FrmArtuklu

FrmArtuklu

Kaliteli Paylaşımın Adresi


Go Back   FrmArtuklu > (¯`·.(¯`·.Forum Artuklu Duyurular.·´¯).·´¯) > Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü



Zekatın toplumsal ve bireysel faydaları nedir?

Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü icinde Zekatın toplumsal ve bireysel faydaları nedir? konusu , zekatın toplumsal ve bireysel faydaları...

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Seçenekler
Alt 04-12-2011   #1 (permalink)
Kayıtsız Üye
Standart Zekatın toplumsal ve bireysel faydaları nedir?

Sponsorlu Bağlantılar


zekatın toplumsal ve bireysel faydaları

 

  Hızlı Cevap
Alt 04-12-2011   #2 (permalink)
Standart Cevap: Zekatın toplumsal ve bireysel faydaları nedir?


Veren Açısından

Öncelikle zekât, kelime manasından da hareketle bir temizlenmenin adıdır. Zekât veren, bir yönden malını kirlerinden arındırmakta diğer yönden de günahlarının affına vesile olacak bir yola girmiş olmaktadır. Zekâtı emrederken Allah (c.c.), 'Onların mallarından, kendilerini temizleyecek ve yüceltecek bir sadaka al' buyurarak bu noktalara dikkat çekerken, Peygamber Efendimiz de, 'Allah zekâtı, geride kalan mallarımızı temizlemek için farz kıldı.' diyerek aynı noktanın altını çizmektedir. Bu sebepledir ki Allah Rasûlü, kendi zatı ve yakın akrabalarına zekât ve sadaka almayı yasaklamıştır. Çünkü aynı zamanda zekât, günahların ortadan kalkması için bir sebep ve kefarettir. Diğer iyilik türleri ve ibadetler yanında zekâtı da sayan Yüce Mevla, bütün bunları, günahların affına birer vesile ve insanı cennete ulaştıracak unsurlar olarak anlatmaktadır.

Bir başka açıdan bakıldığında zekâtı verilen mal, dinin şiddetle karşı çıktığı 'kenz/stok' olmaktan kurtulmakta ve meşruiyet kazanmaktadır. Zekâtı verilmeden stok yapılan mal sahibinin ahirette karşılaşacağı azab şekillerini ifade eden ayet ve hadisler, böyle davranan bir mü'minin karşılaşacağı olumsuzlukları net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Zekât, Allah'ın verdiği malı yine O'nun için ve O'nun istediği yere vermekle, kulu Allah'a yaklaştırmakta ve böylelikle O'nun rızasını kazanmaya vesile olmaktadır. Böyle bir hareket, rahmet kapılarının açılmasına sebep olur ve neticede eldeki mal, görünürde eksiliyor gibi gelse de aslında ilâhî bir bereketle kıymet kazanır. Zira, Rahman'ın kullarına merhametle muamele, rahmet kapılarının açılması için en büyük vesiledir. Birkaç yerinde Kur'ân, faizin malı küçülttüğünü anlatırken aksine zekât ve sadakanın ona bereket kattığını ve artışına sebep olduğunu vurgula¬makta, Peygamber Efendimiz de, 'Sadaka (Zekât), maldan hiçbir şey eksiltmez.' diyerek aynı noktaya dikkat çekmektedir. Yine, 'İnfak et ki, infaka mazhar olasın' şeklinde işin gerçek yönünü ortaya koyan Allah Rasûlü (aleyhissalatu vesselâm)'in şu sözleri oldukça dikkat çekicidir:

'En temizinden -ki Allah en temizini kabul eder- veren birisinin sadakasını (zekâtını) Rahman olan Allah alır. Bu bir hurma bile olsa, Rahman'ın eliyle öyle bereketlenir ki, Uhud dağından daha büyük olur. Aynen sizden biriniz, tayını veya deve yavrusunu nasıl büyütürse Allah da malı öylece çoğaltır.'

Ayrıca, ölümle sınırlı olan dünyada zaten elde durmayacak olan mal, zekâtı verilmekle ebedîyet kazanmakta ve kişinin ebedî geleceği için büyük bir yatırıma dönüşmektedir. Bir ayette konu, 'Allah, mü'minlerden canları ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.' denilerek bu ebedîyete dikkat çekilmektedir. Zira Peygamber Efendimizin de belirttiği gibi maldan geriye kalan sadece yenilip bitirilen, giyinip eskitilen ve sadaka olarak dağıtılandan başkası değildir.

Zekât, kişiyi maddenin esiri olmaktan kurtardığı gibi, cimriliği öldüren önemli bir unsurdur. Bu ise, kulu Allah'a yaklaştıran cömertlik duygularının gelişmesi anlamına gelmektedir. Ahireti hatırlatması yönüyle insanın içindeki dünyada ebedî kalma vehmini yıkar ve onu, Rabbin hoşlandığı ulvî duygularla bütünleştirir. Zira insanda, ihtiyacı olsun veya olmasın bütün dünyaya talip olma ve onu elde etme hırsı vardır. Aynı zamanda bu, insanın gelişip büyümesiyle doğru orantılı artan bir özelliktir. Hadisin ifadesiyle böyle bir insan, bir vadi dolusu altını olsa ikincisini, iki vadi dolusuna malik olsa üçüncüsünü ister. Onun gözünü ancak toprak doldurur.

İnsan hayatında duanın çok ayrı bir yeri vardır ve zekât da, hem Peygamber Efendimizin hem ihtiyacı görülen fakirin, hem de meleklerin duasını almaya en büyük vesiledir. Zira Peygamber Efendimiz, zekâtını verenlere bizzat kendisi dua ettiği gibi her gün iki meleğin inerek infak edenlere dua ettiğini de bildirmektedir.

Bunlardan başka zekâtın, veren açısından bir emniyet vesilesi olduğu, maddî afetler için bir kalkan vazifesi gördüğü ve Rahmet kapısının aralanmasına sebeb olması yönüyle hastalıklara şifaya bir vesile olup ölümü şehadete çeviren bir sebep olduğuna dair belli başlı rivayet ve değerlendirmelerden bahsedilebilir.

Alan Açısından

Fakirliğin neredeyse küfür konumuna geldiğinden bahseden Peygamber Efendimiz (aleyhissalatu vesselâm), aynı zamanda maddî açıdan sıkıntı çeken ve önünde çözüm olarak herhangi bir alternatifi bulunmayan kimselerin birer suç odağı haline gelebileceğini de hatırlatmakta ve bu noktada zekâtın önemine vurgu yapmaktadır. Zira ihtiyacının esiri haline gelen bir insanın yapacaklarını tahmin etmek zor olduğu gibi, düşünce ve hareketlerini ıslaha da imkân yoktur. Bugün hırsızlık, gasp ve her türlüsüyle soygun gibi birçok âdî suçun altında böyle bir esaret yatmaktadır. Zira bu, başa gelip çatmadan önce tedbiri alınıp çözülmesi gereken bir problemdir. İşte zekât, sosyal hayatta maddî sıkıntı içinde yaşayanları hedef alan bir organizasyon olması yönüyle bu problemi temelinden çözmekte ve yokluktan kaynaklanan suç ihtimallerinin önüne geçmektedir.

Zekât, kişiyi ihtiyacının esiri olmaktan kurtardığı gibi aynı zamanda ona çalışma gücü de kazandırmakta, elinde iş yapabileceği bir sermayenin oluşmasına imkân vermektedir. Aynı zamanda zekâtla kişi, elinde imkânı olan kimselere kıskançlık duygularıyla yaklaşmaktan kurtulmaktadır. Zira, kendisine elinden tutup yeni imkânlar hazırlayanlar, zengin ve varlıklı insanlardır. Dolayısıyla kıskançlık ve servet düşmanlığı yerine minnet duyguları ön plana geçer ve böylelikle toplum içinde olası olumsuzlukların önüne geçilmiş olur.

Aynı zamanda zekâtta, onu alan insan, aranan kişidir. Zengin, elindeki zekâtı verebilmek için, onu alabilecek şahısların varlığına muhtaçtır. Zira elindeki zekâtı fakire vermeyi emreden bizzat Allah'tır. Zekâtın yaygınlaşıp alacak insanın bulunmadığı dönemlerde zenginler, âdeta fakir bulma yarışı içine girmişler ve sonunda çözüm olarak zekâtlarını devletin organizesine teslim ederek ancak vazifelerini yerine getirebilmişlerdir.

Bir yandan fakir, zekâtla böyle bir itibara ulaşırken, İslâm, sürekli hazırdan yiyen parazit bir kadronun oluşmasının da önüne geçmiş, fakirin çalışması gerektiğine sıklıkla vurgu yaparak, 'alan el' olma yerine 'veren el' olmanın üstünlüklerini ortaya koymuştur. Yani zekât, fakirleri tembelliğe sevk eden bir faktör değil, aksine fertleri çalışmaya teşvik eden bir ibadettir. Her meselesinde böyle bir dengeyi ön plana alan İslâm, bir taraftan zengini vermeye teşvik ederken diğer yandan da fakiri, almanın iyi bir durum olmadığı noktasında sürekli uyararak onun da, zekâtla elde ettiği miktarı sermayeye dönüştürüp bir an önce toplum içinde üreten bir insan konumuna gelmesini istemiştir. Hatta bunun için, istemektense sırtına bir ip alıp hamallık yapmanın daha iyi olacağını vurgulayan Peygamber Efendimiz (aleyhissalatu vesselâm), el emeği ve alın teri ile elde edilen kazancın kutsallığı üzerinde ısrarla durmaktadır.

Toplum Açısından

Zekâtın, hem alan hem de veren adına getirdiği faydaların her biri, aslında toplum açısından da geçerlidir ve azımsanmayacak maslahatları haizdir. Zira toplum, fertler arasındaki birlik şuurunun keyfiyeti nispetinde huzurludur. Bu açıdan bakıldığında zekât, zengin ve fakir adına oluşturduğu ortamla cemiyetteki problemleri halletme adına önemli fonksiyonları yüklenmiş bir ibadet olarak karşımıza çıkmaktadır.

Zekât, toplumun huzuru adına ciddî bir dinamik ve pratik bir çözümdür. Zira sınıf kavgalarının çıkış sebebi, genelde toplumun alt ve üst tabakaları arasında sağlıklı bir diyalog kurulamamasıdır ki, bu problemi zekât temelinden çözmektedir.

Yukarıda da kısmen değindiğimiz gibi, bir tarafta fakir ihtiyaç içinde kıvranırken, diğer taraftan zenginin lüks bir hayat yaşaması, fakirlerin kıskançlık damarlarının kabarmasına sebep olmakta ve kin ve nefretlerini artırmaktadır. Buna, bir de zenginin yüksekten bakması eklenince, arada telafisi mümkün olmayan uçurumlar meydana gelmektedir. İmandan yoksun birçok toplumda oluşan servet düşmanlığı bunun en açık misalidir. İşte fakirden bu kin ve nefreti söküp atmanın tek çaresi, zenginin kendine düşen vazifeyi yaparak farz olan zekâtını vermesidir. Bu durumda fakir zengine, 'ihtiyacı olduğunda yardım elini uzatan bir dost' nazarıyla bakacaktır ve onun malında artık gözü kalmayacak, kendine verilenle iktifa edecek ve sıkıntıdan kurtulmasına sebep olarak imdadına onu gönderen Allah'a hamd edecektir. Zengin de, üzerindeki mükellefiyeti edaya vesile olduğundan fakire, üstten bakma bir tarafa, ihtiramla nazar edecektir ve böylece fertler arasında tam bir kardeşlik şuuru yerleşecek, cemiyet, kavga ve gürültüden uzak, birer huzur toplumu haline gelecektir.

Zenginin fakiri görmezden gelip ona yardımcı olmadığı yerde bu ortamı bulmaya imkân yoktur. Bu durumda, işçi hareketleri gibi maddeye bağlı olarak ortaya çıkan huzursuzlukların başında, zamanında müdahale edilmeyen maddî problemler gelmektedir. Çünkü bu hareketlerin altında yatan sebeplerin veya sebep olarak gösterilen meselelerin altında maddî açıdan tatminsizlik ve bunun yanında belli bir kesimin maddeye hakimiyeti ve ondan tek taraflı istifade ederek tekel oluşturması yatmaktadır.

Zekâtın verilmediği cemiyette, tabakalar arasındaki uçurumlar büyümekte ve aşağı tabakadan yukarı tabakaya saygı ve muhabbet yerine kin ve nefret çığlıkları yükselirken; yukarı tabakadan da aşağı tabakaya merhamet ve ihsan yerine zulüm, tahkir ve tahakküm yağmaktadır. Bu durumda fakirlik, zenginlerin merhamet ve şefkatini celbetmesi gereken önemli bir faktör iken, sefaleti netice veren bir unsur haline gelmekte; zenginlik ise, tevazu ve merhamet duygularını geliştirmesi gerekirken tekebbür ve gurura sebep olmaktadır.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalatu vesselâm), 'Zekât, İslâm'ın köprüsüdür.' buyururken, aynı zamanda fertler arasındaki uçurumları kaldırmada zekâtın önemini vurgulamaktadır. Yani zekât, bir taraftaki sıkıntılardan kurtulmak için behemehal üzerinden geçilecek bir köprüdür. Bu köprüden içtimai hayat geçirildiğinde sınıflar arasındaki kavgalardan kurtulunmuş ve sahil-i selâmete ulaşılmış olacaktır. Zira bu köprü, başka sistemlerde yaşanan fakirliğin bir uçta, zenginliğin de diğer uçta toplanmasına karşılık, İslâm'ın ortaya koyduğu ve orta sınıfı ön plana çıkarıp sosyal hayatın huzura ulaşmasını temin edecek sağlam bir bağdır.

Zekâtın en önemli hedeflerinden biri de, toplum içindeki zenginlerin adedini belirli insanlarla sınırlı tutma yerine orta sınıfı güçlendirerek maddî anlamda genel bir iyileşmeyi temin etmektir. Buradaki maksat, malın sadece belli kimseler arasında kapalı devre dolaşmasının önüne geçmek ve onu daha geniş kitlelerin istifadesine sunmaktır. Yani zekâtla insanlar, gayr-ı meşru zeminlerde başka arayışlara itilmeden sıkıntılarını meşru çizgide çözme fırsatı bulmakta ve iki uç noktada kalanlar arasında sağlam bir köprü kurulmaktadır.

Bugünün toplumunda zengin, elindeki imkânı faizle kullanıma açmakta veya faiz kuruluşlarıyla kurumsal anlamda bir kumpas oluşturmaktadır. Bunun neticesi olarak, iflas -hatta intiharla- yüz yüze kalmış nice insanı medya gündeminde takip etmekteyiz. İslâm ise, faizi temelinden yasaklayarak, zekât ve 'karz-ı hasen' yollarını göstermekte, farz olanın dışında daha fazla fakire destek olmak için ayrıca zenginleri, karşılıksız vermeye teşvik etmektedir. Zira zekâtla faiz, iki zıt kutbu ifade etmektedir. Birinde, fakirin hakkı gözetilip zulmün önü alınırken, diğerinde, zenginin daha da zengin olması ve fakirin sefalete itilmesi vardır. Fakir, faizle, içinde bulunduğu durumdan, kısmen ve geçici olarak kurtuluyor gibi gözükse de aslında yoksulluğun kollarında perişaniyetle baş başa bırakılmaktadır.

Özetle zekât, toplum hayatında bir sigorta vazifesi görmektedir. Onunla zengin-fakir arasındaki uçurumlar ortadan kaldırılırken aynı zamanda atıl durumdaki kapasitelerin piyasaya girmesi temin edilmekte ve böylelikle ticarî hayatın daha zinde olması sağlanmaktadır. Bütün bunların neticesinde fertler arası hoşgörü ve diyalog köprüleri kurulmakta, alan ve veren olarak her iki kesime de, sosyal hayatı olumlu anlamda besleyen belli mesuliyetler yüklenmektedir.
SeLeN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Yeni Konu aç  Cevapla

Sayfayı Paylaş

Hızlı Cevap
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Sorunun cevabını alttaki kutucuğa yazınız. (Gerekli)

Mesajınız:

Seçenekler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Zekatın toplumsal faydaları neler Eylül Oruç-Hac-Zekat 0 29-12-2011 18:38
Sadaka ve Zekatın Bireysel ve Toplumsal Faydaları Eylül Oruç-Hac-Zekat 0 19-10-2011 16:10
Sadaka ve zekatın bireysel ve toplumsal faydaları nedir? Kayıtsız Üye Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü 1 13-10-2011 18:14
Zekatın Toplumsal Faydaları Nelerdir Mavi_Sema Oruç-Hac-Zekat 0 23-06-2011 16:19
Ramazan Bayramı Bireysel ve Toplumsal Önemi Nedir Mavi_Sema Özel Gün ve Geceler 0 07-05-2011 13:53


Saat: 15:52.


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO ©2011, Crawlability, Inc.
Frmartuklu.Net ©2008 - 2014