FrmArtuklu

FrmArtuklu

Kaliteli Paylaşımın Adresi


Go Back   FrmArtuklu > (¯`·.(¯`·.Forum Artuklu Duyurular.·´¯).·´¯) > Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü



Milli kültürün korunmasında dilin önemi

Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü icinde Milli kültürün korunmasında dilin önemi konusu , Milli kültürün korunmasında dilin önemi nedir?...

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Seçenekler
Alt 14-02-2011   #1 (permalink)
Kayıtsız Üye
Standart Milli kültürün korunmasında dilin önemi

Sponsorlu Bağlantılar


Milli kültürün korunmasında dilin önemi nedir?

 

  Hızlı Cevap
Alt 14-02-2011   #2 (permalink)
Standart Cevap: Milli kültürün korunmasında dilin önemi


Milli Kültür Nedir? Milli Kültürün Önem ve Unsurları

Milli Kültürün Önemi
Büyük Önder Atatürk'e göre “Millet, aynı kültürden insanların oluşturduğu toplumdur”. Demek ki, “milli kültür”, bir devleti ayakta tutan unsurların en önemlisidir. Çünkü, milli kültür oluştuğunda ortaya millet çıkar. Millet ise mutlaka bir devlet oluşturur. Dünya tarihine baktığımızda, milli kültüre sahip olmanın önemi daha iyi anlaşılır. Tarihe gözatıldığında, milli kültüre sahip halkların her türlü zorluğa karşı varlıklarını korudukları görülecektir. İkinci Dünya Savaşı'ndan enkaz halinde çıkmalarına rağmen kısa sürede önemli birer güç haline gelen Almanya ve Japonya bunun en güzel örneğidir. Aynı şekilde, İstiklal Savaşı'nda Türklere yeni zaferler kazandıran, Türk Milletinin Atatürk milliyetçiliği ile tamamlanan milli kültürünün sağlamlığıdır. Milli kültür, milli ve manevi değerlerin öğretildiği eğitim kurumlarında oluşmaya başlar. Eğitim kurumlarında, milli ve manevi değerleri öğrenen gençler ise bu değerlere sahip çıktıkları ölçüde devleti, milli birliği ve beraberliği güçlendirirler. Atatürk'ün sözleri, ortak bir kültür oluşturan eğitimin milli birlik ve beraberlik açısından önemini açıkça ortaya koyar:“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırları ne olursa olsun, ilk önce ve herşeyden önce Türkiye'nin bağımsızlığına, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir. Dünyada uluslararası duruma göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevi unsurlara sahip olmayan kişiler ve bu nitelikte kişilerden oluşan toplumlara hayat ve bağımsızlık yoktur. Çocuklarımızı aynı eğitim derecesinden geçirerek yetiştireceğiz. Kesinlikle bilmeliyiz ki iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır. Çocuklarımıza vereceğimiz öğrenim sınırı ne olursa olsun onlara esas olarak şunları öğreteceğiz: Milletine, Türkiye Devleti'ne, TBMM'ne düşman olanlarlarla mücadele; bu mücadelenin sebep ve vasıtaları ile donatılmayan millet için yaşama hakkı yoktur.” (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, 1952, Türk İnkılap Tarihi Enstitü Yayınları)Atatürk, bu sözlerle, alınan eğitimin, mahiyeti her ne olursa olsun, milli değerleri yücelten ve her zaman korunması gerekli unsurlar olarak ön planda tutan bir üsluba sahip olması gerektiğini vurgular. Çünkü, bir devletin sağlam temellere oturması için öncellikle milli birlik ve beraberliğini koruması gerekir. Bir devlet ne kadar gelişmiş olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsun eğer ortak bir kültüre sahip değilse parça parça demektir. Böyle bir devlet ise tüm gücünü kaybeder. Milleti oluşturan unsurların en temel noktasında bireyler karşımıza çıkmaktadır. Bireylere milli beraberliğin ne olduğunu öğretmek ve milli şuuru kazandırmak ise ancak eğitimle gerçekleşebilir. Bireylere milleti için çalışmanın önemi öğretilmediği takdirde milli eğitim amacına ulaşmamış olur. Birey devletine ve dolayısıyla milletine faydasız bir insan haline gelir. Atatürk'ün vurguladığı gibi eğitimin mahiyeti ve düzeni her ne olursa olsun, gençler milli şuurun aşılayıcısı olan milli kültürümüzü öğrenecek şekilde eğitilmelidir. Ayrıca, milli kültürün temellerini Büyük Önder Atatürk'ün “İlke ve İnkılapları”nın oluşturduğu gençlere anlatılmalıdır. Eğitim insanlara milli şuurdan başka daha birçok şey kazandırır. İnsanın hayata bakışını, prensiplerini, sanat anlayışını, ideallerini, yaşam şeklini belirler. İnsanların aileleri, dini, ülkesi, cinsiyeti, yaşam seviyesinin standartları her ne olursa olsun verilen iyi bir eğitimle aradaki tüm farklar bir anda kalkabilir. Böylece insanlar aynı ortak amaçta birleşmiş olurlar. Milli şuur da buna eklendiğinde bireyler tamamen kaliteli, yüksek ahlaklı, devletine bağlı ve faydalı bir hale gelirler. Bir birey için devletine bağlı ve faydalı olmak, kendisinin ve gelecek nesillerin en iyi yaşam standartlarına ulaşmasına katkıda bulunmak demektir. Sonuç olarak, eğitimin amacı, Atatürk ilke ve inkılaplarını kendilerine ilke edinmiş, devletini ve milletini tüm değerlerin üzerinde tutan gençler yetiştirmek olmalıdır.

TOPLUMLARIN CAN DAMARI MİLLÎ KÜLTÜR

Yeni bir bin yılın ilk basamaklarına adım attığımız bu günlerde, özellikle toplumlar arasında görülen değişmenin hızlı boyutunu farkedememek mümkün değil. Anlayışların, düşüncelerin yeniden şekillendiği çağımızda kültürel anlamda belirginleşen oluşumlar ise hiç de yabana atılacak gibi görünmüyor. Yakın çevremizde, aile hayatımızda, çalışma ortamımızda olup bitenler, bizi herşeyi yeniden düşünmeye, yeniden bir değerlendirme yapmaya zorluyor. Bu değerlendirmede geçmiş ile içinde bulunduğumuz an; içinde bulunduğumuz an ile gelecek arasında köprü konumundaki kültürel varlıklarımız, kültür dinamiklerimiz ön plana çıkıyor.
Şehirde de bulunsak, köyde de yaşasak bu kavram ile karşılaşıyor, unsurları ile birlikte oluyoruz.
Hayatımızın hemen hemen her bölümünde, sosyal yaşantımızın bütün dilimlerinde bu kelime ile karşılaşıyoruz. Dil kültürümüzden bahsediyoruz, teknoloji ile medeniyet ile kültür arasındaki bağı ve sorunlarını tartışıyoruz. Sanatın bütün dallarında onu en geniş manası ile kullanıyoruz. Müzik kültürü, sinema kültürü, edebiyat kültürü diyoruz. Sosyal hayatımızın durumunu aynı kelimenin yardımı ile izaha çalışıyoruz; şehir kültürü, köy kültürü, gecekondu kültürü diyoruz.
Sadece yazılı basınımızda, gazete ve dergilerde konu ile ilgili araştıma yapan uzmanların dilinde ve kaleminde değil, televizyon ve radyo kanallarında da sık sık duyduk bu kelimeyi.
Toplumun hemen hemen her kesimindeki insanların hayatlarında yer aldı kültür.
Yıllarca kültürün nasıl birşey olduğunu anlamaya ve onu tanımaya çalıştık, etkisinden ve gücünden bahsettik. Kültürümüzü ve medeniyetimizi nasıl muhafaza edebileceğimizi ve gelecek nesillerimize bu değerleri nasıl aktarabileceğimizi tartıştık. Ona kimi zaman sempati ile kimi zaman da antipati ile yaklaştık.
Bir çok tanımıyla karşılaştığımız kültürün UNESCO uzmanlarınca yapılan ve kabul edilen tarifinde, bir insan topluluğunun kendi tarihi tekamülü hususunda sahip olduğu şuur ve bu insan topluluğunun bu tarihi tekamül şuuruna atfen varlığını devam ettirme azmini gösterdiği ve gelişimini sağladığı belirtilmiş.
Bu tarif, içtimâî-manevî şuur muhtevalarını kültür olarak vermekle birlikte, kültürdeki sürekliliği ve millî olma zaruretini öne çıkarması bakımından da oldukça dikkate değer bulunuyor. Tanımdan da anlaşıldığı gibi bir kültür ancak kendi toplumunun tarihi varlığında ortaya çıkabiliyor. Kültürü, yüzyıllara uzanan bir zaman çerçevesinde topluluklar meydana getiriyor, kültür de milleti ayakta, dik ve sağlam tutuyor.
Prof. Dr. Mehmet Kaplan, tarihi bugüne kadar getiren ve onu aktüel bir güç yapan vasıtanın ilim, kültür ve sanat olduğunu söylüyor ve bütünüyle zamanın içinde ebediyete giden bir yol olan, bütün zamanları besleyen dinin, ilme, kültüre ve sanata etkide bulunduğunu belirtiyor.
Yavuz Bülent Bakiler kültürü, milleti diğer milletlerden ayıran maddi ve manevi değerler bütünü olarak görüyor ve bir örnekle şöyle izah ediyor:
ÒAna karnında bir çocuk düşününüz. Çocuğu bir kordonla besleyen anadır. O göbek bağını içeriden kopardınız mı, ananın da çocuğun da felaketine sebep olursunuz. Kültürle millet arasındaki bağ da aynen öyle. Milletler ancak kendi kültürleri ile yaşayabilirler.Ó
Kültür bir milletin dini inancıdır, konuştuğu dilidir, millet sevgisidir, tarih bilgisidir, birikimidir. Değer hükümleridir.
Örf ve adetleri gelenek ve görenekleridir.
Nihayet kültür, bir milletin yaşama tarzıdır.
Öyle olmasına öyledir de nedense bir türlü öğrenemedik kültürün gücünü, bilemedik kültür nedir ne değildir diye.
Yüzyıllar öncesinden başlayarak kültür dünyamıza binlerce yıldız serpiştiren, millet olarak şahsiyetimizin, karakterimizin yapısına nakışlarıyla biçim veren düşünce şekillerini, yaşama kural ve kaidelerini gerektiği gibi bilemedik, anlayamadık.
Zaten bir anlayabilsek, kültürümüzün varlık sebebimiz olduğunu.
Bir anlayabilsek, bu topraklar üzerinde hür ve müstakil yaşamak için kültürümüze sahip çıkmamız gerektiğini.
Bir anlayabilsek, kültürün, sadece müzelerin kuytu köşelerine çekilmiş arkeolojik kalıntılardan ibaret olmadığını.
Bizi biz yapan değerleri bir anlayabilsek.
Asırlar öncesinden gelen ve geleceğe yön veren, güzellikleri ile gecenin içinde parlayan ışık kaynakları nasıl görmezlikten gelinir ki!

TÜRK KÜLTÜRÜ VE MEDENİYETİ
Ayrı ayrı inanış, düşünce, eğilim, kullanış ve davranış tarzları bir milletin millî kültür unsurlarını teşkil etmektedir. Kültürlerden doğan medeniyet, karekter yönünden umumi; kültür ise hususidir. Her topluluk bir kültüre sahiptir, her kültür de ayrı bir topluluğu temsil eder. Bir kültürün varlığı, bir milletin mevcut olduğunu göstermekte, bir topluluğun varlığı ise bir kültürün varlığına işaret etmektedir. Bir milletin manevi kültür değerlerini din, dil, sanat, edebiyat, örf ve adetleri ile düşünüş ve yaşayış tarzları meydana getirmektedir. Bu kültür değerleri milletlerin hayatlarında önemli yer tutar. Milletler de bu kültür değerleri üzerinde önemle dururlar. Bu kültür değerlerini bozmadan kendilerinden sonra gelecek nesillere devretmeye gayret ederler. Eğer bir kültürün özü terkedilecek olursa veya toptan terkedilirse, o milletten, o cemiyetten eser kalmaz. Kültür millî duyguların gelişmesini sağlayıp, insanı vatansever yapar. Bu sevgi de millî bütünlüğü sağlar.
Kültür, istiklal isteyen bir yapıya sahiptir. Toplumlar, milletler başka bir kültürün kendi toplumlarında gelişip, boy göstermesine fırsat vermezler. Bir milletin kendine ait inanış ve yaşayışını meydana getiren din, asırlardır kültürün en önemli unsuru olmuştur. İnanış ve yaşayış unsurları bir toplumdaki bütün ferdi hareketleri, örf ve adetleri, sanatı, vs. tesiri altına alır.
Kültürü, psikolog, sosyolog ve kültür tarihçileri değişik şekillerde tanımlamaya çalışmışlardır.
E. B. TaylorÕun: ÒBilgiyi, imanı, sanatı, ahlakı, hukuku, örf-âdeti ve insanın (cemiyetin bir üyesi olması dolayısıyla) kazandığı diğer bütün maharet ve ihtiyat ihtiva eden mürekkep bir bütünÓ olarak tarif ettiği kültürü C. Wiesler ise: ÒBir toplumun yaşama tarzıÓ, E. Sapir: ÒAtalardan gelen maddi-manevi değerler toplamıÓ, R. Thurnwald da ÒBir toplulukta örf ve âdetlerin, davranış tarzlarından, teşkilat ve tesislerden kurulu âhenkli bir bütünÕ olarak tanımlamışlardır. Ziya Gökalp ise kültürü: ÒBir milletin dinî, ahlakî, hukukî, bediî, muakaleleli (entellektüel), lisani, iktisadi ve fenni hayatının ahenkli bir bütünüÓ şeklinde ifade etmiştir. Son dönem aydınlarından Yılmaz Özakpınar da araştırmalarında kültür ve medeniyet konusunda köklü yorumlar getirmiştir.
Kültürden farklı bir anlam taşımakta olan medeniyeti, milletler arasında ortak değerler seviyesine yükselen anlayış, davranış ve yaşama vasıtalarının bütündür. Bu ortak değerlerin kaynağı, milletlerin kendi oluşturduğu kültürleridir.

KÜLTÜR MİLLETLERİN VARLIK GÖSTERGESİDİR
Kültür, belirli bir yerde birlikte yaşayan belli bir toplumun yaşayış şeklidir. Bu kültür onların sanatlarında, sosyal sistemlerinde, alışkanlıklarında, adetlerinde ve geleneklerinde yaşamaktadır. Aynı kültüre sahip olanlar, birlikte yaşayan ve aynı dili konuşan insanların, başka dili konuşan insanlardan farklı bir şekilde düşünmesi, hissetmesi ve onlardan farklı heyecan duyması demektir. Cemiyetle kültür arasında çok sıkı bir bağ vardır. Sosyal yapı ile kültür bir gerçeğin iki yüzü gibidirler. Sosyal yapılar mevcut kültüre göre şekillenirken, kültür de içinde bulunduğu çevreden sürekli etkilenir. İnsanları zaman ve mekan içerisinde birleştiren ortak noktaların bulunması millet olmanın en önemli özelliğidir. Bunu sağlayan ise kültürdür.

KÜLTÜRÜN DOĞUŞU İNSANLIĞIN YARATILIŞI İLE BAŞLAR
Muhakkak ki kültürün meydana çıkmasında bütün insanların payı vardır. Kültür ve medeniyetlerin ileri ve güçlü olduğu ülkeler, sosyal ve kültürel temaslara açık ülkelerdir. Sosyal ve kültürel temaslara açık olmayan ülkeler gelişememişlerdir. 15. asırdan sonra keşfedilen bazı adalarda yaşayan insan gruplarının hepsinin seviyelerine uygun bir kültüre sahip oldukları görülmüştür. Fakat dış dünyaya kapalı olarak oluşturulan bu kültürler, başka kültürlerle temas edemedikleri için gelişememişlerdir.
Türk kültürünün ortaya çıkış sahası, Türk kavimlerinin anavatanı olan Orta AsyaÕdır. Orta Asya, coğrafi yönden Türk kültürünün ana kaynağıdır. Hun, Göktürk ve Uygur Türk devletlerinin meydana getirdiği kültür, Orta Asya Türk Kültür ve Medeniyetinin ana temelini oluşturmuştur. Göktürkler döneminden kalan Orhun Kitabeleri, o dönemin kültürünü yansıtan birer kültür hazineleridir. Bu dönemin kültür ve medeniyeti "Bozkır Kültürü", "Bozkır Medeniyeti" ve "Atlı Göçebe Kültürü"şeklinde isimlendirilmektedir.

TÜRK KÜLTÜRÜNE YENİ ÇEHRE
Orta Asya Türklerinin, İslamiyete girişleri ile birlikte Türk Kültürü de evrensel bir boyut ve yeni bir çehre kazanmıştır.
TürklerÕin İslamiyetle ilk temasları Emeviler döneminde başlamıştır. AbbasilerÕin ÇinÕe karşı yaptıkları Talas Muharebesinde (M. 751) Türkler, Abbasiler yanında yer almış, böylece İslamiyeti daha yakından tanıma fırsatı bulmuşlar ve İslamiyetÕe girmeye başlamışlardır. TürklerÕin İslamiyetÕe girmeleri Maveraünnehir çevresinde hızlanmıştır. Türk İslam Kültür ve Medeniyeti, Karahanlı ve Gazneli Türk Devletleri ve İtil-Ural Türk Devleti döneminde geçiş dönemini yaşamış, Selçuklular ve Osmanlılar dönemi ise bu kültür ve medeniyetin en üst düzeye çıktığı dönem olmuştur. Diğer kültür ve medeniyet çevrelerini etkisi altına alan Türk İslam kültür ve medeniyeti Türklüğün kendine has özelliğini gösterir. MaveraünnehirÕden AnadoluÕya, AnadoluÕdan da Balkanlara kadar uzanan bu kültür ve medeniyet, Akdeniz ülkelerini de etkisi altına almıştır. Toplumlar devlet ve millet olma seviyesine yükseldikleri zaman kendi millî kültürlerini oluşturabilirler. Nihayet milattan önce 3. yüzyılda kurulan Hun DevletiÕnden, Atatürk tarafından temelleri atılan Türkiye Cumhuriyeti'ne kadar oluşan Türk Kültür ve Medeniyetinin bir bütün olduğu görülür.
Türkler Malazgirt Ovası'na ayak bastıklarında bir millî kimliği ve o kimliğin gerisinde bin üçyüz-bin beşyüz yıllık bir tarihi vardı. O kimlik ve o tarihin gücü ile bu vatana sahip oldular. Her mekandan ve her kültürden etkilendikleri gibi, kendi kültürü ile etrafındaki ülkeleri de etkilediler. Türkler AnadoluÕya geldiklerinde; bin beşyüz yıllık çok sağlam bir devlet geleneğine sahiplerdi. Anadolu, Türklerin eline geçince bir uçtan bir uca düzen ve disiplin altına alındı. Komşu milletlerin gıpta ettiği bir düzen kuruldu. Saray, medrese, han, hamam, yol, kervansaray, hastane, köprü, türbe, camiler inşa edildi. Bugün dahi gururla seyrettiğimiz muazzam bir bayındırlık hamlesi gerçekleştirildi. Bu hamleler gerçekleştirilirken daha önce AnadoluÕda hüküm sürerek eserler bırakan milletlerin eserlerine de saygı gösterildi ve aynen korundu. Türk milleti fethettiği ülkelerde hakimiyet kurarken daha önce meydana getirilmiş olan medeniyetlere saygı duymuş, diğer milletlerin din, dil, örf ve adetlerine büyük bir müsamaha göstermiştir.
Osmanlı Devleti meşruiyetini, "Din ü Devlet Mülk ü Millet" idaelinden, idaresindeki müslim ya da gayri müslim olan çeşitli toplumların kültürel, dini özelliklerini koruyup, garanti altına alışında buluyordu. Yüzyıllar süren hoşgörüye dayalı, barış içerisinde bir beraberlik sayesindedir ki Osmanlı devleti zengin bir kültür ortaya çıkarmıştır. Bu kültür, içerisinde farklı birçok kültürü barındırıyordu, bu özelliği ile bir mozayiği andırıyordu. Bugün Türkiye dahil, Balkan ve Ortadoğu ülkelerinin şaşırtıcı kültürel benzerliklerinin temelinde bu olgu yatmaktadır.
Değişik coğrafyaların kesiştiği, değişik toplum ve tarihlerin karşılaştığı bir kavşak noktasında ortaya çıkan ve gelişen Osmanlı kültürü, Ortaasyalı olduğu kadar, Akdenizli, Ortadoğulu olduğu kadar Anadolulu ve Balkanlı idi. Osmanlılının mührünü vurduğu bu kültür hem değerler, hem ürünler ve hem de duyuş, düşünüş ve davranış tarzları düzeyinde Türk toplumuna miras kalmıştır.

MADDİ GELİŞMENİN İTİCİ GÜCÜ KÜLTÜREL GELİŞMEDİR
Bugün artık toplumlar yanlızca ekonomik göstergelerle ifade edilen kalkınmaya değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel bir gelişmeye, maddi tatmine olduğu kadar, manevi tatminde de ilerlemeye ihtiyaç duymaktadırlar. Aslında manevi kalkınma yani kültürel gelişme, maddi kalkınmanın ikinci gücüdür. İkisi arasında biribirini destekleyen gizli bir akım vardır. İçinde bulunduğumuz asrın insanlığa kazandırdığı en önemli tecrübelerden birisi, kalkınmada sosyal ve kültürel faaliyetlerin de gözardı edilemeyeceği gerçeğidir.
Milletler arası ilişkileri belirleyen; sosyal, siyasal ve ekonomik etkenlerin yanında muhakkak ki kültürel etkenlerin de önemi büyüktür. Esasen kültürel etkenler, uluslararası yaklaşımlara daima devamlılık ve canlılık sağlar. Mevcut olan millî kültür değerleri milletleri birbirlerine daha fazla yaklaştırır. Bunu sağlarken eski eserleri, tarihi vesikaları, şiiri, tiyatrosu, sanatı, edebiyatı ve folkloru büyük rol oynar. Bu vesikalar ve değerler milletlerin iç işlerine karışmadan, vatan bütünlüğüne dokunmadan, kardeşçe ve dostça, barış içinde yaşamalarını sağlar. Bu varlıklar ve değerlerin anlam ve önemini maddi yönden ölçmek veya senteze tabi tutmak mümkün değildir.
Millî kültür varlıklarının korunması şarttır. Atatürk de millî kültür varlıklarımızın korunmasına büyük önem vermiş, millî kültür varlıklarının araştırılması, korunması ve yayılması için bütün tedbirlerin alınmasına gerekli itinayı göstermiştir. Bunun için lazım olan bütün araçların, güzel sanatların korunması ve yayılması için kurum ve kuruluşları faaliyete geçirmiştir.
Kültür toplumun sosyal yapısına yön veren ve o topluma kişilik kazandıran ortak davranışlardır. Zaman içinde değişme, gelişme ve yenileşme özellikleri taşıdığından dolayı kültür, canlı ve dinamik bir yapıya sahiptir. Toplumun yaşama düzeyine bağlı olarak doğup geliştiği için hayatın içindedir. Bir milleti diğer milletlerden ayıran yaşayış tarzı, o millete özgü duygu ve düşünce birliğinin oluşturduğu ruhtur.
Bununla birlikte bu aşamada milletlerin yaşama tarızlarını anlatması bakımından millî kültür kavramı karşımıza çıkmaktadır. Millî kültürün bu durumu onun canlı bir organizma gibi telakki edilmesini kolaylaştırır. Bu bakımdan millî kültürün sağlıklı olarak gelişebilmesi, bugünün geçmiş ile olan ilişkisini kesmemekle, bilakis yeniden kurmakla mümkündür. Yıllar boyu yaşayan o kültürün mensupları bizim insanlarımızdır. Atalarından emanet olarak aldıkları geleneksel kültürlerine yeni ilaveler yaparak kendilerinden sonra gelen nesillere intikal ettirmişlerdir. Sanayileşme ile birlikte geleneksel toplum yapısı değişmiş, çarpık bir şehirleşme yapısı ortaya çıkmıştır. Eski misyonunu kaybeden aileler, kültür taşıyıcı olmaktan da uzaklaşmışlardır. Teknolojinin gelişmesiyle bozulan ilişkiler yine teknolojinin bize kazandırdığı radyo, televizyon, vs vasıtalarla düzeltilmeye çalışılmıştır.
Kültürün hem maddi, hem de manevi yönü vardır. Bilim ve teknik alanlarındaki gelişmeler maddi yönü olup medeniyet ile birleşir ve milletlerarası bir nitelik taşır. Manevi yönü ise dil, din, tarih, ahlak, hukuk, felsefe, edebiyat, sanat, eğitim, örf ve adetler gibi doğrudan doğruya her toplumun kendi yapısına göre şekillenen unsurları içine alır. Manevi kültür, toplumların kendi özel davranışlarının eseri olduğu için, milli bir kişilik yapısındadır, orjinaldir ve gerçek kültür de budur. Kültür, her iki yönüyle de topluma dinamizm vermektedir ve böylece milletleri yaşatan, onları geleceğe bağlayan sosyal bir geliştirme gücüne sahiptir. Bu özelliği ile de toplumdaki kalkınma ve gelişmenin temel faktörü durumundadır. Günümüzde milletler arasındaki hakimiyet ve üstünlük yarışı silahlarla değil, kültür ile yapılmaktadır. Milletler arasındaki üstünlük savaşında en etkili silah olarak, bağlı bulundukları toplumları eğitim ve kültür seviyeleri bakımından en üst düzeye çıkarmak, bilim ve teknolojide ön sırayı almaktır. Atatürk bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: "Dünyada her kavmin, varlığı, kıymeti, hürriyet ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı medeni eserlerle orantılıdır. Medeni eser vücuda getirme kabiliyetinden mahrum olan kavimler, hürriyet ve bağımsızlıklarından soyunmaya mahkumdurlar. Medeniyet yolunda yürümek ve muvaffak olmak hayatın şartıdır." (Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, Utkan Kocatürk, s.65) Gerçekten de zamanımızda insan hayatı, kültürün ana unsuru olan bilimle şekillenmekte, ülkelerin rafahı bilimle ve ilim ile gerçekleştirilmektedir. Temelinde bilim olmayan sosyal ve iktisadi kalkınma düşünmek mümkün değildir. Bilim ve teknolojide, çağın akışına ayak uydurmak önce o toplumun eğitim ve kültür seviyesini yükseltmeye ve toplumun ihtiyaç duyduğu insan gücünü yetiştirmeye bağlıdır.
Kültür, oluşum ve değişim sürecinde başka kültürlerle alış verişte bulunur, onlardan aldığı gibi onlara da verir. Her millet çağın icaplarına göre başka kültürlerden aşılanır ve zenginliğini biraz da bu aşılanmaya borçludur. Aşılanırken özün ve kökün mutlaka korunması gereklidir. Kültür değişmesi tabiidir. Ancak kültür yabancılaşması, yozlaşma ve kültür ikamesi gayri tabiidir. Modern ve medeni milletlerin hiçbiri kendi kültürünün yerine bir başka kültürü koyamaz. Koyarsa o millet olmaktan çıkar. Kültür değişmesinin temel kanunu kendi kendisi olarak, özü ve kökleri koruyarak devam etmesi, değişmesi ve gelişmesidir. Özü ve kökü koruyamayan milletler yabancı kültürlerin istilasına uğrarlar. Bu da modern çağda istilanın en tehlikelisidir. Zira millî kültür bir milletin varolma şuurudur. Şuur ise bilmek demektir. Kendini, kendi değerlerini tanımayan bir milletin sadece müstakil bir coğrafyaya sahip olması o millete hiçbir şey kazandırmaz.

GURBETTE KÜLTÜR
Tarih boyunca insanların bir kısmı geçmişe özlem duymakla yetindi, geçmiş zaman içinde yaşadı. İçinde bulundukları ana, zamana önem vermedi. Bir kısım insanlar da geçmişi ve yaşadıkları anı hesaba katmadı, hayali bir gelecek inşaa etti.
Oysa geçmiş ne kadar gerçek ise gelecek de o kadar gerçek.
Geçmiş ne kadar değerli ise gelecek de o derece önemlidir.
Gerek ülkemizin büyük bir nüfus potansiyelini oluşturan gençlerimizi, gerekse yurtdışında yaşayan gurbetçi diye isimlendirdiğimiz gençlerimizi bu açıdan değerlendirecek olursak, kültürün ne derece önemli olduğunu görürüz.
Bir kıyaslama ile konuya yaklaşırsak, kendi ülkelerinde yaşayan gençlerin, gurbette yaşayan gençlere nazaran kültürlerine daha bağlı oldukları görülmektedir.
Dünyanın birçok ülkesinde çalışmakta olan gurbetçi vatandaşlarımızın, bulundukları ülkelerin kültürüne, diline, dinine, örf ve adetlerine tamamen yabancı olduklarından, o ülkeye uyum sağlamakta büyük zorluklarla karşılaştıkları dikkati çeker. Bununla birlikte bu vatandaşlarımızın çocuklarının çoğu TürkiyeÕye döndüklerinde de yine aynı ölçüde sayılabilecek sıkıntılarla karşılaşmakta, yakın çevrelerine dahi uyum sağlayamamaktadırlar. Bu çocuklar hem Türk kültürünü hem de yaşamakta oldukları ülkenin kültürünü iyi bilmedikleri için, iki kültür arasında bocalamakta, bunun sonucu olarak da bir kimlik bunalımı ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Gurbette doğup büyüyen gençlerin çoğunluğu da Türk kültürüne tamamen yabancı olarak yetişmektedirler. Kendi insanını yeterince tanımayan, millî kültüründen uzaklaşan bu gençlerin çoğu yaşadıkları ülkelerin bazı kötü alışkanlıklarını benimseme durumunda kalabiliyorlar.
Türk kültürünün din ve imandan sonra gelen en önemli unsuru dilidir. Bir milletin dili onu diğer milletlerden ayıran en önemli unsurlardandır. Dil, hem millî kültürün taşıyıcısı hem de millî birliğin harcı durumundadır. Dil aynı zamanda millî yapıyı meydana getiren, sağlamlaştıran ve destekleyen en büyük faktör ve dayanaktır. Milletimizin kahramanlık ve civanmertliğini anlatan destanları, marşları, hikayeleri, şiirleri, manileri ve ninnileri dilimizin en müstesna vesikalarıdır.
Uyum problemi Türkiye'den yurtdışına, yurtdışından tekrar Türkiye'ye uzanan çok yönlü, son derece karmaşık, hayati ciddiyeti olan bir meseledir. Bu bağlamda kişilerin kendi dillerine olan uzaklık ya da yakınlık diye tanımlayabileceğimiz durumlarını ele alarak bir değerlendirme yaptığımızda, dilin ne derece önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.
Hiç şüphe yok ki kültürel kimliğin en önemli unsurlarından birisi de dildir. Kişi dil aracılığı ile çevresiyle ilişki kurar, kendi töresini, dinini, tarihini tanır; kendinin kim olduğunu bilir. Dili, kültürel kimliğe şekil veren bir kalıp olarak tanımlayan Sapir ve Whorf, belli bir dili öğrenen kimselerin o toplumun düşünce yapısını ve değerlerini de benimsediklerini ileri sürerler. Yani kendi kültürlerinden kopup benimsedikleri dilin kültürünü yaşamaya başlarlar. Bir toplumun anadili onların can damarı gibidir. Anadilini bilmeyen kimselerin kültürel kimliğinin can damarı, fonksiyonunu yerine getiremiyor demektir. Bir milletin özellik ve karekterini o milletin dilinde bulmak mümkündür. Dil insanın görüş ve düşünce biçimini de etkiler. Kendi dilini unutup, başka bir dili konuşan kimse o dilin kültürünü de öğrenmesi, dolayısıyle o kültürün etkisi altında kalması ve kendi öz kültüründen uzaklaşması kaçınılmazdır.
Gurbetteki gençlerimizin kendi öz kültürlerinden uzaklaşmamaları, dillerini iyi bilmeleri; tarih, örf ve ananelerine sahip çıkmalarından geçmektedir. Bunun için devletimiz, yurtdışında çalışan vatandaşlarımızın çocuklarının eğitimi için öğretmenler; dini konularda aydınlanmaları amacıyla da din görevlileri göndermekte, onlara sahip çıkmaktadır.
Gurbetteki gençlerimizin millî kültürlerinden kopmamaları ve onların milletine, devletine bağlı olarak yetişmeleri için devletin maaşlarını vererek, gönderdiği öğretmen ve din görevlilerine büyük görevler düştüğü muhakkaktır. Bunun yanında asıl görev, daha rahat bir hayat sürmek için gurbette çalışmaya giden, maddi konulardaki kazançları yanında, çocuklarının öz kültürlerine bağlı olarak yetiştirilmeleri yönünde azami çaba sarfederek, manevi kazançları da göz ardı etmemeleri gereken anne-babalara düşmektedir.

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ
Teknolojik gelişimin insanın davranış ve düşüncelerinde birçok değişmelere yol açtığı bugün çoğunlukla kabul edilen bir gerçektir. Tekerleğin icadından modern arabalara; karasabandan traktöre geçen insan, teknolojik alanda gerçekleştirilen bu gelişmelere en azından makine gücünün insan ve hayvan gücüne olan üstünlüğünü; daha çok makineleşmenin, daha çok zaman ve emek tasarrufu olduğunu, makinenin üretim gücünün üstünlüğü sayesinde kendi hayatının önemli ölçüde değiştiğini düşünmüştür. Buna karşılık mesleki aktivitelerine göre insanların kültür ve teknoloji değerlendirmesinin farklı olduğu görülmektedir. Bir imalat fabrikasında çalışan bir işçi ile aynı işteki bir mühendisin teknoloji anlayışlarının ve teknoloji karşısındaki tavırlarının birbirinden oldukça farklı olacağının tahminini yapmak zor olmasa gerek.
Teknoloji ve kültür konuları bir arada zikredildiğinde özellikle Japonya iyi bir örnek olarak gösterilmektedir. Uzun sayılmayacak bir süre içerisinde (1858-1905) hızla gelişen Japonya'da kültür açısından ancak bazı temel ilkelerin devamlılığını koruyabildiği görüşünü kabul edenlerin yanında, Japonya'nın modern teknolojiyi hiçbir manevi değişime gerek kalmadan, kültürel kopuş olmadan aldığını savunanlar da vardır.
Bu yaklaşıma göre Japonlar dinlerini, dillerini ve alfabelerini değiştirmeden, gelenek ve adetlerine karşı ilgi ve saygılarını kaybetmeden bu teknolojik değişimi yaşamışlardır.
Bununla birlikte modern teknolojiye sahip olmanın gerektirdiği değişmelerin var olduğu da bir gerçektir. Erol Güngör bu değişmelerin, bazı sosyal-kültürel unsur ve unsur komplekslerinin atılıp, yerine yenilerinin alınması şeklinde ortaya çıktığını belirtir ve "En azından, mesela modern üretim, insan münasebetlerinde aile ve bölge bağlarının bir yana bırakılmasını ve verimlilik esasına, rasyonel hesaplara dayanan münasebetlerin gelmesini gerektirir." demektedir.
Modernleşme ve kalkınma, doğaldır ki bilimsel ilerlemeden kaynaklanan yeni teknolojilerle gerçekleşiyor. Bu yenilik arayışlarının kültür kavramıyla oldukça yakından ilgili olduğu da zaten kabul edilen bir gerçek. Bilim ve teknoloji, tarih boyunca yeni ölçü ve kriterler getirerek, insanın tabiat üzerindeki kontrolünü artırarak, onun dünyaya bakışını, düşünce, duygu ve davranışını, sosyal ilişkilerini değiştirmiş, en azından etkilenmiştir. Dolayısıyla toplumların örf ve âdetlerine, ahlakına, diline, sanatına bilim ve teknolojinin oldukça fazla etkide bulunduğunu söylemek yanlış olmaz.
İnsan faaliyetinin olduğu hemen her yerde uygulanacak bir tekniğin var olduğu düşüncesinden haraketle, teknolojinin toplumları, bir yanda mevcut kültürü değiştirerek, bir yanda da iktisadi refahı artırarak etkide bulunduğunu söylemek mümkün. İster sanayi öncesi toplumdan sanayi toplumuna, ister sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş olsun, kalkınma ve iktisadi refahın kültür değişikliğini de beraberinde getirdiği muhakkak. Çağa ayak uydurmanın gereği olarak hemen hemen dünya ülkelerinin hepsinde yaşanan teknolojik değişim, toplumlarda meydana gelecek sosyal değişimi de beraberinde getiriyor. Bu oluşum bütün toplumların karşı karşıya kaldığı oldukça karışık bir problem olarak değerlendiriliyor. Bu değerlendirmede özellikle gelişmekte olan ülkeler için, ileri teknolojiye sahip ülkelerin içine düştükleri manevi buhranlar ön plana çıkıyor. Türkiye'nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkeler kervanının, bu problemleri aşmasında sahip olduğu avantaj ise, dünya tarihinin yakın ve uzak geçmişinde yaşanan oluşumlar, bu oluşumlardan alınacak dersler ve bir yığın tecrübe olsa gerek.
SeLeN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Alt 14-02-2011   #3 (permalink)
Standart Cevap: Milli kültürün korunmasında dilin önemi


Atatürk Ve Milli Kültür


“Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz” diyen Atatürk’ün millî şuur bahsindeki dikkat ve titizliği gözlerimizin önündedir. Bir milletin ayakta kalmasında, bir toplumun millî şuura varmasında en büyük ve en kesin rolü oynayanın da kültür olduğu bilinmektedir.” (s.3)

“ Millî kahramanların doğdukları yıllar, bağlı oldukları milletin bahtında iyiye doğru,gelişip yükselmeye doğru gidişin müjdecisidir.” (s.4)

“Bir milletin varlığında kültürün önemli bir yeri ve büyük bir değeri olduğunu kuşkusuzca söyleyebiliriz.” (s.7)

“ İslâm medeniyetinin meydana gelişinde Türk kültürünün büyük katkısı bulunduğu bir gerçektir. Bununla beraber, çağlar geçtikçe ve batının tesiri de eklenince millî kültür değerlerimizden bir kısmı da küçümsenir olmuştur.” (s.8)

“ Kültürün alan ve kapsam genişliği, onun çeşitli biçimlerde tanımlanmasına yol açmıştır. Nitekim Atatürk de kültür hakkında birkaç tanım yapmıştır. Bunlardan birinde:

“Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden mâna çıkarmak, intibah almak, düşünmek, zekâyı terbiye etmektir.” (s.15)

“Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın kültür tanımı da şöyledir:
“ Kültür, bir cemiyetin sahip olduğu maddî ve manevî kıymetlerden teşekkül eden öyle bir bütündür ki, cemiyet içinde mevcut her nevi davranış şekillerini içine alır. Bütün bunlar birlikte o cemiyet mensuplarının ekserisinde müşterek olan ve onu diğer cemiyetlerden ayırt eden hususi bir hayat tarzı temin eder.” (s.20)

“ Atatürk’ün ikinci bir kültür tanımı da “İnsanların hayatına, faaliyetine hâkim olan kuvvet, ibda ve icad kabiliyetidir.” Şeklindedir.” (s. 22)

'Atatürk, kültüre yeni Türk Devletinin temeli sayacak kadar büyük önem vermişti. “Kültür Birliği”ni ise Türk milletini meydan getiren unsurlar arasında kabul etmiştir.” (s.35)

“ Milletimizin tarihini, ruhunu, an’anatını sahih, salim, dürüst bir nazarla görmeliyiz.” (s.40)

“Efendiler! Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, ananat-ı milliyesine düşman olan bütün anasırla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.” (s.62)

'Türk ulusu ancak varlığını derin ve sağlam kültür sınırları ile çevreledikten sonradır ki, onun yüksek kapasitesi ve erdemi, uluslar arasında tanınır.” (s.62)

“Millî ahlâkımız, medenî esaslarla ve hür fikirlerle tenmiye ve takviye olunmalıdır.” (s.70)

“Bir milleti yaşatmak için birtakım temeller lâzımdır ve bilirsiniz ki, bu temellerin en mühimlerinden biri sanattır. Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata mâlik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Hatta kastettiğim manayı bu söz de ifadeye kâfi değildir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur…” (s. 81)

“Atatürk sanatı şöyle tarif etmiştir:
“ Sanat güzelliğin ifadesidir. Bu ifade sözle olursa şiir, nağme ile olursa musiki, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık,bina ile olursa mimarlık olur.” (s.83)

“Sanatkâr, cemiyette uzun ceht ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır.” (s.84)

“Millî kültür ise, hem usulle yapılmayan hem de taklitle başka milletlerden alınmayan duygulardır.” (s.89)

“ Edebiyatın tanımını yapan Atatürk der ki:
“ Edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır: Söz ve mânayı, yani dimağında yer eden, her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları, çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bunun içindir ki, edebiyat, ister nesir hâlinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi bilhassa musiki gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.” (s.99)

“ Şairlerimiz esaslı kültür sahibi olmalı ve tarihi iyi bilmelidir.” (s.106)

“ Bir de Atatürk her milletin istiklâl içinde benliğine kavuşması ve medeniyet yolundan ilerlerken birbirlerine yaklaşmayı dış siyaset bakımından da önemli saymıştır. Onun için kendi zamanında dahi yalnız siyasi anlaşmalar değil, kültürel yakınlaşmayı da hedef olarak göstermiştir.” (s.117)

“İktisadî kalkınma millî hayatın bütün vecheleri ile, fakat en çok toplumun kültür gelişmeleri ile ilgilidir ve kültürden ayrı düşünülemez.” (s.120)


(x) Dr. Müjgan Cunbur, Atatürk ve Millî Kültür. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara,1981

SeLeN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Alt 14-02-2011   #4 (permalink)
Standart Cevap: Milli kültürün korunmasında dilin önemi


YABANCI KÜLTÜRLER KARŞISINDA MİLLİ KÜLTÜR

Bu çok geniş konuyu kısa bir tebliğ hâlinde işlemek imkânı olmadığı için fikirlerimi özetleyerek vereceğim. Bu fikirler Türk kültürünün yabancı kültürlerle olan temaslarına ait maceranın belli başlı noktalarını belirtecek şekilde düşünülmüş ve tertiplenmiştir.
1. Millî kültür ve yabancı kültür diye birbirinden tamamen ayrı, bağımsız mevcudiyetlerden bahsetmek doğru değildir. Hiçbir kültür, özellikle Türk kültürü, başkalarıyla temastan ve onların etkisinden değişmekten müstağni sayılamaz. Kısacası, tarihin herhangi bir anında millî kültürü ve yabancı kültürleri birbirlerini ilk tanıyan şahıslar gibi karşı karşıya getiremeyiz.
2. Yine de, her kültürü hususî vasıflara sahip bir bütün olarak görmemiz gerekiyor. İki şey arasındaki münâsebeti belirtebilmek için bunların birbirinden farklı şeyler olduğunu kabul etmek zorundayız. Acaba Türk millî kültürü ile yabancı kültürler arasındaki münâsebetin mahiyeti ve derecesi nedir?
4. Kültürün devamlı değiştiğini kabul ediyorsak, o zaman bütün zaman ve mekânlar için geçerli bir "millî kültür şeması" çizmenin doğru olmadığını da kabul etmeliyiz. Mamafih, bizim bu sözümüz kültür değişmesini belli bir yönde şekillendirmek isteyenlerin gayretine karşı sayılmamalıdır; bu türlü gayretlerin boş olduğunu da hiçbir zaman söyleyemeyiz. Bence bu türlü faaliyetlere kültürü millileştirme yerine "millî kültüre" şu veya bu karakteri kazandırmak adını verirsek, birçok yersiz münâkaşa ve çelişmelerin önüne geçmiş oluruz.
5. Türk millî kültürünün yabancı kültürler karşısındaki durumu denince, elbette devamlı münâsebette bulunduğu kültürlerden ne gibi tesirler aldığını, onlara neler verdiğini, aldığı tesirlerin kendi bünyesinde ne gibi değişmelere yol açtığını düşüneceğiz. Bu bakımdan Türkiye bir yandan "Batı medeniyeti"ne intibak etmeye çalışan bir ülke olarak, bir yandan da kendi kültürünün yarattığı hususî durumlar içinde ele alınması gereken bir ülkedir.
Batılılaşma kavramı hangi duygusal tavırla karşılanırsa karşılansın, Türkiye Batılılaşan bir ülkedir. Başka bir ifade ile, özellikle Batı Avrupa ülkelerinde geliştirilmiş bir teknoloji ve onunla birlikte bir takım değerleri, adetleri benimsemeye çalışmaktadır. Şu hâlde her şeyden önce teknolojik değişmenin yarattığı sosyal ve kültürel değişmelerle karşı karşıyayız. Bu değişmeler şimdi karşımıza çıkar şeyler değildir; yüz yılı aşkın bir zamandır ve gitgide artarak meydana gelmektedir.
Türkiye bu kültür karşılaşmasında esas itibariyle alıcı durumdadır. Neleri nasıl aldığını ve bu alınanların yerli kültürde meydana getirdiği durumları görmek için kolaylık olmak üzere kültürün çeşitli sahalarını birer birer ele alabiliriz. Bu sahaların bazılarında değişmeleri takip etmek oldukça kolay, bazılarında ise oldukça zordur. Kabaca söylersek, kültürün dış tezâhürlerle ilgili değişmeleri kolayca görülebilir. Kılıkkıyafet bunların başında gelir. Diğer bazı kültür sahaları, ki meşhur antropoloji âlimi Linton, bunlara "kültürün çekirdeği" diyor, kıymetlerden ve duygusal yükü ağır basan tepkilerden, çağrışımlardan meydana gelmiştir; bunlar çok zor ve geç değişen, değişmeleri zorlukla tesbit edilen sahalardır.
6. Şekle ait unsurların başında gelen kılık-kıyafet, bugünkü Batı dünyasında geliştirilen ve oradan dünyanın her tarafına yayılan modellere göre değişmektedir. Öyle görülüyor ki, Batılı ve Batılılaşmakta olan ülkelerde kıyafetin standartlaşması artık herhangi bir millî kültürün eseri olmaktan çıktığı gibi, millî kültürlerin kolaylıkla mukavemet edebilecekleri hâlden de çıkmıştır. Bu yüzden bazıları bizde vaktiyle yapılan kıyafet değiştirme teşebbüsünün boşuna emek ve insan kaybına yol açtığını iddia etmektedirler.
Kıyafetin teknolojik değişme ile ilgili vazgeçilmez bir netice olduğu söylenemez; bu esas itibariyle prestije dayanarak insanlara ve insan gruplarına intikal eden bir formdur. Her fert veya grup kendini bir görmek istediği grubun kıyafetini benimser, ona bir sembol kıymeti verir.
7. Bu açıdan bakıldığı takdirde yabancı kültürde alınan pek çok şeylerin sembolik değer taşıdığı görülür. Bu sadece bizim memleketimize has bir durum değildir. Semboller insanı belli bir grupla bağıntılı gösterdiği ve böylece onlara itibar sağladığı zaman daima kullanılmışlardır. Semboller kültür değişmesi açısından, hâkim gruba benzeme veya onunla aynı olmak iddiasına işaret eder. Özel otomobillerde Türkiye'yi belirten TR rumuzu yerine Avrupa ülkelerinin amblemlerini taşımak gibi. Fakat hâkim gruba benzeme hevesinin en çok göze çarptığı yer merasimlerdir. Yılbaşı kutlamalarında, yaş günlerinde, düğün ve nişan merasimlerinde, davetlerde Batı tesirinin ne derece hâkim olduğunu görüyoruz. Kokteyl âdeti hemen bütün devlet müesseselerine ordu dahil girmiş bulunuyor.
8. Plastik sanatlar gibi şeklin en çok belirgin olduğu sahalarda yabancı kültürün tesirlerini kolayca görebiliyoruz. Hatta buna "yabancı kültürün hızla artan tesiri" demek daha doğrudur olur, çünkü Batı sanat formları Türkiye'ye daha eski tarihlerde girmeye başlamıştır. Nuruosmaniye'den Valide Camii'ne ve Aziziye Köşkü'ne kadar mimarîmizin geçirdiği macera bu tesirin ne kadar yaygın olduğunu gösterir. Cumhuriyetten hemen önce yeni bir Türk mimarîsinin doğuş örnekleri görülmüş, fakat Cumhuriyet devrinin hızlı Batılılaşma hareketi yerlilik ve orjinallik endişelerini tamamen ortadan kaldırmıştır. Ankara'nın ilk resmî binaları, yabancılar tarafından yapılmakla birlikte, yerli motifler taşımak ve Türk mimarîsi örneği olmak üzere çizilmişti. Sonradan öğrendiğimize göre, devrin nüfuzlu kimseleri bunların "fazla Arap" olduğunu söyleyerek son millî mimarî çabalarını da söndürmüşlerdir. Dikkat edilirse, değişmenin özünde yatan tavır "millilik" kavramı içinden Müslüman dünyasıyla ve belki bizzat Müslümanlıkla ilgili görülen şeyleri çıkartmaktır. Bu tavır bize zaten yabancı olan heykelde iyice belirgin hâle gelmiştir. Taksimdeki abidede, resmedilen kahramanlar dışında, Türk olan hiçbir şey yoktur.
9. Dışarıdan bakılarak açıkça görülebilen değişimlerin büyük bir kısmı günlük hayatta olanlardır ve bunlar arasında beslenme ile ilgili olanlar ön planda gelmektedir. Gıda tercihlerimiz, bunların hazırlanma ve sunulma şekilleri, beslenme ile ilgili teknoloji önemli ölçüde değişmektedir. Bu değişme bir taraftan yaşanan hayatın zaruretleriyle, yani sosyal değişmelerle ortaya çıkarken, bir taraftan da bilgi ve görgü değişmeleri sonunda olmaktadır ki, her ikisinin kaynağı da Batı kültürüdür. Büyük işyerlerinde okul ve kışlalar dahil yemekhaneler kurulması, buralarda insanların belli bir tarzda, belli zamanlarda ve belli cinsten yemeğe alıştırılması yemek âdetlerimizi oldukça değiştirmiştir. Aynı şekilde, özellikle aydınların Batı ülkelerinden edindikleri görgü ile beslenme tarzlarında değişiklik yaptıkları, bu türlü değişikliğin görgü, sosyal mevki ve refah seviyesine paralel olarak bütün ülkeye gitgide yayıldığı görülmektedir. Evlerine Amerikanbar yaptırmak, fincanla çay içmek, soğuk yemeklerle davetli ağırlamak henüz küçük bir azınlığın özelliğidir, ama karbonhidratlı maddelerden proteinli gıdalara doğru kuvvetli bir temayül en azından şehirli aydın kitlelere mal olmuştur. Avrupa'dan aldığımız kahvaltı âdeti ise bugün millî bir vasıf hâlindedir. Bu arada güzellik anlayışımızın Batılı ölçüler istikametinde değişmesiyle birlikte, özellikle kadınlar arasında yeni bir gıda -zayıflama- rejiminin yaygınlaştığını belirtmeliyiz. Son bir nokta olarak, yemek görgüsü ile ilgili bütün Türkçe kitapların Avrupa görgü kitaplarının bir kopyesi olduğunu söyleyelim.
Bütün bunlara rağmen, yerli kültürün çok kuvvetli olduğu noktalarda yabancı unsurlara karşı önemli bir mukavemet görülmektedir. Türklerde Anadolu'ya yerleştikten bu yana gelişmiş ve kökleşmiş kuvvetli bir yemek kültürü vardır. Bazan bu kültür bütünü itibariyle bize hâkim görünen Batı kültürüne mukavemet etmekle kalmamış, ona birçok unsurlar vermiştir. Bugün bile Türkler Batı ülkelerinin gıpta ettiği bir mutfağa sahiptir. Bu zenginlik ve yemek zevki dolayısıyle, meselâ Batılıların sandöviçli öğle yemeği usulü ancak az gelirli gençler -çoğunlukla öğrenciler- arasında yaygınlaşmış, toplumun öbür katlarına ulaşmamıştır. İnsanlarımızın geliri önemli ölçüde düşmedikçe eski yemek alışkanlıklarının çoğu devam edeceğe benzemektedir.
10. Bütün bu saydıklarımız ve daha başka birçok maddî değişmelerin gerisinde manevî kültürdeki değişmeleri bulmak kabildir; yani bu maddî değişmeler, birtakım tavır ve zihniyet değişmelerinin sonunda meydana gelmiş bulunuyor. Manevî kültür dediğimiz bu sahadaki değişmelerin başında ise, insanın kendi kültürüne karşı takındığı tavırdaki değişmeler gelir. Bu tavır karşı karşıya gelen kültürlerin birbirlerinden neler alıp vereceklerini tayin eden başlıca faktörlerden birini teşkil etmesi bakımından özel bir önem taşır. Acaba Türkler Batı kültürünü ve kendi kültürlerini nasıl görmektedirler?
Türler bundan yüz yıl öncesine kadar kendilerinin diğer milletlerden üstün olduklarına inanıyorlardı. Batılılarla aralarında teknoloji, hatta bir ölçüde kültür alışverişi olmakla birlikte bunlar kendi üstünlük duygularını sarsacak mahiyette değildi. Adet ve alışkanlıklarını, zevklerini, kıyafetlerini, hatta birçok inançlarını onlara bakarak değiştirecekleri akıllarından bile geçmezdi. Böyle bir tavır kültür iktibasını asgarî seviyede tuttuğu gibi, yapılan iktibasların tesadüfî birer değişme dışında mâna ifade etmesini de engeller. Gerçi devletimizin üst seviyedeki yöneticileri Batıyı model alarak değişmeyi sistemli bir faaliyet haline getirmişlerdi, fakat bu grup bütün ülke içinde çok küçük bir azınlıktı.
Kültür bir kavram veya bir teoridir; bize müşahhas olarak görünen şey o kültürü taşıyan insanlardır. Bu yüzden kültür kıyaslamalarında insan hakkındaki değerlendirmeler büyük bir önem taşır. İki kültürün karşılaştırılması iki insan tipinin karşılaştırılması demektir. Bu bakımdan aydınlarımızın Batıyı görüşleri ile halkımızın görüşü arasında çok büyük bir fark buluyoruz. Üst seviyede uzmanlık isteyen sahalardan aşağılara doğru inildikçe insanlar arasında benzerliklerin gitgide arttığı görülmektedir. Böylece, bir Türk işçisi ile bir Alman işçisi arasındaki fark çok azdır veya hiç yok sayılır. Buna karşılık meselâ vasat bir Türk öğretmeni ile bir Alman öğretmeni arasında kolay doldurulamayacak bir boşluk daha ilk bakışta göze çarpar. Belki de bu yüzdendir ki Türk aydınının Batıya karşı tavrı ifratla tefrit arasında, teslimiyete varan bir hayranlıkla nefret ve düşmanlık arasında gidip gelmektedir. Türk işçisi için böyle bir problem yoktur ve o dışarıda gördüğü medenî gelişmenin Türkiye'de de pekâlâ olabileceğini düşünür; kendi seviyesinde bu gelişmenin olmaması için gerçekten ciddî bir sebep de yoktur.
11. İki değişik tavrın tabiî bir neticesi olarak, halkın temsil ettiği yerli kültür büyük ölçüde ayakta dururken, aydınlar, tıpkı A'raf sakinleri gibi, yerli kültür ile Batılı kültür arasında marjinal bir varlık sürdürmektedirler. Türk kültürünün aydınlarca temsil edilmesi gereken daha rafine değerleri süratle kaybolmaktadır. Türk aydını Batıya kıyasla kendi kültürünün hiçbir değer taşımadığı kanaatindedir. Hatta genellikle yerli kültür değerlerinin nelerden ibaret olduğu hakkında gerekli bilgisi de yoktur. Bu değerleri korumak veya yaşatmak, geliştirmek, yeni yaratmalar için malzeme olarak kullanmak gibi endişeleri olmamıştır. Yerli kültürün değerleri ancak hayran olunan yabancılar tarafından takdir edilir ve aranır olunca Türk aydını bunlara itibar etmiş, fakat burada yine kendi eksiğini tamamlamak yerine Batılıyı tatmin etmeyi düşünmüştür.
Türk halkı yerli kültürden şikâyetçi değildir, hatta ondan çok memnundur. Bu yüzdendir ki, dışarıda çalışan işçilerimiz özellikle insan münâsebetleri konusunda yabancılara karşı bir üstünlük duymaktadırlar. Bu onların şahsiyetlerini ayakta tutmaya, bir kültür taşıyıcısı ve yaratıcısı olma potansiyellerini yaşatmaya yetiyor. Fakat aydınlarımız bütün felâketlerinin kendilerine intikal eden millî kültürden geldiğini düşünmüşlerdir. Tarih, dil ve dine karşı bazan açıkça düşmanlık, bazan ilgisizlik ve istihfaf şeklinde görülen aydın tavrının özellikle son elli yıl içinde kültürümüze yaptığı müdahaleler ve bunların neticeleri artık herkesin bildiği şeylerdir. Bu tavrın şiddeti son yıllarda önemli ölçüde kırılmış, hatta gerilemeye başlamış bulunuyor.
12. Yabancı kültürün yayılması ve yerleşmesi zihniyet değişmesinden davranış değişmesine doğru olduğu gibi, bazan davranış değişmesinden tavır değişmesine doğru olmaktadır. Bu türlü değişme genellikle mecburî kültür değişmesi meydana getirmek isteyen devlet idarecilerinin başvurdukları bir yoldur. Türkiye'de bunun en açık örneği kanunları değiştirmek suretiyle yeni bir örf ve âdet sistemi yaratmanın denenmesi olmuştur. Batılı ülkelerden kanun tercüme ederek bir hukuk sistemi meydana getirme teşebbüsü İmparatorluğun son devrinde başlamış, Cumhuriyette bütün hızıyla devam etmiştir. Bu kanunların Türkiye'nin kültürel bünyesinde ne gibi değişmelere yol açtığına dair hiçbir araştırma yapılmış değildir. Belki de bunların inkılâp kanunları sayılması dolayısıyla, üzerinde söz edilmesinin açabileceği tehlike araştırma ve tartışmayı engelleyici bir faktör olmaktadır. Şurası muhakkak ki, Batılı bir ülkenin her şeyi gibi kanunları da Batılı olur düşüncesi hukuk sistemimize hâkim olmuş bulunmaktadır. Bunlardan sonra da yapılacak her türlü tedvin (codification)in Batılı modellerden iktibas edileceği anlaşılmaktadır.
13. Batı teknolojisinin büyük bir süratle girdiği ve yayıldığı, Batı âdetlerinin, kanunlarının hâkim olduğu Türkiye'de, Batı kültürünün değerleri ne dereceye kadar yerleşmiştir? Başka bir ifade ile, manevî kültür bakımından nasıl bir değişme içinde bulunuyoruz?
Bu sorunun cevabı konusunda çeşitli görüşlerin ortaya çıkmasını tabiî karşılamalıyız. Manevî kültür kolayca müşahede ve teşhis edilemeyen değerleri, inançları, düşünce tarzlarını ihtiva eder. Bunlar bazan o kadar derinde yer etmişlerdir ki, bizzat o kültürün sahibi olan kimseler bile farkında olmaz. Herhangi bir kültürün tipik bir mensubuna "şu işi niçin bu şekilde yapıyorsunuz?" veya "şu olay karşısında niçin bu şekilde davranıyorsunuz?" diye sorarsanız, bunun cevabını o da kolay kolay veremez. İşte sosyal ilim nosyonu bulunmayan pekçok yarı-aydının yerli kültüre karşı çıkmasının başlıca sebeplerinden biri budur: Sebebi anlatılmadığına göre, körü körüne saplanılan birtakım inanç ve âdetlerle karşı karşıyayız demektir.
Kısacası, manevî kültürdeki değişmelerin takip edilmesi son derecede zordur. Bu değişmeler basit anket cevaplarına bakarak tespit edilemez, çünkü değerlerle ilgili cevaplar çok defa cevap verenin şahsiyetine âdeta toplu iğne ile iliştirilmiş yaftalar gibi, çok dıştan ve çok sathî olmaktadır; bunlar genellikle ezbere söylenen sözlerdir. Bu yüzden değer değişmelerinin doğrudan doğruya verilen beyanlardan çok, çeşitli vesilelerle bu değerlerin ortaya çıkması beklenen durumlara bakılarak takip edilebilir. Meselâ bizim ülkemizde Batı demokrasilerine ait sistemleri en önde müdafaa eder görünen birçok kimsenin hayatlarının sonuna kadar eski alışkanlıklarının dışına bir adım çıkamayışlarını biliyoruz.
Bu noktada karşılaştığımız ikinci bir güçlük de, Batı kültüründen bize gelen değerlerin neler olduğunu tesbit etmekte çıkıyor. Hararetli Batı taraftarları iyi ve güzel bildikleri her şeyin Batı kaynaklı olduğunu söylemekte tereddüt etmiyorlar. Tabiatiyle bunların karşısında bütün felâketlerin Batıdan geldiğini söyleyenler de yok değildir. Biz şimdi burada birtakım değerlerin Batı köklü mü yoksa Türk-İslâm kültüründe zaten mevcut olan şeyler midir şeklindeki tartışmalara girmek istemiyoruz, çünkü bunların şu anda kökleri nerede olursa olsun, bizim dışımızda bulunduğunu herkes kabul ediyor. Demokrasi, bu değerlerden biridir. İlim, sanat, sağlık, fazilet, ilh. birer değerdir. Eğer bunlar Batının değerleri ise, Batılılaşma hareketlerimiz bu değerlerin kazanılması konusunda hiç başarılı olamamıştır. Aynı şeyler bizim eski medeniyetimizin birer değeri ise, yine biz onlardan uzak kalmış bulunuyoruz.
Müesseseleri kopye etmek yoluyla kültür değişmesinin hem çok ağır, hem de çok pahalı bir yol olduğunu gösteren iyi örnek siyasî rejim değişmeleridir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Batılı demokrasilerin modellerine intibak etmeye çalışan ülkelerin hiçbirinde bu modeller başarılı olamamış, daha doğrusu kültürün bütününü kendi yönünde değiştirerek onlarla birlikte kararlı bir denge içine girememiştir. Bugün bunlardan sadece Hindistan, Türkiye ve Yunanistan demokrasiyi devam ettirecek gibi görünmektedirler, fakat her üçünde de anarşi ve despotizmin kısa fasılalarla birbirini takip ettiğine şahit oluyoruz. Sosyalist rejimlerin birer değer sistemi olarak kültüre ne ölçüde mal olduğu meselesi büsbütün karışıklıktır; buralarda sosyalizmin daha ziyade azınlık iktidarlarına meşruiyet sağlamak üzere kullanıldığı anlaşılmaktadır.
14. Belki de Batı kültürünün özlenen taraflarıyla iktibas edilmesindeki büyük güçlükler yüzündendir ki Batılılaşma ile modernleşme için tutulacak yol konusunda ise değişik görüşler geliştirilmiş bulunuyor. Sadece Türkiye'de değil, Batılılaşmakta olan bütün memleketlerde Batıya karşı mukavemet başlamış, her yerde milliyetçilik hareketleri modernleşmeyi Batılılaşmadan ayırma fikri ile büyük kuvvet kazanmıştır. Milliyetçilik başlangıçta bir siyasî istiklâl hareketi olarak çıkmakla birlikte, bağımsızlığın kazanılmasıyla birlikte bir millî kültür hareketi hâline gelmiş bulunuyor. Milliyetçilikle millî kültür kavramları çok yakın şeyler olduğu için, milliyetçilerin kültür anlayışlarını ana hatlarıyla belirtmekte fayda görüyorum.
a. Milliyetçiler millî tarih içinde yeri olmayan kültür unsurlarının ve değerlerinin millî kültür içinde sayılmasına taraftar görünmüyorlar. Bu görüşe istisna olarak sadece teknolojiyi kabul ediyorlar. Tarihî değerler hem zamanın çetin imtihanından geçmiş, hem de millî kültürün diğer unsurlarıyla ahenkli bir bütün teşkil edecek şekilde asimile olmuştur. Bu yüzden, birçok Batılı kültür unsurları Türkiye'ye girmiş olsa bile bunların yerleşmiş veya yerleşmeye namzet olduğunu söylemek pek zordur.
b. Milliyetçiler teknolojik değişmenin mutlaka kendisiyle birlikte değer değişmeleri de getireceği, böylece teknolojisini aldığımız ülkelerin kültürlerini de alacağımız fikrini kabul etmiyorlar. Onlara göre teknolojik değişme ile kültür değişmesi arasında önemli ilişkiler bulunmakla birlikte, bu ikisi aynı şey değildir. Netekim teknolojik bakımdan geri bir ülkede çok rafine bir kültürün geliştirilmiş olması, teknolojisi çok ileri bir ülkede ise kaba bir kültürün hâkim olabilmesi, iki tip gelişmenin paralel olmadığını göstermektedir. Ayrıca, birçoklarının zannettiği gibi önce zihniyetin arkasından teknolojinin değiştiği de doğru değildir. Bazı ülkeler yabancı bir kültürün manevî değerlerini iktibas ettikleri hâlde teknolojisine tamamen yabancı kalmışlar, teknoloji iktibas edenler ise manevî kültüre yabancı kalmışlardır.
c. Milliyetçiler Batı medeniyeti dışındaki toplumları kabaca bir terimle "Batı-dışı" veya "Batılı-olmayan" diye ayırıp hepsini Batı karşısında aynı kategoriye sokan düşüncenin karşısındadırlar. Batı kültürüne yabancı olmak bakımından bu toplumlar arasında önemli bir benzerlik bulunabilir, ama meselâ Tanzanya ile Türkiye'yi bir tutarak her ikisinin modernleşme problemini aynı çerçevede ele almak çok yanlış olur. Gelişmiş bir toplum yapısı, kuvvetli bir kültürel geleneği, yüzlerce yıllık müesseseleri bulunan bir memleket bütün bunlardan mahrum olan ve sadece siyasî istiklâli bulunan sömürge ülkeleriyle bir tutulamaz. İşte milliyetçiler bu düşünceden hareket ediyor ve toptan Batılılaşma hareketinin hem fikir olarak, hem neticesinin çıkmaz olduğunu ileri sürüyorlar.
15. Milliyetçiliğin en belirgin tarafı, millete onu başkalarından ayırt eden bir hüviyet verme gayreti olmuştur. Bu yüzden milliyetçilerin Türkiye'de bir millî kültür yaratma ve geliştirme gayretleri Batıya benzemekten ziyade, yerli olan unsurlar üzerinde durmak şeklinde olmuştur. Fakat yerli unsurların aynı zamanda tarihî unsurlar olması ve Türkiye'nin yakın zamanda bu tarih çizgisi üzerinde devam etmekte kendisi için tehlike görmesi onu millî kültür anlayışında ikileşmeye götürmüştür. Cumhuriyet kendini İmparatorluğun, yani tarihin bir antitezi olarak gördüğü için geleneksel kültüre bazan yabancı, bazan düşman bir tavır takındı. Cumhuriyetçiler aynı zamanda hareketli birer milliyetçi olarak Türkiye'de millî bir kültür kurma ve bunu çağdaş Batı ülkelerinin kültürleri seviyesinden daha yükseğe çıkarma azminde idiler. Geleneksiz bir kültür olamazdı, ama geleneği devam ettirmek kendi varlıklarını inkâr etmek gibi görünüyordu. Bu yüzden Batı kültürü ile Türk kültürünün kök itibariyle aynı olduğunu, böylelikle Batı kültürünü almakla kendi özümüze dönmüş olduğumuz söylemeye kadar varan yorumlara başvurdular.
Türk milliyetçiliği Cumhuriyetin yerleşmesinden ve yakın tarihin artık siyasî bir gaile teşkil edemeyecek kadar uzakta kalmasından sonra yeni bir istikamet tutturdu. Tarihimizde Batı tipi demokrasinin girişiyle aynı zamana rastlayan bu yeni milliyetçilik akımı artık tarihî ve tarihî kültürü korkulacak değil, faydalanılacak bir kaynak olarak görmüştür. Bu yeni milliyetçilik akımına katılmayıp da eski anlayışı sürdüren, yani Türk kültürünün Batı kültürü olması gerektiğini söyleyen inkılâpçı milliyetçiler ise günümüzde sosyalist akıma iltihak etmiş bulunuyorlar.
16. İki milliyetçilik anlayışının Türk kültürü üzerindeki çalışmaları da birbirinden çok ayrı yollar tutturmuştur. Örnek olarak söylersek, fikir ve sanat hayatımızı düzenlemek üzere Eski Yunan ve Lâtin eserlerini Türkçeye çevirerek yayınlama faaliyeti birinci tip anlayışın, Türk klâsiklerini yayınlamak ise ikinci tip anlayışın eseri olmuştur. Batının ilim eserlerini Türkçeye aktarmanın zarureti her iki grup tarafından da kabul edilmiş, ama kültür eserleri konusunda anlayışlar çok farklar göstermiştir. Bu ayrılık gitgide şiddetlenerek devam etmektedir.
Kültürün en büyük meselesi kendini devam ettirmek, yani kendini taşıyan ve geliştiren insanlara sahip olmaktır. Bu bakımdan farklı kültür anlayışlarına sahip bulunan gruplar asıl kavgayı yeni nesillerin hangi kültürle yetiştirileceği konusunda verirler. Bizde yabancı kültür ve millî kültür mücadelesi bütün şiddetiyle bu sahada sürmektedir. İnkılâpçılar ve sonra onların bir devamı olan bugünün devrimcileri, yeni nesilleri tarihi 1923'le başlayan bir milletin Batıyı model edinmek zorunda bulunan çocukları olarak gördüler ve öylece yetiştirmeye çalıştılar. Kapitalist Batı dünyasına karşı bütün nefretlerine rağmen, Marksistler de Batıcıdırlar; zaten onların çıkışı Batı kültürü içinde bu kültüre yine Batının bir reaksiyonu olmuştur. Böylece Batıdan ayrı, Türke mahsus bir kültür kurma iddiası sadece milliyetçilere kalmıştır. İnkılâpçılar Batı kültürünü yerleştirebilmek için geleneksel kültürün ortadan kalkmasını şart görmüşler, bütün eğitim programlarını bu anlayışa göre ayarlamışlardır. Burada kullanılan başlıca yollardan biri de, dilde süratli değişmeler yaparak geleneksel kültürün asıl kuvvetli tarafını teşkil eden sözlü ve yazılı kaynakları millet hayatının dışında bırakmak olmuştur.
Milliyetçilerin millî kültüre dayalı bir eğitim sistemi kurabilmek üzere yaptıkları en önemli teşebbüs ders kitaplarını Türk kültürü esasına göre yeniden düzenlemeleridir. Bu düzenleme ile Cumhuriyetin başlangıcından Atatürk'ün ölüm tarihi olan 1938'e kadar eğitime hâkim olan milliyetçi görüşe dönülmüş, ayrıca o devrin eksik ve yanlış bazı noktaları da düzeltilmiş oluyordu. Siyasî iktidarın el değiştirmesi ile bu uygulama tekrar kozmopolit, Batıcı, bir dereceye kadar da Marksist bir eğitim anlayışı yönünde tamamen değiştirileceğe benzemektedir. Netekim şimdiden Türk tarihinin Cumhuriyetten önceki kısmı hükümet tarafından öğretim-dışı bırakılmış, Atatürk'ten önceki Türk tarihi ve Türk büyükleri millet içinde bozgunculuğa sebep olan birer unsur olarak ilân edilmiştir.
17. Türk millî kültürü yakın zamanlara kadar herhangi bir resmî desteğe sahip bulunmadığı, bütün değişmeler kendi aleyhine cereyan ettiği hâlde, olağanüstü bir canlılıkla ayakta kalmayı başarmıştır. Bu arada zayıflayan, gerileyen, belki kaybolmaya yüz tutan unsurlara da rastlanabilir. Böyle bir tabiat laboratuvarı, millî kültür davasını ilmî temellere oturtmak isteyenler için bulunmaz bir fırsattır. Böylece kültürün zayıf ve kuvvetli, sert ve yumuşak noktalarının tesbit edilmesi ve gerekli görülen değişmelerin nasıl mümkün olabileceğinin görülmesi oldukça kolaylaşır. Meselâ Türk müziği en şiddetli bastırma tedbirlerine rağmen ayakta kalmış, üstelik kendini geliştirmiş ve yenilemiş bulunuyor. Birçok elsanatları bugün tekrar aranır hâle gelmiş, vaktiyle onları ihmal edenlerin çok büyük hatalar işledikleri kanaati yerleşmiştir. Dinî inançlar ve bunlarla ilgili uygulamaların uzun baskı devirlerinde ortaya çıkmamakla birlikte demokratik hak ve hürriyetlerin yeniden belirmesiyle tekrar bütün canlılığıyla yaşadığı görülmüştür.
18. Bu canlılık millî kültür taraftarlarının başlıca dayanaklarından biridir. Milliyetçiler yaşama kabiliyeti olduğunu en çetin imtihanlarla isbat etmiş bir kültürü geliştirme iddiasındadırlar. Ancak burada medeniyet, yahut daha basit bir ifadeyle teknoloji, ile kültür arasındaki münâsebetler, onları Batı karşısında belli bazı tavırlar almaya zorlamaktadır. Teknoloji kültürün temel vasıtasıdır, bu bakımdan ileri bir kültür ileri bir teknolojiden uzak kalamaz. Şu hâlde,
a. Millî kültürün geliştirilmesinde Batı ile olan münâsebetlerin kısılmasına değil, genişletilmesine ihtiyaç vardır. Yerli kültürün bütün zenginliklerine rağmen eski formları ve eski muhtevası içinde olduğu gibi kalması, onun çağdaş gelişmelere ayak uyduramayışından ileri gelmiştir. Dünyanın en zengin halk danslarına sahip olmamıza rağmen bunları milletlerarası değer halinde ortaya koyacak koreograflarımız yoktur. Türk müziği yakın zamanda Sadettin Arel gibi Batı bilgileriyle mücehhez birine kavuşmasaydı yine ayakta kalır, ama bugünkü gelişmesini gösteremezdi.
b. Kültürün millî olma derecesi onun yaygınlık derecesine de bağlıdır. Hâlbuki modern teknolojinin imkânlarından faydalanmadıkça hiçbir kültürü bir memleketin her tarafına yaymak mümkün değildir.
c. Millî kültürü kurmak ve geliştirmek bakımından birçok Batılı ülkenin bizden çok ilerde, yani başarılı olduğu muhakkaktır. Bu ülkelerin tecrübeleri Türkiye'de millî kültür çalışmaları için daima kıymetli birer rehber olacak niteliktedir.
d. Batı kültürünün memleketimizde aynen yerleştirilmesine çalışmak hem yersiz hem de neticesiz bir gayret olur. Fakat bizim yabancı kültürlerden de, özellikle Batılı kültürlerden, doğrudan doğruya taklid etmemiz gereken unsurların daima bulunabileceği hatırdan çıkarılmamalıdır. Bugünkü toplumumuzda yerleştirmeyi istediğimiz pek çok şey var ki, bunların örneklerini Batıda görüyoruz. Aynı değerlerin bizim geçmişimizde zaten mevcut olduğunu söyleyenler çıkabilir, bunların iddiaları doğru da olabilir. Fakat unutulmayalım ki her kültür çevresindeki maddî medeniyete uymak zorundadır ve çağdaş bir kültürün çağdaş medeniyetteki örneklerden faydalanması hem daha kolay, hem daha verimli bir yol olur.
e. Kültürlerin alışverişle zenginleştiklerini, izole kalan kültürlerin kısırlaştıklarını unutmamalıyız. Bu bakımdan Batı kültürü ile temaslarımızın bize büyük faydalar sağlayacağını söyleyebiliriz.
19. Milliyetçilerin en çok dikkat etmesi gereken bir hassas denge noktası durağan bir muhafazakârlıkla milliyetçiliğin birbirine karıştığı yerdir. Milliyetçiliğin tarihî değerlere büyük önem vermesi, özellikle modern çağın değerleri bu eski değerlere göre insanı tatminden çok uzak kaldığı zamanlarda, onları kolayca aldatabilir. Milliyetçilik kendi içine kıvrılmış kapalı bir sistem değildir, kendini devamlı yenilemek zorundadır. Geçmişte kullanılan bir sanat formunun, büyük kıymet verilen bir fikir veya edebiyat eserinin, bir kıyafetin, vs. insanları her zaman mekânda aynı derecede tatmin etmesi beklenemez. Eskiye devamlı bir şeyler katarak onu her an yenilemediğiniz takdirde, tıpkı bir müzede yaşayan insanlara benzeriz. Müzeler güzeldir, ama hayatın dışında şeylerdir.
20. Kültürler daima muhafazakâr temayüllüdür, öyle olmaları da çok tabiîdir. Süreklilik ve az değişme kültürün âdeta bir hedefidir. Bu yüzden yeni gelen unsurlar birdenbire kabul edilmez, uzunca bir müddet ferdî alışkanlıklar ve daha sonra grup âdeti olarak kalır, daha sonra kültür sahasında ikiliklerin görülmesi pek tabiîdir. Türkiye'de Batı ile temasların çok arttığı son yüzyıl içinde bu türlü ikileşmeler çok görülmüştür ve hâlen de mevcuttur. Bunların millî kültür davası açısından iki önemli neticesi görülmektedir. Birincisi, kültürde ve dolayısıyla toplumda ahengin, bütünlüğün bozulmasına yol açmaktadır. İkincisi, millî kültürün kısır bir çelişme içinde durağan kalmasına sebep olmaktadır.
Geçmişte Türk-Batı ikileşmeleri devlet gücüyle Batı kültürü lehinde hâlledilmeye çalışıldı. Bu türlü mecburî değişmelerin yarattığı sıkıntıları hepimiz biliyoruz. Fakat serbest kültür değişmesi sahasında doğru hükmü verecek olanlar iktidarın sahipleri değil, kültür adamları olmalıdır. Şu anda Türk aydınları arasında bir Türk müziği-Batı müziği, Türk güzel sanatları-Batı güzel sanatları, vs. tartışması sürüp gitmektedir. Yakın zamana kadar şiirde de aynı tartışma vardı. Realiteye bakacak olursak, Türkiye'de her iki müzik de yaşamaktadır ve bunların birini tercih edip öbürünü atmak için hiçbir estetik, ilmî veya siyasî sebep ve zaruret yoktur. Şu anda birtakım Türk bestecilerinin Batı formları içinde müzik yapmaları, birtakım saz ustalarının bunları icra etmesi, bu insanları ve yaptıkları işi Türk kültürünün dışında tutmamızı gerektirmez. Türkler aruz kalıplarını başka kültürden aldıkları hâlde aruzla yazan Türk şairleri elbette millî kültürümüze dahildirler; netekim roman yazan Türkleri de kendi kültürümüzün insanları olarak sayıyoruz.
21. Meseleye çok geniş bir perspektiften bakacak olursak, millî kültür davasını Batılılaşma'nın bir gereği sayabiliriz. Çünkü bizim örnek aldığımız Batı ülkeleri millî kültür esasına göre kurulmuşlardır; kültür sahasındaki faaliyetlerinin büyük bir kısmı da yeni nesilleri bu kültürün temel kıymetleriyle yetiştirmektir. O kadar ki, bu ülkelerde bütün ilk ve orta tahsilin ana gayesi topluma yeni giren büyük kitlelere ortak değerler vererek bir şekil kazandırmak, kısacası iyi insan ve iyi vatandaş yetiştirmektir. Bu değerlerin tesbiti, işlenmesi ve aşılanması ise yüksek seviyede eğitim ve ihtisas görmüş seçkin gruplara düşen bir vazifedir. İşte Batı'daki kültür hayatının bu karakteristiğine dikkat edilecek olsaydı, Batıcılık ve Türkçülük arasındaki tartışmaların çoğunlukla yanlış temele dayanan yersiz çatışmalardan ibaret olduğu görülürdü.
SeLeN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Alt 14-02-2011   #5 (permalink)
Standart Cevap: Milli kültürün korunmasında dilin önemi


Kültür ve medeniyet kavramları üzerinde Ziya Gökalp zamanında çıkan tartışma o günden beri şiddetinden hiçbir şey kaybetmeksizin devam ediyor. Bazıları bunu Gökalp'in icadettiğini ve miras bıraktığı sun'î bir ayırım diye vasıflandırırken bazıları Gökalp'in konuyu eksik bıraktığını, kültür medeniyet farkının daha iyi ve daha keskin bir şekilde belirtilmesi gerektiğini söylüyorlar. Herhalde bu tartışma Türk aydınlan arasında daha uzun zaman sürüp gidecektir. Farklı tezleri savunanlar ilmî kriterlerle kendi arzularını birbirine karıştırmasalardı, belki daha kısa bir zamanda meseleyi açıklığa kavuşturabilirdik. Fakat kültür medeniyet ayırımı bizler Türkler için sadece sosyolojik kavram meselesi değildir; millet hayatına nasıl bir yön vereceğimiz konusundaki isteklerimize objektif veya ilmî destek bulma gayretidir. Bununla birlikte, bir ilmî meselenin bir istekle veya hatta duygulara bağlı olarak ortaya çıkması, o konuda yapılan tartışmaların, ileri sürülen iddiaların değerini hiçbir zaman düşürmez. Bu yüzden biz çeşitli görüşlerin tenkidini yaparken onları geri plândaki duygulara göre değerlendirmeyeceğiz, sadece hangi fikrin hangi endişeyi aksettirdiğini belirtmekle yetineceğiz.
İlk defa Ziya Gökalp'ın kültür-medeniyet ayırımına götüren düşüncenin temelinde Türkiye için pratik bir endişe yatıyordu. Bütün devlet gücünü, aydınların bütün gayretini seferber ederek yöneldiğimiz Batı dünyasının medenî gelişmelerini taklid ederken, onların sosyal ve kültürel özelliklerini de benimseyecek miydik? Başka bir ifade ile, eski teknolojimizle birlikte eski âdet ve geleneklerimizi, inançlarımızı da bırakacak mıydık? Kılık kıyafetimizden tutun da. dinimize kadar Avrupalı gibi mi olacaktık?

Bu endişenin o zaman için ne büyük bir önem taşıdığını şimdiki neslin tasavvur etmesi çok güç. belki de imkânsızdır. Düşününüz ki, Cumhuriyetten önceki nesiller elli-altmış yıllık bir tarihin değil de, kitapların bahsetmediği kadar uzak bir geçmişin mirası üzerinde oturuyorlar; o gün yaşadıkları hayata bu derece derin köklerle bağlı bulunduklarını düşünüyorlardı. Bir inşa bazı alışkanlıklardan vazgeçebilir; bazı inançlarını değiştirebilir; h atta hiçbir köklü alışkanlığa sahip olmayacak kadar genç ise önüne serilen herşeyi benimseyebilir. Fakat kırk yaşında, elli yaşında artık şahsiyeti tam teşekkül etmiş bir kimseye, o güne kadar sahip olduklarının tamamını değiştirmesini teklif ederseniz, bu onun için intihar demek olur. Çünkü teklif edilen değişmeleri kabul ettiği takdirde ortada artık başka bir insanv ardır; eski şahsiyet ölmüştür. Üstelik böyle bir değişme sadece manevi bakımdan değil, maddeten de ölüm manasına gelir; kırk aşından sonra tekrar bebeklik hayatına dönmeye kalkan insan, eğer bu çılgınlıktan birkaç gün içinde vazgeçmezse, mutluk surette ölür.

Gökalp devrinde Türk aydınlarının karşılaştıkları büyük çıkmaz işte buydu. Bir taraftan Batı dünyasının bizi maddi bakımdan ezen bütün medeni vasıtalarına sahip olmak istenirken, öbür taraftan aynı dünyanın zevkleri, aile hayatı, her türlü sosyal münasebetleri, felsefi ve dini inançları, sanat ve eğlence hayatı ilh. Hayatımızdan nasıl uzak tutacaktı? Bu endişe birçok aydınlarımızı ve özellikle nüfuzlu insanlarımızı Batı medeniyetine karşı menfi veya çekingen bir tavır almaya itiyordu. Aydınlarımızın bir kısmı -şimdi de devam ettiği gibi- Batının teknolojik ilerliliklerini benimsemekle yetinmemiz gerektiğini, nispeten daha az olan bir kısmı ise birçok kültürel geleneklerimizi de değiştirmek zorunda olduğumuzu iddia ettiler. Fakat her iki taraf da kendi görüşlerini herhangi bir ilmi esasa bağlamış değildi.

Gökalp bizim ilk sosyoloğumuz olmak itibariyle, bu konuda başkalarının bilmediği tahlil vasıtalarına sahip bulunuyordu. Milliyetçilikle -yani Türk milli kültürünü koruma ve geliştirme iddiası ile- Batı medeniyetçiliği arasında uzlaşmaz bir halin bulunmadığını, her ikisinin de birarada, hatta bir bütün halinde yaşayabileceğini göstermeye çalıştı. İşte kültür ve medeniyet kavramları burada çok işi yarayacaktı. Medeniyet nedir? Bizim benimsemek istediğimiz Batı medeniyeti nelerden ibarettir? Eski medeniyetimizin bizim milli hayatımızdaki yeri nedir? Milli hayatın yarattığı değerler-kültür- nelerdir? Medeniyetle kültür arasında nasıl bir münasebet vardır? Doğu medeniyetinden çıkıp Batı medeniyetine girdiğimiz takdirde kazançlarımız ve kayıplarımız neler olacaktır?

Bütün bu sorulara verilecek cevapların asıl can alacak noktası kültür medeniyet ayırımında yatıyordu. Gökalpbelki de pratik bir endişe ile değiştirilmesi istenmeyen bütün değerleri kültür adı altında topladı, değiştirilmesi istenenleri ise medeniyete dahil şeyler olarak gösterdi. Birinci gruba giren değerler milletlerin öz malı olan şeylerdir; bunların değişmesi değil gelişmesi söz konusu idi. İkinci, yanı medeni değerler grubuna girenler ise, kültürün inkişafına imkan vermedikleri takdirde değiştirilmesi gereken şeylerdi. Kendi ifadesine göre "Medeniyet usülle yapılan ve taklit bir milletten diğer millete geçen mefhumların ve tekniklerin mecmuudur. Hars (kültür) ise hem usûlle yapılamayan, hem de taklitle başka milletlerden alınamayan duygulardır."(1)

Şu halde Gökalp medeniyet denince bundan ilmin, teknolojinin, ve siyasi, sosyal ve idari organizasyonun anlaşılması gerektiğini söylemektedir. Onun kültür dediği kavram esas itibariyle sanatı, dil ve edebiyatı içine alıyor. Bununla beraber, kültür kavramını daha geniş tuttuğu, bazen medeniyete ait gördüklerini de buraya kattığı görülmektedir. Şu tarif yine onundur; Hars halkın ananelerinden, teamüllerinden, örflerinden, şifahî ve yazılı edebiyatından, lisanından, mûsikisinden, dininden, ahlâkından, bediî ve iktisadî mahsûllerinden ibarettir.

Şimdi burada Ziya Gökalp'in kültür ve medeniyet hakkındaki görüşlerinin bir tahlil ve tenkidini yapacak değiliz. Maksadımız onun kendi devrindeki önemli bir çatışmayı nasıl gidermeye çalıştığını göstermektir. Dikkat edilirse Gökalp, değişmesi gerçekten çok zor, belki imkansız olan, üstelik Batı medeniyetine karşı başlıca mukavemet noktalarını teşkil eden unsurları medeniyet değişmesinin dışında mütalaa etmektedir; Batı medeniyeti bizim öz malımız olan bu unsurların gelişmesi için birer vasıta temin edebilir, bir alet hizmeti yapar.(2)

Medeniyete gelince, o zaten bizim öz malımız değildir; şimdiki medeniyetimizi nasıl başkalarından aldıysak, yine başkalarından bu defa bize daha faydalı olan bir medeniyeti alabiliriz.

Gökalp'in bu formülünde eksik bilginin sebep olduğu yanlışlar yanında, günün ihtiyaçlarına göre reçete düşünmenin yarattığı tezatlar da mevcuttur. Meselâ din bir yerde medeniyet, bir başka yerde kültür unsuru olarak gösterilmiştir. Din Türkler'in icadı olmadığı için medeniyete dahildir, ama Türk halkı onu kendine göre benimsediği için kültüre girmiştir. O halde Türkler eski dinlerinden niçin çıkıp İslâmiyet'e girdiler, diye sorulabilir. Gökalp buna şöyle cevap verecektir: Çünkü Türkler, İslâm veya Doğu medeniyetine girdiler ve medeniyet de ancak bir bütün olarak benimsenir. O zaman akla şu soru geliyor: Biz Batı medeniyetini de bir bütün olarak benimseyeceksek bunun içinde Hristiyanlık yok mudur? Gökalp aynı kitabının(3) bir başka yerinde, medeniyet değiştirmenin din değişikliğini gerektirmeyeceğini, Japonların Batı medeniyetine pekâlâ intibak ettiklerini, zaten Doğu medeniyetini İslâm, Batı medeniyetini de Hristiyan diye vasıflandırmanın yanlış olduğunu söylüyor. Kısacası, Gökalp'a göre, Batı medeniyetine girmekle ne Türklüğümüzden, ne de müslümanlığımızdan birşey kaybedecektik. Onun meşhur "Türk milletindenim, İslâm Ümmetindenim, Garp Medeniye tindenim" formülündeki bu üç unsur birbiriyle uzlaşan şeylerdi.

O gün ve daha sonraları Türkçülerin başlıca düsturu bu formül olmuş, Türkçüler Batılılaşma fikrini milliyetçilikle uzlaştırırken hep Ziya Gökalp'a müracaat etmişlerdir. O devrin İslamcıları da müslümanlıkla medeniyetçiliğin pekâlâ uzlaştığını iddia ettiler; bizim geri kalışımıza İslâmiyet'in sebep olmadığını göstermeye çalıştılar. Ancak İslamcılar medeniyet terimini Türkçüler kadar geniş tutmuyorlar, meselâ Batılı esaslara göre bir hukukî organizasyona gidilmesini hiç kabul etmiyorlardı. İslamcılar kendi dâvalarını Ziya Gökalp'ın ve bugün bizim kullandığı kavramlarla ifade etmediler, ama onlar açıkça söylemeseler bile bir kültür medeniyet ayırımı yapıyorlar, kültürü muhafaza ederek medeniyet değiştirebileceğimizi düşünüyorlardı.

Kültür-medeniyet farkı üzerinde az duranlar Garpçılar özellikle İçtihat grubu olmuşlardır. Kemalist inkılâpları daha Cumhuriyet kurulmazdan önce açık seçik teklifler halinde maddeleştiren bu grup, İslâmiyet ve Türklük adına konuşur görünmekle birlikte, bu ikisini korumak yerine, Türkiye'de Avrupa kültürünü yerleştirme gayreti içindeydiler.(4) Hatta Garpçılar* öbür iki cereyanın aksine, medeniyetçi olmaktan ziyade kültürcü idiler. Bunlarda Avrupa'nın modern ilim ve teknolojisi ile ilgili konulara pek az rastlanır. Garpçıların tekliflerine bakılırsa, bunların âdet ve gelenekleri, günlük hayatla ilgili birçok tatbikatı, bu arada bazı temel inançları değiştirmek istedikleri görülür. Garpçıların bir teorisi olmadığı için, iddialarını kavramlaştırmaları ve bu konularda vuzuha varmaları zaten beklenemezdi.

Kültür ve medeniyet kavramları Gökalp'tan sonraki yıllarda özellikle sosyoloji ve sosyal antropoloji ilimlerinin başlıca konularından biri olmuş, her ikisi üzerinde pek çok tartışmalar yapılmış bulunuyor.

Antropoloji literatüründe kültürün maddi ve manevi unsurları incelenirken, kültür değişmesi sırasında bunlardan hangilerinin d aha kolay intikal edeceği bir kültürden öbürüne geçebileceği tartışılır. Genellikle maddi kültür unsurlarının, yani inançlardan çok bunların somut görüntülerinin bir başka kültür tarafından daha kolay ve çabuk benimsendiği kabul edilmektedir. Aslında bu bir öğrenme olayıdır; somut (müşahhas) şeylerin soyut olanlardan daha kolay öğrenilmesi ise psikologların eskiden beri bildikleri bir gerçektir.

Bir kültürden öbürüne en kolay ve kısa zamanda intikal eden unsurlar iletişimi (communication) en kolay olanlardır. En kolay iletilenler ise doğrudan doğruya idrak edilen nesneler, yani maddî unsurlar ve davranışlardır. Bir takım teknikler ekmek pişirmekten otomobil imaline kadar ve davranışlar kültürün dışa vurulan ifadeleri olmak itibariyle çabuk idrak edilir ve çabuk öğrenilir. Fakat bunların "kültüre ait açık ifade şekilleri"nden ibaret bulunduğu, kültürün kendisi olmadığı unutulmamalıdır. Kültür bir inançlar, bilgiler, his ve heyecanlar bütünüdür; yani maddî değildir. Bu manevî bütün uygulama halinde maddî formlara bürünür. Meselâ dinî inançlar cami, namazdaki beden hareketleri, dinî kıyafet vs. şeklinde görünür. Bu dış görünüşlerin arkasındaki inançları bilmeyen bir kimse namaz kılan insanın jimnastik yaptığını sanabilir. Aynı şekilde, dinin dış ifadelerini gerçekleştiren bir kimsenin o dine ait inançları bildiği ve samimiyetle uyguladığı her zaman söylenemez.

Bazı davranışlar herhangi bir açıklamaya ihtiyaç bırakmayacak kadar açık ve sadedir; bir demirci çırağı ustasının maharetini öğrenmek için kitap okumaya veya ders dinlemeye muhtaç değildir; ustanın hareketlerini dikkatle takip etmesi yeter. Bundan daha karmaşık tipte maharetler ise, sözlü veya yazılı açıklamayı gerektirebilir. Fakat dil de kültürün bir parçası olduğu için, bir dilden öbürüne yapılan aktarmalarda bazı güçlüklerle karşılaşırız. Bununla birlikte, dilde herhangi bir engel çıkmadığı zaman bile, bazı şeylerin başka kültürdeki insanlara nakledilmesi veya onlar ta rafından anlaşılması son derece zor, belki imkânsızdır Kelimelerin dildeki lügat veya işaret anlamları birbiri ne tıpatıp uyabilir, fakat değişik kültürlerde aynı keli melerin uyandırdığı hissî anlamlar çok farklı olabil mektedir.

Böylece kültür unsurlarını, iletişim kolaylıklarına veya zorluklarına göre ayırdedecek olursak, iletişimleri zor olan şeylerin kültür alışverişine daha az girecekleri anlaşılır. İletişim güçlüğü ise soyutlaşma arttıkça çoğalmaktadır.

Bu açıklamalara bakarak denilebilir ki, ideolojik veya manevî değişme teknolojik değişmeden daha kolay ve daha önce gelir. Fakat buradan hareket ederek, bir kültür karşılaşmasında önce maddî, sonra manevî kültür benimsenir diyemeyiz. Neden? Çünkü kültür değişmesi seçici olaydır. Yani bir kültür, başka bir kültürden bir şeyler alırken, bunları otomatik bir sıraya bağlı olarak değil, seçerek alır. Bu unsurlardan bazıları alınmak üzere seçilir, başkaları ilgi sahası dışında kalır. Şu halde meselâ maddî unsurlardan bazılarını alıp, bazılarını almayacağı gibi, aynı seçimi maddî kültür ile manevî kültür arasında da yapabilir ve manevî olanları öncelikle alabilir. Bunun tipik örneği Kuzey Afrika kabilelerinin İslâm inançlarını benimsedikleri halde, onlara o inançları getiren Arap'ların temsil ettiği teknolojiye tamamen yabancı kalmalarıdır. Yakın zamanlarda ve günümüzde Batı ile temasa geçen birçok eski kültürlerde de âdetlerin ve bazı inançları teknolojiden daha süratle yayıldığım görüyoruz. Burada bir soru akla gelebilir. Kültür alımında otomatik bir sıra olmasa bile, bir kültürün neleri alacağını belirleyen birtakım sosyal ve kültür şartlan yok mudur? Gerçekten, böyle şartlar bulunmakla beraber, bunlar şimdi bizim konumuzun dışında kalıyor. Meselâ bir kültür kendi yapısıyla uyuşmayacak şeylerden ziyade uyuşacak olanları ah r. Fakat bizim için şu anda bilinmesi gereken şey bir seçmenin varlığıdır.

Şu halde kültür alışverişinde öncelik sonralık meselesini belirleyen faktör söz konusu unsurların maddî veya manevî nitelikte olması değildir. Fakat burada çok önemli bir noktayı açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Kültürle medeniyet arasında, başka bir ifade ile, hayatın manevî nizamı ile maddî nizamı arasında kesin bir ayrım yapamayız. Maddî olaylarla manevî yani psikolojik ve sosyal olaylar karşılıklı etki halindedir. Bu etkileşme olayının incelenmesi şimdilik bizi ilgilendirmiyor. Ancak şu kadarını söylemekle yetinelim: Bir ülke, bir başka ülkenin sadece teknolojisini veya sadece manevî kültürünü benimsemek istese bile bunu istediği şekilde gerçekleştiremez. Birtakım teknolojik değişmeler manevî kültürde de değişmelere yol açacak uygun bir zemin yaratır. Aynı şekilde, inanç ve tutumlardaki değişmeler teknolojik değişmeleri hazırlar. Burada etkileşmenin tek yönlü teknolojiden kültüre veya kültürden teknolojiye olduğu ve belli bir teknolojik veya kültürel değişmenin mutlaka belli bir kültürel veya teknolojik değişmeyi doğuracağı iddialarının yanlış olduğunu belirtmekle yetiniyorum.(5)

Modern cemiyetin gitgide daha parçalı, daha iş bölümü üzerine dayalı olması, teknolojik değişmenin tesirini artırmaktadır. Çünkü bir teknolojik değişme başlangıçta cemiyetin ancak küçük bir kısmını ilgilendirir; ama ondan sonra tesirleri bütün bir cemiyeti sarar. Hemen hiçbir yeniliğin uzun vadeli tesirleri önceden kestirilemediği için, teknolojik değişmeyi belli bir hedefe göre kesin olarak plânlamak çok zordur.[6] Bunun en basit ve en belirgin örneklerinden birini sağlık teknolojisindeki değişmenin yarattığı neticelerde görebiliriz. Günümüzün sağlık teknikleri çocuk ölümlerini çok büyük ölçüde önlediği için, doğum hızı ile ölüm hızı arasındaki nisbeti değiştirmiş ve büyük bir nüfus artışına yol açmıştır. Genel nüfus artışının yanında nüfusun terkibi de değişmiş, çoğunlukla yirmibeş yaşın altındakilere geçmiştir. Böyle bir durumun bütün sosyal müesseselerde ve değer sisteminde doğurduğu sonuçların çoğu hepimizin gözleri önündedir.

Şu halde teknolojik değişmenin yaratılması başlı başına bir mesele iken, bir de bu değişmenin doğuracağı sosyal neticeleri plânlamak veya istenen yola sokmak gibi ondan daha çetrefil bir mesele ile karşı karşıyayız. Bu meseleler sadece Türkiye'yi değil, bütün dünyayı ve özellikle kalkınmakta olan memleketleri yakından ilgilendirmektedir. Bugün kalkınmakta olan ülkelere teknoloji transferinin nasıl yapılacağı tartışılırken, bunun yanısıra onları ileri teknoloji sahibi ülkelerin düştüğü manevî buhrandan uzak tutmanın yolları da araştırılmaktadır. Bu konuda sağlam bir strateji takip edebilmek için herşeyden önce teknolojik değişmenin genellikle kültür değişmesi içindeki yerinin iyi bilinmesi gerekiyor. Kısacası, kültür-medeniyet tartışması yine karşımızdadır. Fakat bu defa elimizde bir yığın tecrübe ve bu tecrübelerden çıkarılan geniş bir bilgi hazinesi bulunuyor.

Türkiye'de son ellialtmış yıl içinde meydana gelen değişmeler, elli yıl önce tartışılan kültür-medeniyet meselesine realitenin verdiği cevaplarla doludur. O zamanlar bu konuyu inceleyen düşünürler ve eylem yapan politikacılar, gelecek elli yıl içindeki Türkiye hakkında birtakım tahminlerde bulunuyorlar; bu geleceği belli bazı yönlerde şekillendirmeye çalışıyorlardı. Onların tahmin ettikleri zaman süresi fiilen yaşanmış ve attıkları adımların neticeleri ortaya çıkmış bulunmaktadır. Şu halde biz aynı konulan tartışırken, önümüzdeki misâllerden azami surette faydalanmak durumundayız.
SeLeN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Alt 14-02-2011   #6 (permalink)
Standart Cevap: Milli kültürün korunmasında dilin önemi


Milli Kültürümüzün Korunması ve Geliştirilmesi
Öncelikle Türk Milli Kültürü denilince neleri anlıyoruz, kısaca bundan söz edelim.
Türk Milli Kültürü Türklerin tarihi süreç içerindeki toplumsal yapılarını, dini edebi, kültür, dil, sanatlarını, düşünce ve ahlak özelliklerini içerisine alan geniş bir konudur. Biliyoruz ki Milli Kültürümüz bizim eskiden kalan adetlerimizdir ve geleneklerimizdir ve onu daima yaşatmalıyız. Milli Kültürümüzü oluşturan geleneklerden örf ve adetlerimizden bazıları şunlardır:
Yemeklerimiz, giysilerimiz, oyunlarımız, türkülerimiz ve en önemlisi ise Türk dilidir. Bana göre, dilini kaybetmiş bir millet milli benliğini, değerini, özünü, daha doğrusu her şeyini kaybetmiştir. Dil düşünmenin amacıdır. Düşünmeyen insanların fikir yürütme gibi şansları yoktur. Dil ile düşünce arasındaki sıkılık milli hissin oluşmasında etkilidir.Millli bir his, ancak o milletin dili ile oluşturabilir.
Her millet, ancak kendine özgü bir dil ile milli hislerini kuvvetlendirip yayabilir. Bu gerçeği gören büyük önder Atatürk Türk dilince son derece önem vermiş, bir çok yabancı kelimenin Türkçe karşılığını aramış Türkçe diline hak ettiği değeri göstermiştir.
Milli Kültürürümüzün oluşmasındaki en önemli unsurlardan biri de tarihtir. Tarihimizi iyi araştırıp öğrenmeliyiz. Milli Kültürümüzün geliştirilmesi canlı tutulması,topluma ve bizden sonra gelecek nesillere aktarılması için iyi bir eğitim programına ihtiyaç vardır. Bunun için okullarda Milli Kültürümüzün korunması ve geliştirilmesi için iyi bir eğitim verilmelidir.
Sonuç olarak Milli Kimliğimizi ve Milli Kültürümüzü oluşturan tarihimizi dilimizi, ebediyatımızı, el sanatlarımızı geleneklerimizi, örf ve adetlerimizi iyi öğrenip bunları hayatımızda uyguluyarak bizden sonraki nesillere sağlıklı bir biçimde aktarabilmeliyiz. Böylece Milli Kültürümüzü korumuş oluruz.


SeLeN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Alt 14-02-2011   #7 (permalink)
Standart Cevap: Milli kültürün korunmasında dilin önemi


Milli Kültür nedir?
Öğeleri ya da Unsurları nelerdir?
Kültür farklı anlamları olan bir terimdir.
İnsana ilişkin bir kavram olarak kültür, tarih içerisinde yaratılan bir anlam ve önem sistemidir. Bir grup insanın bireysel ve toplu yaşamlarını anlamada, düzenlemede ve yapılandırmada kullandıkları bir inançlar ve adetler sistemidir
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre ise, kültür (ekin, eski dilde hars) kavramının tanımı şu şekildedir:
Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.
Sosyolojik olarak, kültür bizi saran, insanlardan öğrendiğimiz toplumsal mirastır. Kültürün oluşmasında ikili bir süreç vardır; birinci süreçte insan pasif ve alıcı konumdadır. Belli bir coğrafi çevrede yaşıyor, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını orada gideriyordur. Doğayla kurulan bu öncül ilişki, yani ihtiyaçları doğrultusunda edindiği bilgi, dili, davranışları ve maddi üretim ve tüketim aletleri kültürün yaratılmasında birinci aşama olarak karşımıza çıkar. İkinci aşamada ise insan alıcı konumdan çıkar ve üretmeye başlar; yani yaşadığı çevreye etkin ve aktif bir güç olarak katılır. Bu süreç ilk aletlerin yaratılmasıyla sınırlı olarak başlayıp Neolitik Çağ’la birlikte hız kazanmıştır. Kültür birikimle birlikte ivmesi artan bir toplumsal yapı bileşenidir. Giderek her nesil miras aldığı kültüre maddi ve manevi bir katkı yapar ve onu kendinden sonrakilere miras bırakır.
Bireyler için ise yargılama, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenme ve tecrübeler yoluyla geliştirilmiş olan biçimine o kişinin kültürü denir. Bireyin edindiği bilgileri anlatmak için de kültür sözcüğü kullanılır.

Kültürler kavramı

Kültürler, kültür kavramına ilişkin olarak bir sıfat halini ifade etmektedir. Tek başına kullanıldığında kültür, aşağı yukarı insan yaşamının tümünü ifade eder. Kültürler kavramı ise, kültürün oluşum yönüne atıfta bulunmaktadır. İş kültürü, uyuşturucu kültürü, ahlaki, siyasi, akademik ve cinsel kültür terimleri yaşamın ilgi alanlarını, kavramlaştırma, sınırlama, yapılanma ve düzenlenme biçimleri de dahil denetleyen inanç ve adetler için kullanılır. Eşcinsel, gençlik, kitle ve çalışan sınıf kültürü gibi terimler bu grupların toplum içindeki yerlerini ve iç ve dış ilişkilerini yürütme biçimlerini ifade eder.[4Mesleki branşlaşma ve uzmanlık alanlarına, herhangi bir sektöre yönelik bir atıfla kültür kavramı da yerleşik kullanım halindedir.
Bir kültürü incelemek ve kültürler arası farklılığı belirlemek için kültürü oluşturan unsurların bilinmesi gerekir. Bu unsurlar toplumda kültürün oluşumunda ve şekillenmesinde rol oynar.

Kültürün unsurları şunlardır:

- Dil
- Din
- Eğitim
- Ekonomi
- Teknoloji
- Sosyal Kurumlar
- Örf ve Adetler
- Değerler ve tutumlar
- Estetik sanatlar (Grafik ve plastik sanatlar, folklor, müzik, dans, tiyatro)
- Semboller, Tabular ve Törenler
Tüm unsurlar burada açıklanmayacaktır. Ancak, bir fikir vermesi bakımından dil ve eğitim unsurları kısaca ele alınacaktır. Dil kültürün aktarılmasında köprü görevi görür ve toplum üyeleri arasında sosyal etkileşimi ve iletişimi sağlar.

MİLLETİN VAR OLABİLMESİİÇİN ŞUNLAR GEREKLİDİR:

a) Millet olma özelliğine sahip bir insan topluluğunun bulunması.
b) Hayatını sürdüreceği bir ülkenin olması
c) Milletin ortak kültür, tarih birliği ile dil birliğinin olması.
d) Bireylerin gelecekte, devletin varlığını devam ettirme amacına sahip olmaları.
SeLeN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Hızlı Cevap
Yeni Konu aç  Cevapla

Sayfayı Paylaş

Hızlı Cevap
Kullanıcı isminiz: Giriş yapmak için Buraya tıklayın
Sorunun cevabını alttaki kutucuğa yazınız. (Gerekli)

Mesajınız:

Seçenekler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Milli Kültürün Önemi - Milli Kültürün Unsurları Ve Öğeleri SeLeN Seviyeli-Ciddi Konular 0 12-04-2012 13:41
Dilin milli kültürün oluşmasındaki önemi hakkında bilgi Eylül Seviyeli-Ciddi Konular 0 11-10-2011 13:02
Dilin milli kültürün oluşmasındaki önemi hakkında bilgi verir misiniz? Kayıtsız Üye Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü 1 11-10-2011 00:32
Milli Kültürün korunmasında dilin önemi hakkında bilgi Mavi_Sema Seviyeli-Ciddi Konular 1 07-06-2011 16:09
Milli kültürün ve milli birliğin korunmasında Türk dilinin önemi Kayıtsız Üye Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü 1 26-02-2011 16:50


Saat: 14:58.


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO ©2011, Crawlability, Inc.
Frmartuklu.Net ©2008 - 2014