilde konuşmaktadır. Öyle ki, karşımızda konuşan kişi sanki yazar değil de kırk yıllık yakın bir arkadaşımız yahut dostumuzdur. Yazarla okuyucu arasında böylesine bir yakın ve içten bir bağ kurulur.



Sohbet yazarları kültür, sanat, edebiyat, felsefe gibi alanlarda zengin bir birikimi olan kişilerdir
. Ele aldığı konuyu fazla derine inmeden, kanıtlama endişesi taşımadan, âdeta okuyucularla dertleşiyormuş gibi içten anlatır. Konunun ağırlaşmaya başladığı, okuyucunun sıkılmaya başladığını düşündüğü anda bir espri yaparak, bir nükte söyleyerek, bir fıkra anlatarak okuyucunun ilgisini canlı tutmayı başarır. Düşüncelerini kimi zaman bir atasözü söyleyerek, bir vecize söyleyerek, bazen de ünlü bir düşünürün sözleriyle pekiştirir. En sıkıcı, en ağır konular bile usta bir sohbet yazarının kalemiyle şekillenince neşeyle, keyifle okunan bir yazı haline dönüşür.



Sohbet türündeki yazılar gazete ve dergilerde yayımlanır
. Bu yazılar daha sonra bir kitapta toplanabilir. Sohbet türündeki yazılar üç-beş sayfalık kısa yazılardır.

Sohbet Türündeki Eserler

Sohbet türündeki eserlerin sayısı oldukça azdır
. Edebiyatımızda sohbet türüne örnek olarak şu eserleri verebiliriz:



Nurullah Ataç, “Söyleşiler”




Şevket Rado, “Eşref Saat”




Ahmet Rasim, “Ramazan Sohbetleri”




Suut Kemal Yetkin, “Edebiyat Söyleşileri”




Melih Cevdet Anday, “Dilimiz Üstüne Konuşmalar”


Sohbet Türü Örnek Metinler

BEZENMEK

Bilmem ben kendime çekidüzen vermesini, derviş gibiyimdir. Berbere uğramaya üşenip sakal bir karış, saçlar öylesine, günlerce dolaştığım olur. Bir Mehmet Beyimiz vardı, çoktan öldü, rahmet dilemiş olacak, hatırlayıverdim. Tanışır, konuşurdum ama, adımı hiç mi merak etmemiş, yoksa unutu mu vermiş, nedir? Bir gün benim için: “Hani saçı sakalı akar gibi bir adam geliyor buraya, o işte.” demiş, duyanların hepsi de anlamışlar ben olduğumu. Bana da söylediler, hoşuma gitti, doğrusu tam bulmuş rahmetli. Çamurdan kaçınmayı bir türlü beceremem; çoraplarım hep düşer; yakamla boyun-bağımın biri bir yandadır, biri bir yanda; cigara külüne bulanmışım, ona da aldırmam… Dedim ya, derviş gibiyimdir.
Eee! Ne yapalım? Fikir adamıyım, bilim adamıyım ben; derin derin düşüncelerimden çıkıp da süslenmeye, dış güzelliklerle uğraşmaya ayıracak vaktim mi var benim? Okuyup okuyup da içimi bezeyeyim, kafamı donatayım, yeter bana. Ama görenler beni beğenmeyeceklermiş, varsınlar beğenmesinler! Öyle görünüş düşkünü kimselerin diyeceklerinden bana ne? Ben geçici şeylerle, istedik mi çıkarıp atabileceğimiz şeylerle değil, bizim ta içimize işleyen, benliğimizi yoğuran meziyetlerle övünen insanlardanım; onlarla yetinmeyip bir de dışa bakanlar uzak olsunlar benden, onlarla düşüp kalkmayı ister miyim ben?

Bilirsiniz beni, bilirsiniz de inanmazsınız bu son dediklerime. Saçımın sakalımın akar gibi olduğu, benim kendime çekidüzen vermesini bilmediğim doğrudur ama övünülecek şey mi bu? Süslenmek, bezenmek elimden gelmez ama süslenmeyi, bezenmeyi kötülemeye kalkanlara pek kızarım. Adam dediğin üstüne başına da bakmalıdır; yalnız temiz giyinmesi de yetmez, kendine yakışacak şeyleri bulmalı, güzel olmaya, kendini bezendirmeye çalışmalıdır.

Güzel olmak… “Ya yaradılışından güzel değilse?” demeyiniz, en çirkin, en biçimsiz insanlar dahi, biraz zevkleri varsa, o çirkinliklerini, biçimsizliklerini örtmenin, başka güzelliklerle karşılarındakilere unutturmamanın bir yolunu bulurlar. Süslenirler, bezenirler, öylelikle olsun kendilerini karşılarındakilere şirin gösterirler.

“Ben yaradılışımdan güzel değilim” deyip de boynunu bükmek olur mu? Medeniyet dediğiniz, bir bakıma, tabiatla savaşmak, tabiatı olduğu gibi bırakmayıp düzeltmek, insanoğlunun istediği hale getirmek değil midir? Öyle olunca insanlar arasındaki çirkinlikleri de: “Ne yapalım? Öyle doğmuş onlar!” deyip çirkin bırakamayız, onları da elimizden geldiğince güzelleştirmek borcumuzdur. Bittabi kendimizden başlayarak.

Bu söylediklerimin kendimi de kötülemek olduğunu biliyorum. Benim işime gelmiyor diye doğruyu saklayayım da işime gelecek doğrular mı uydurayım? Üstüne başına bakmayan, kendine bir çekidüzen vermeye özenmeyen adam gerçekten medenî bir adam değildir. Bir kere öyle kimselerde çevrelerindekilere bir aldırışsızlık vardır. Çevrelerindekilere gerçekten aldırsalar, onları gerçekten düşünseler kendilerini onlara beğendirmek isterler. “Ben böyle sallapati gezerim, korkunç bir suratım olur, gene de başkalarının arasına girerim, benimle konuşurlar, konuşmaya mecburdurlar.” demek kendini beğenmenin, büyüklenmenin ta kendisi değil midir? Böyle kendini beğenen, büyüklenen kişiden topluma ne iyilik gelebilir? Bilgisi varmış, derin derin düşünceleri varmış, şöyle iyilikleri, böyle üstünlükleri varmış… Bütün o bilgisi, derin derin düşünceleri, iyilikleri, üstünlükleri kendisinde, başkalarınca da beğenilmek, başkalarınca da hoş, sevimli görülmek dileğini uyandırmamışlarsa topluma ne hayrı olur öyle meziyetlerin? İyi biliniz, süslenmeyi, bezenmeyi kötüleyen, bir suç saymaya kalkan kimseler, toplumu hiçe sayan kimselerdir. Çocuklarınızın, gençlerin kendilerini beğenmeyip toplum için çalışmalarını istiyorsanız, onlara bezenmek, kendilerini çevrelerine beğendirmek dileğini de aşılayınız. O bezekleri iç bezekler, dış bezekler diye de ayırmayınız. İkisi de lüzumludur, ikisi de birbirinin tamamlayıcısıdır.

Bezenmeyi kötüleyenlere bir başka bakımdan da kızarım. Önce kişilerin bezeklerine takılırlar, sonra da toplumun bezeklerini küçümserler. “Bize şairden önce, feylesoftan önce, iş adamı gerektir; tiyatrodan, eğlence yerlerinden önce daha önemli şeyler vardır.” diye kendilerini beğene beğene bir konuşurlar, maazallah! Tüyleri ürperir insanın. Giderek şairle feylesofu, tiyatroyu, eğlence yerlerini, hattâ hemen bir fayda sağlamayacak bilgilerle uğraşan kimseleri toplum için zararlı saymaya başlarlar. Kişilerin güzel giyinmeye özenmelerini ayıpladıkları gibi sözlerini doğru dürüst söylemeye, düşüncelerine bir biçim vermeye çalışmalarını da beğenmezler, onları birer biçim düşmanı olmakla suçlarlar, biçimsiz özün kendini belirtmeyeceğini anlamazlar da: “Biz öz istiyoruz, öz!” diye bağırırlar. Bu da her türlü medeniyetin yok olmasına varır.


(Nurullah Ataç, “Söyleşiler”)


GELDİĞİ GİBİ


Şu kış günleri yok mu sevemiyorum bir türlü… Her yıl bir boy: “İnsanların en çok çalıştıkları, en çok düşündükleri, en çok eğlendikleri mevsim kıştır. Uzun gecelerde ocak başına büzülüp ne yapacağını şaşıran kişioğlu aklını işletmiş, hakikatleri sırları araştırmış, masallar uydurmuş, insanlar yasalar kurmuş. Medeniyeti kışın getirdiği ihtiyaçlar yaratmış değil mi?” derim ama olmuyor işte boşuna ta gençliğimde Remy de Gourmont’un bilmem hangi kitabında okuduklarımdan kalma bu yankı kandıramıyor beni. Doğru sözler, doğru ya beni avutmaya, güz sonu içimi sarmaya başlayan o korkuyu andırır perişanlığı gidermeye yetmiyor.

Soğuklardan yakınacak değilim. Ne yalan söyleyeyim? Öyle çok üşümedim ömrümde; serinlikler basınca sırtımı pekleştirmenin, oturduğum yeri ısıtmanın bir çaresini bulurum. Üşümenin, şöyle biraz üşümenin de bir tadı vardır doğrusu. Kar altında beş on dakika, yarım saat yürüdükten sonra sıcak bir odaya girip parmaklarınızı hohlamanın zevkine doyulur mu? Gözlerinizin içi parlar, “Vu-u-u-u! Üşüdüm” diyerek mangala, sobaya yaklaşırken gülümsememek, gülmemek elinizde midir? Keyifle hatırlarsınız üşüdüğünüzü… Ben en çok bir gece, otuz beş yıl oluyor, Sofya’da üşümüştüm; trenden inmiş, açık arabayla bir otele gidiyorduk, bir soğuk ki öyle paltoydu, atkıydı dinlemiyor, bıçak gibi işliyor insanın içine. Ertesi sabah öğrendik; meğer o gece sıfırın altında kırkı, kırk biri boylamış… Aklıma geldikçe hâlâ titrerim. Hasretle anmıyorum o günü: “Öyle bir soğukla, ah! Bir daha karşılaşsam!” demiyorum, neme lâzım? Özenilecek şey mi? Gene de memnunum o soğuğu bir kere çektiğime… Belki çektiğime değil de, çekmeyi geçirmiş olduğuma memnunum. Acayiptir hatıra, bakarsınız, en büyük sıkıntılara, sadece geçtikleri için, geçmişe karıştıkları için bir güzellik veriverir.

Kışı, gündüzleri kısacık olduğu için sevmem. Sabahleyin bir türlü doğmak bilmeyen güneş erkenden de çekip gider. Hele şimdi! Saat dördü geçti mi, ortalık kararıveriyor. Ne anladım ben ondan? Penceremden bakıyorum, tertemiz bir hava, berrak… Bir çekicilik vardır Ankara’nın ışığında, İstanbul’unki gibi öyle baygın değildir, yarı sevdalı, yarı güzünlü hülyalar kurmaya sürüklemez insanı, çıkıp gezmeye çağırır. Ama nereye gideceksin? Sen daha biraz yürümeden sular kararacak, çevreni seçemez olacaksın. Lambaların ışığı ne kadar parlak olursa olsun, gezmelere elverişli değildir.

Aylı gecelerde, hattâ büsbütün karanlıkta yürümenin de zevki yoktur demedim. Düşüncelerine dalar, belki kendin de pek fark etmeksizin hafiften bir türkü tutturur, öyle uzun uzun gidersin. Sonunda nereye varacaksın? Bilmezsin onu, kim bilir? Belki kendi kendine varacaksın… Ama onun için ortalık tenha olmalı, herkes evlerine çekildikten, yattıktan sonra, saat akşamın beşinde altısında öyle mi? Sokaklar kalabalık, gün daha bitmemiş… Ne ad takacağınızı bilemediğiniz bir zaman: Ne gündüz, ne de gece; ne gündüzün ışığı var, ne de gecenin sükûnu, sessizliği. İster istemez içine karıştığınız anlaşılmaz haller gibi sinirlendirir sizi. Bir kurtulsanız, evinize mi gireceksiniz, nereye gireceksiniz girseniz de bir kurtulsanız. Kış günlerinin o saatlerinde günü tamamlamak için geceden kesilip gündüze eklenen saatlerinde, siz de öyle misiniz bilmiyorum, ben bir şaşkına dönerim. Vakti anlayamam bir türlü. Erken desem değil, ortalık kararmış; geç de desem değil, şehrin insanları daha işlerini, alışverişlerini bitirmemiş, sofralarına oturmamışlar. Kış, insanoğluna gündüzünü gecesini şaşırtan bir mevsimdir.

“Yaşlandın sen artık, kocadın, yarım saat dolaşsan yoruluveriyorsun, dizlerin tutmuyor, bir de gezme sözü mü edeceksin?” diyeceksiniz. Haklısınız. Evet, yürüyemiyorum artık, çabucak bir kesiklik geliyor. Ama yaşlandım diye benim gezme, uzun uzun gezme hülyaları kurmamı da yasak edecek değilsiniz ya! Bırakın, unutuvereyim yaşlandığımı, unutayım da yaz gelince, o uzun günlerde dilediğimce gezebileceğimi umayım… Hem ben ışığı, ışıklı günleri yalnız gezmek, yürümek için sevmem ki! Bir yerde oturup çevrenize, ta uzaklara bakmanın da tadı yok mu? Gözlerinizin görebildiği bütün yerler sizindir, şu tepelerdeki ağaçlar, bir sıraya dizilmiş şu renk renk evler, şu uzaklaşan insan, şu yaklaştıkça yüzü beliren gölge, hepsi, hepsi sizindir; sizindir de değil, sizsiniz onlar… Onlara baktıkça, onları gördükçe benliğinizin genişlediğini, zenginleştiğini duyarsınız. Yalnız değilsiniz, çevrenizde, gözünüzün görebildiği kadar uzaklarda hayat var, hepsini sevebilir, hepsini düşünebilirsiniz. Kışın ise öyle mi? Daralıverir, küçülüverir çevreniz. O kısacık günler, bu yeryüzünün varlıklarıyla beslenmenize yetmez, uzun gecelerde ise kendi kendinizle baş başa kalır, gündüz toplayabildiğiniz azıcık şeyi de çabucak tüketirsiniz. Ah! Bu kış geceleri, bitmek bilmeyen, insanı kendine kendine, hep kendi kendini düşünmeye sürükleyen kış geceleri! Size hep kendi kendinizi düşündürdüğü için de benliğinizi gözünüzde büyütür, büyütür. İçinizde tükenmez hazineler bulunduğunu sandırır… Evet, medeniyeti belki kışın getirdiği ihtiyaçlar yaratmıştır, kış geceleri belki hakikatleri araştırmaya, sırları çözümlemeye masallar uydurmaya, insanlar, yasalar kurmaya elverişlidir, bizi kendi kendimizle uğraşmaya, kendimizi beğenmeye sürükleyen de odur…

Neye yazdım bu satırları? Hiç… Işığa hasretimi, ışıklı yaz günlerine hasretimi söylemek istedim, işte o kadar. Böyle geldi, böyle yazdım.

(Nurullah Ataç, “Söyleşiler”)




GÜLER YÜZ

Asık suratlı insanlardan hoşlanır mısınız desem tabii bana gülersiniz. Zaten ben de biraz gülmeniz için söze böyle başladım. Güler yüze ve gülmeye dair olan bu konuşmayı asık suratla dinlemenizi istemem tabii. Konuşurken söze başladığınız sırada karşınızdakinin kaşlarını çattığını, asık bir suratla sizi dinlediğini görürseniz konuşmak hevesiniz kırılır. Lafı kısa kesip bu tatsız sohbeti bir an önce bitirmeye bakarsınız. Bir de karşınızdakinin sizi güler yüzle dinlediğini, hatta araya biraz da tatlı söz karıştırarak sohbete renk verdiğini görecek olsanız konuştukça konuşacağınız gelir.
Zaten öyledir. Güler yüz her şeyden önce insana cesaret verir. Çünkü güler yüzlü insanlar her kusuru hoş gören, affeden insanlardır. Dünyada ilk adımlarını yeni atmaya başlamış bir çocuğa herkes güler yüzle bakar. Onun her kusuru yapabileceğini ve bütün kusurların affedilmeye layık olduğunu önceden kabul ettiğimiz için çocuk karşısında gülümser bir yüz takınırız. Olgun insanlar yalnız çocuklara değil, herkese affedici, kusura pek aldırmayıcı bir yüzle bakarlar. Bu dünya öyle çatık kaşla dolaşmaya, şunun bunun kalbini kırmaya değer bir dünya değildir. Onun için güler yüzlü insanlar arasında yaşayanların hayatı daha tatlı geçer.

Bazı kimseler vardır, sanki Cenabı Hak onlara gülmeyi yasak etmiştir. Gülümsemeyi aklı başında adamın ciddiliğini bozan bir hâl sayarlar. Yüzgöz olmasınlar diye çocuklarına gülmezler; laubali demesinler diye komşularına gülmezler. Kaşları sanki kudretten çatılmıştır. Çalışırken çatık, konuşurken çatıklar. Hatta kendilerine ettikleri zulüm yetmiyormuş gibi gülenlere de kızarlar.

Hayatı böyle saymak çok yanlıştır. Unutmayalım ki, biz insanların hayvanlardan bir farkımız konuşmaksa öteki farkımız da gülmektir. Hiç siz ömrünüzde gülen, kahkahalar savuran bir hayvan gördünüz mü? Zavallılar kim bilir ne kadar gülmek istiyorlardır! Hatta insan kardeşlerinin öyle bazı tuhaflıkları vardır ki, onların karşısında herhâlde kahkahalarla gülmek için can atıyorlardır. Ama, ne hikmetse, yüzleri gülmeye elverişli bir şekilde yaratılmamıştır. Kendilerini ne kadar zorlasalar gülemezler. Hâlbuki insanlar, çok şükür, gülebiliyorlar. Bu imkanı niçin kullanmamalı?

Alain filozof hiddetin bir hastalık olduğunu söyler. Hem de hiddeti öksürüğe benzetir. Nasıl öksürük bir gıcıkla gelirse hiddet de öyledir. Bir kere başladı mı bir kere ile kalmaz; ikide bir öksürdüğünüz gibi ikide bir de hiddetlenir, sağa sola çatarsınız. Bu hastalığın bir tek tedavisi vardır. O da gülmeye alışmaktır.

Gülmeye alışmak deyip geçmeyiniz. İkinci Cihan Harbi’nden önce, belki de Birinci Cihan Harbi’nin yarattığı ruh hâli yüzünden Avrupa’da bazı milletler çok az güldüklerini fark etmişlerdi. Âdeta neşe azalmış, insanlar fazlasıyla somurtur olmuşlardı. Bunun en çok Macarlar farkına varmışlar ve hatırımda kaldığına göre Budapeşte şehrinde insanlara gülmeyi öğreten bir mektep açmışlar. O zaman bu mektebe pek çok öğrenci yazılmış; özel olarak yetiştirilmiş hocalar gülmeyi ya öğrenmemiş veya unutmuş olan yaşlı başlı öğrencilerine hayatın türlü hadiseleri karşısında evlerinde, çalıştıkları yerlerde, kulüplerde, gazinolarda, hatta eğlence yerlerinde nasıl güleceklerini öğretmişler. O insanlar şimdi ne hâldedirler pek bilmiyoruz ama fi tarihinde insanları biraz olsun gülmeye alıştırmak için harcanan gayret herhâlde boşuna değildi. Nitekim Tagor filozof da kendi hususi mektebinde öğrencilerine günde bir saat gülmeyi, kahkahalarla gülmeyi değilse bile, gülümsemeyi belletiyordu. Japonlarda yüksek terbiye, en büyük matem günlerinde bile gülümsemeyi emreder. Kocası ölen bir Japon kadını ziyaretçilerini gülerek karşılamak zorundadır.

Hayatı iyi karşılamanın sırrını bulabilmek için her şeyden önce gülümsemeyi öğrenmeli. Belki siz de bilirsiniz: Her hadiseyi güler yüzle karşılayan bir adama, “Eh… Hayatta muvaffak olduğun için sen tabii daima gülersin. Ama biz öyle miyiz ya?” demişler. Adam, bir kere daha gülmüş, “Yanılıyorsunuz, hem de çok yanılıyorsunuz. Ben hayatta muvaffak olduğum için gülmüyorum. Tam tersine! Güldüğüm için hayatta muvaffak oluyorum.” demiş. Bu söz boşuna söylenmiş bir söz değildir. İçinde bilinmesi gereken bir hakikat saklı.

Soğuğa dayanmanın en emin çaresi soğuğu sevmektir, derler. Gerçekten insan soğuğu aradığı zaman, ne kadar şiddetli olursa olsun, etkilenmez. Sıcacık şehir dururken karlı dağlara çıkanlar, vaktinden önce kışı arayanlar vardır. Karların içinde, gömleklerini de çıkararak bir pantolon âdeta çıplak gezerler. Soğuk, sıfırın çok altında olduğu hâlde onları üşütmez. Soğuğu sevdikleri için ona seve seve dayanırlar. Hayata dayanmanın en emin çaresi de hayatı sevmektir. İnsan bir kere hayatı sevince onun bütün külfetlerine katlanır; hiçbiri ağır gelmez. Sizi çok seven anneniz nasıl sizin yüzünüze hep gülerek bakarsa siz de hayata güler yüzle bakar, etrafınızdaki insanlara da neşe verir, hayatın bir kat daha güzelleşmesine hizmet edersiniz.

“Güleriz ağlanacak hâlimize.” diyen şair, emin olunuz ki, hata ediyor. Ağlanacak bir hâl karşısında ağlamaya kalkan adamdan hiçbir fayda gelmez. Fakat gülümseyen adamda, ümit vardır: Bu hâlin bir çaresini bulacak demektir.

Güler yüzün çözemeyeceği hiçbir mesele yoktur. Buzlar güneş karşısında nasıl erirse çetin meseleler de işe güler yüzle başlayan ve öylece devam eden insanların elinde çözülür. Asık surata kapanan kapılar güler yüze açılır.

Bektaşi’nin hikâyesini bilirsiniz: 80 yaşında öldüğü hâlde mezar taşına “5 sene yaşadı” diye yazdırmış. Bu beş sene onun hayatta gülerek, neşe içinde yaşadığı, gam kasavet nedir bilmeden hoşça geçirdiği senelermiş. Hayatınızı yaşadığınız yıllar boyunca uzatabilmek için her anınızı gülerek geçirmeniz gerekir.

Gene bizim bir şairimiz bir dostuna hediye ettiği resminin altına “Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz!” diye yazmıştır. Bu da güzel bir sözdür. Çünkü en iyi hatıra gülerek geçen günlerin hatırasıdır. Hayatta o günlerin sayısı az olursa insan bir gün gelir, “Ne etmişim de gülmemişim!” diye ağlayabilir.

Yüzünüzden tebessüm eksik olmasın.


(Şevket Rado, “Eşref Saat”)

Eylül isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Yeni Konu aç  Cevapla

Sayfayı Paylaş

Hızlı Cevap
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Sorunun cevabını alttaki kutucuğa yazınız. (Gerekli)

Mesajınız:

Seçenekler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Makale yazıları deneme Yazı Örnekleri Sohbet ve Köşe Yazısı Türleri Hakkında Örnekler SeLeN Makaleler-Denemeler 14 19-05-2014 19:09
Makale Nedir, Makale Örnekleri, Kısa Makaleler, Kısa Makale Yazıları Örnekleri SeLeN Makaleler-Denemeler 4 07-11-2013 18:09
Makale, deneme, sohbet ve köşe yazısı türlerine örnek verir misiniz? Kayıtsız Üye Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü 2 13-02-2012 22:46
Çivi yazısı nedir, bilgi verir misiniz? Kayıtsız Üye Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü 1 21-12-2011 13:46
Örnek Makale Yazısı - Makale Örneği SeLeN Makaleler-Denemeler 0 26-03-2011 13:41


Saat: 22:13.


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO ©2011, Crawlability, Inc.
Frmartuklu.Net ©2008 - 2014